Arşiv

  • Temmuz 2017 (16)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)
  • Aralık 2016 (19)
  • Kasım 2016 (22)
  • Ekim 2016 (18)
  • Eylül 2016 (17)
  • Ağustos 2016 (20)

    Etiketler

    “Anadolu sırtlanları” “Anadolu aslanları”nın yaşam alanlarını mı daraltıyor?

    Serdar Sayan, Dr.15 Temmuz 2015 - Okunma Sayısı: 1537

    Türkiye’de kentsel rantın yaratılması ve dağıtılması süreci 2000’lere kadar, çok sayıda aktörün rol almasını gerektiren ve hem örgütlenişi hem de etkileri itibariyle büyük ölçüde yerel bir süreçti. 2002’den sonra art arda kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri döneminde ulusal ölçekte adım adım yeniden düzenlenirken,  kontrol ve yönetimi de fazlasıyla merkezileştirildi. Sonuçta da süreç, Türkiye ekonomisinin büyüme patikasını ve performansını etkiler hale geldi. Ortaya çıkan yeni büyüme modeli, doğal olarak kendi ekonomi politiğini yarattı:  İş dünyasındaki eski aktörlerin bazıları, küçülen rolleriyle sahnenin gerilerine çekilerek, yerlerini yeni aktörlere bıraktı. Sahnenin gerilerine çekilen oyuncular arasında 1980’de başlayan dışa açılma sürecinde, küçük taşra kentlerinde ihracata yönelik sanayi ürünleri imalatı yaparak zenginleşen “Anadolu Kaplanları” ya da “Anadolu Aslanları” da var. Bunların yerlerini alan oyuncuların bazıları bana, hastası olduğum vahşi yaşam belgesellerinden bölümleri hatırlatıyor. Ben bir aslan grubunun elinden avını almayı başarabilecek hayvan grubunun hangisi olduğunu bu tür belgesellerden öğrendim. bit.ly/1KSL64t adresindekine benzer belgesellerden… Bunlar kendileri çaba göstererek avlanmak yerine, avlayanları kaçırıp avlarını elinden alan yani hazıra konan hayvanlar.

    Bütün bunları neden anlatıyorsun diyenler kuşku duymasın; bu hala bir iktisat yazısı. Merak edenleri aşağıdaki paragraflara alalım.

    Başta da söylediğim gibi, Türkiye’de yasallığı/ahlakiliği şaibeli imar değişiklikleri, arazi tahsisleri vb. yoluyla yaratılan emlak rantından yararlandırılan müteahhit, turizmci, işadamı vb.nin elde ettikleri rantı, buna imkân sağlayan kişi ve kuruluşlarla paylaşması büyük ölçüde yerel bir süreçti eskiden. Yasal (kılıfına uydurulmuş) olsa bile adil olmayan bir sermaye birikim sürecinin çarkları böyle dönerdi. Çoğunlukla gönüllü olarak, bazen de direnemeyecekleri baskıların zoruyla işbirliği yapan yerel siyasetçiler ve belediye yetkilileri aracılığıyla yürütülen bu rant yaratma ve paylaşma süreci, 2000’lerden itibaren yavaş yavaş ulusal düzeye çıktı ve sürecin yönetimi hızla merkezileşti. Bu amaçla, 2002’den sonra arka arkaya yapılan mevzuat değişiklikleriyle TOKİ’nin ve yatırımcı bakanlıkların arsa kullanma yetkileri neredeyse sınırsızca artırılırken, kullandıkları bu yetkilerin denetlenmesini güçleştirecek,  giderek imkânsız hale getirecek mevzuat değişiklikleri ve düzenlemeler arka arkaya yapıldı. Bir blog yazısından aldığım aşağıdaki tablo bu çerçevede çıkan bazı kritik yasaları ve bu yasalarla tanınan yetkileri gösteriyor. [1]

     

    Tablo. Hükümete rant yaratma ve dağıtma süreçlerini yönetme ve kontrol gücü veren kritik yasa ve düzenlemeler

    Mevzuat değişikliği

    Tarihi

    Yürütücü

    Getirdiği planlama - Yapılı çevre üretme yetkileri

    2985 Sayılı Toplu Konut Kanunu ve tamamlayan 11 adet kanun*

    2000’ler boyunca muhtelif yıllar

    TOKİ

    Toplu konut kredisi verilmesi, afet bölgelerinde toplu konut yapımı, gecekondu dönüşüm bölgelerinde toplu konut projeleri yapmak,

     

    Lüks konut projeleri gerçekleştirmek, konut sektöründe faaliyet gösteren şirketleri kurmak veya finans kurumlarına ortak olmak...

    4737 (Endüstri Bölgeleri Kanunu)

    2002

    Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı

    Endüstri bölgelerinde imar planlarını yapma/ yaptırma yetkisi

    4957 (Turizmi Teşvik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun)

    2003

    Kültür ve Turizm Bakanlığı

    Turizm merkezlerinde her tür ve ölçekli imar planlarını yapma/yaptırma yetkisi

    664 sayılı kanun hükmünde kararname

    2011

    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı

    Mekânsal Strateji Planları ve Çevre Düzeni Planlarını yapma/yaptırma ve onama yetkisi,

     

    Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetimi Planlarını

    yapma/yaptırma ve onama yetkisi

    (*) TOKİ’ye planlama yetkileri ve konut üretimini düzenleyici rolleri veren 11 adet kanun: Kanun No. 4767; 4864; 4964; 4966; 5104; 5162; 5229; 5234, 5327; 5273; 5609.

     

    Sonunda, rant yaratma ve dağıtma süreçlerinin yönetiminin merkezileşmesi bütün kupon arazi tahsislerinin, büyük rant getirecek imar değişikliklerinin onaylarının ve inşaat izinlerinin tek elden verilmesi boyutlarına vardı –ki burada “tek el”den verilme ifadesini mecazi anlamda kullanmadığımı özellikle vurgulayayım. İktisat ve Toplum’un geçen sayısındaki “Monopoly Türk İcadı Olsaydı Oyun Tahtasında ‘Hapse Gir’ Karesi Olur Muydu?” başlıklı yazımda, tüm memleketin Türkiye Büyükülke Belediyesi haline gelmesi benzetmesiyle tarif etmeye çalıştığım bu sürecin nereye doğru evrildiğini erkenden gören ve kamuoyunu uyarmaya çalışanlar oldu. Ancak kamuoyunun durumun ciddiyetini kavraması, rant yaratma ve dağıtma sürecinin rotası Taksim Gezi Parkı’nda AVM inşa etmeye çevrildiğinde oluşan isyan duygusu etrafında gelişen protestoları takiben oldu.

    İçinde bulunduğumuz günlerde ikinci yılını idrak ettiğimiz ve Türkiye’de birçok şeyin miladı olan Gezi protestoları, benzeri görülmemiş çeşitlilikteki toplumsal kesimlerin kendiliğinden (spontan biçimde) vardığı bir uzlaşının ürünü oldu. Aslında Gezi protestolarını böylesine benzersiz kılan, protesto edilen ve “artık yeter” dedirten rant yaratma ve paylaşma sürecinin de benzeri görülmemiş türde olmasıydı.

    Nitekim art arda kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri döneminde oluşturulan emlak rantı yaratma ve paylaş(tır)ma sisteminin Türkiye’de büyümenin ekonomi politiğinde topyekün değişim anlamına geldiği büyük ölçüde Gezi’den sonra kavrandı. Türkiye’nin ekonomik büyümesine ilişkin 2002-öncesi sanayi ve ihracat odaklı tercihlerden, inşaat ve emlak rantı kaynaklı iç pazar genişlemesine doğru gerçekleşen bir eksen kayması olduğu artık açıkça görünen bir husus oldu. Bunun da, memleketin içine düştüğü “orta gelir tuzağı”ndan çıkabilme ihtimalinden tutun, tarihsel ve doğal mirasın korumasına;  yolsuzluk, mülkiyet hakları ve hukukun üstünlüğü gibi çeşitli yönetişim göstergelerinden tutun siyasetin finansmanı ve gelir dağılımına varan çok sayıda alan açısından imaları olduğunu söylememe gerek bile yok sanırım.

    AKP iktidarının ilk döneminde siyasi ve makroekonomik istikrarı sağlaması ve sürdürmesi –dünyadaki elverişli konjonktür ve likidite bolluğunun da etkisiyle– Türkiye’yi kişi başına geliri 10 bin dolarlar seviyesine ulaşmış bir ekonomi haline getirmekte etkili oldu kuşkusuz. Ne var ki, makroekonomik istikrarsızlık ve yol açtığı belirsizliklerin yarattığı kaynak israfından kurtulmanın getirisi, memleketi ancak bu orta gelir seviyesine yükseltmeye yetti. Fazlasına değil. AKP bunun sağladığı siyasi desteğin rehavetine kapılarak, eğitim, hukuk ve vergi reformları yoluyla, inovasyon dostu bir ortam sağlama, ihracatın katma değerini artırma gibi konularda isteksiz ya da kayıtsız davranırken, emlak rantı dağıtmak ve inşaat ihaleleri yoluyla zenginlik, istihdam ve siyasi destek yaratmanın çok daha kısa vadeli ve zahmetsiz bir yolunu keşfetti. (Muhtemelen engin belediyecilik tecrübesi olan kadroların bu kanalları keşfetmesi için büyük yaratıcılık da gerekmiyordu zaten.)

    AVM vb. ticari yatırımlar için kupon araziler bulmak, arsa tahsislerini yapmak, gereken imar değişikliklerini gerçekleştirmek, “acil kamulaştırma” kararları aldırmak vb. yoluyla yaratılan (ek?) zenginlik, kazandıklarının bir kısmıyla siyasetin ve iktidarın pekiştirilmesine finansmanına katkı yapmaya da hazır ve istekli ticaret erbabı, müteahhit, işadamı, medya patronu vb.den oluşan bir işbirlikçi sınıfını ortaya çıkarttı. Bu kesim alt-yapı ihaleleri ve TOKİ eliyle dağıtılan konut ve diğer bina inşaatı işleri ile daha da beslenip büyütüldü. Bu süreçte düşük gelirli kesimler de, uzun vadeli ödeme planları ile ulaşılabilir hale gelen TOKİ konutları yoluyla yaşam standartlarını yükseltme şansına ve artan inşaat faaliyetlerinin körüklediği ekonomik canlılık sayesinde çoğalan istihdam olanaklarına kavuştular.

    Buraya kadar bir “kazan-kazan (win-win)” senaryosu gibi gözüken bu gidişata dair en önemli “pürüz”, inşaata ve emlak rantının körüklediği iç talep genişlemesine dayalı ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmaması. Sürdürülebilir değil, çünkü rantını dağıtabileceğiniz arsa, park, tarihi eser, kıyı şeridi, zeytinlik vs. sınırsız gibi gözükse de sınırı var. Kaldı ki, memleket çapındaki mutlak sınıra dayanmadan önce, Gezi Parkı’nda olduğu gibi yerel (tahammül!) sınırına toslama ihtimali de yok değil. Öte yandan, inşaatın (büyük ölçüde) uluslararası ticarete konu olmayan sektör niteliği, memlekete döviz girişi sağlama kapasitesini çok kısıtladığından, bu sektöre o kadar abanarak sağlanacak ekonomik büyümeyi kalıcı kılmak da mümkün değil. Türkiye gibi ithalatının yüzde 80-85’i yatırım ve ara mallarından oluşan bir ekonominin büyümesi, yeterli miktarda dövizin sürekli girişine bağlı. İnşaat patlamasının tetiklediği yapı malzemeleri ihracatı önemli miktarda döviz getirir hale gelse de, ihraç edilen yapı malzemelerinin neredeyse tamamı orta ya da düşük teknoloji gerektiren, nispeten düşük katma değerli ürünler. (Daha ileri teknoloji gerektiren, yüksek katma değerli inşaat malzemelerini de ithal ediyoruz zaten.) Mermer gibi, inşaat demiri gibi yükte ağır, pahada hafif bu ürünlerin ihracatı da, memleketi orta gelir tuzağından çıkartmaya yardım edecek türden bir ihracat değil.

    Üstelik birilerinin zahmetsizce elde ettiği rant geliri fazla cazip hale gelmeye başlayınca, sanayiciler de sanayiye yatırım yapıp, meşakkatli bir biçimde üretimden para kazanmaya çalışmak yerine rant aramaya, emlak/inşaat zenginliği kovalamaya başlıyor. “Aslanların canlı av peşinde koşmayı bırakması“ anlamına gelen bu gelişme işleri daha da karıştırıyor. Memlekette rant kollama yaygınlaştıkça, ivme kazanan sanayisizleşme bir tür “Hollanda Hastalığı (Dutch Disease)” etkisi doğuruyor. 1990’larda sanayicilerin esas gelirlerini ana faaliyetlerinden değil de repodan, bonodan  elde etmesinin benzeri bir durum ortaya çıkıyor ve bu da, memleketin sittin sene bu orta gelir tuzağına mahkum kalması endişelerini artırıyor Geçen hafta İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde yaptığımız bir toplantı sırasında inşaat ile sanayi arasındaki göreli kazançların nasıl inşaat lehine değiştiğini gösteren bir gözlem paylaşıldı. İEU Ekonomi Bölümü’nden Alper Duman İstanbul Sanayi Odası’nın her yıl yaptığı 500 büyük sanayi kuruluşu (ünlü İSO 500) listesinin sonuncusunda, en alttaki 30 firmanın üretimden satış rakamının 200 milyon liradan az olduğunu; bu rakamın da orta boy bir konut sitesi inşa eden, orta boy bir inşaat firmasının cirosundan yüksek olmadığına işaret etti.  Bu durumda da, sanayiciliği bırakıp ya da boşlayıp, müteahhitliğe, AVM’ciliğe soyunan, rant paylaşımından pay almaya girişen işadamı örneklerini de giderek daha fazla duyuyoruz. Yahut, Güven Sak’ın da yazdığı Pancar Motor hikayesinde olduğu gibi, fabrikalar kapanıyor, arazileri AVM’ye dönüşüyor. Sıkıntı şu ki, AVM’ler istihdam yaratsa bile, ülkenin üretken kapasitesini, doğrudan artırmıyor ve döviz girişinden çok döviz çıkışına yol açıyorlar.

    Şimdi, farklı büyüme modeli tercihleri ve ekonomik politikaların toplumun değişik kesimlerinden kazananlar yaratmasının eşyanın tabiatı gereği olduğunu vurgulamam lazım. Sürdürülebilir olup olmaması tartışmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, seçilmiş bir hükümetin farklı bir büyüme modeli tercihi yapmasında da tek başına bir sorun yok.  Seçilen büyüme modelinin kendi ekonomi politiğini ortaya çıkartması (hatta seçilen ekonomi politiğe uygun büyüme tercihleri yapılması) da anlaşılabilir bir durum. Bu tercihlerin rantını yiyecek kesimler olmasında da şoke edici bir yan yok belki. Nitekim iki hafta kadar önce izlediğim, meslektaşımız Şerif Sayın’ın metnine dayalı olarak hazırlanmış “Demokratik Rant Devleti” başlıklı nefis animasyon da, bu noktaları 5 dakikadan kısa süre içinde çok güzel anlatıyordu. (Bu yazıyı okuyan herkese de mutlaka izlemesini öneririm: vimeo.com/129215660.)

    Rant kovalamak bir yere kadar tamam da, aldığı siyasi destek ve bağlantılarına güvenerek, rant hırsından gözü dönmüş bir şekilde önüne gelen parka, ormana, sahile, zeytinliğe, tarihi esere, sit alanına, hatta denize saldıran; Moğol yağması gibi, İŞİD saldırısı gibi, geri döndürülemeyecek, onarılamayacak hasarlar bırakan iş adamı vs’ye hiçbir uygar toplumun göz yumamayacağını da kayda geçirmem lazım. Bakanlar Kurulu’ndan neden gerekli olduğu şüpheli acil kamulaştırma kararları çıkarttırdıkları zeytinliklere, ilgili yasal sürecin tamamlanmasını bile bekleyemeden buldozerlerle dalıp yüz yıllık ağaçların binlercesini kestirirken, direnen köylüleri dövdüren zorba şirketlere; 2002 sonrası oluşturulan mevzuat çerçevesinde bile istisnai gözüken izinler, benzeri görülmemiş onaylar alarak sit alanlarına, benzersiz doğa harikası kıyılara, musallat olan; şaibeli biçimde ele geçirdiği tarihi yalıyı yaktırıp, haftasına inşaata başlayan açgözlü müteahhitlere dur demek her uygar toplumun görevi. Herhangi bir gelişmiş ülkede izin/onay verilmek şöyle dursun, serbest dolaşması mümkün olmayacak rantçı kişi ve kurumlarla ilgili arşivimde yer alan haberler burada sıralayamayacağım kadar çok ne yazık ki.

    Anadolu’da da, başka yerlerde de aslan gibi kendi geçimini çaba gösterip, avlanarak sağlayan hayvanlar makbuldür. Başkalarının çabasıyla avladığı/ortaya çıkardığı değerin üstüne yatmaya kalkan; ortak yaşam alanlarını talan ederek şişen açgözlü hayvanlar değil.

     

    Bu yazı İktisat ve Toplum dergisinin Haziran 2015 sayısında (No. 56; http://bit.ly/1L6K3kQ) yayınlanmıştır.



    [1] Gökhan Akbulut, “Türkiye'de 2002 sonrası Kentsel Dönüşüm Süreç Analizi,” Radikal Blog (http://bit.ly/1AV7iuO)

    Etiketler: