Arşiv

  • Ekim 2017 (14)
  • Eylül 2017 (18)
  • Ağustos 2017 (19)
  • Temmuz 2017 (21)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)
  • Aralık 2016 (19)
  • Kasım 2016 (22)

    Etiketler

    Çin gümbür gümbür geliyor

    Güven Sak, Dr.21 Aralık 2015 - Okunma Sayısı: 2322

    Yine öyle oldu. Yine çok şaşırdım. Bir kez daha, her gün şaşırmama neden olacak bir gözlemim oldu. Çin’e her gittiğimde böyle oluyor. Biliyorsunuz biz bu aralar teşvik sistemimizi yeniden gözden geçireceğiz. Vergi kanunlarını yeniden ele alacağız. Bir nevi, teşvik sistemi ile Dönüşüm Eylem Programları ve 10’uncu Plan arasındaki ilişkiyi tesis edeceğiz. Böylece dönüşüm vizyonumuzu operasyonel hale getireceğiz. Bana sorarsanız, daha ne yapacağımızdan nasıl yapacağımıza pek gelemedik. Tartışıyoruz. Ama bakın Çin’de bunların hepsinin yapılmışı var. Hem ne yapacaklarına hem de nasıl yapacaklarına pek güzel karar vermişler.

    Ben Çin’de en son bizim burada teknopark, inkübatör diye aklımızdan geçirdiklerimizin bir nevi çocuk oyuncağı olduğunu açık seçik gördüm. Çin’in başkenti Pekin’de, belediyenin kurduğu Zhongguancun (Çongguansun) Bilim Parkı’na bağlı biyomedikal-biyoteknoloji odaklı bir inkübatörü ziyaret ediyordum. Aslını görünce bizdeki kötü taklitler içimi bir kez daha burktu doğrusu. Ne yapacağınız konusunda odaklanamazsanız nasıl yapacağınızı kurgulamakta da zorluk çekiyorsunuz. Neden Çinliler iş yaparken Türkler işin dedikodusunu yapıyor? Gelin gördüğümü bir anlatayım.

    Aslında Çin ve Türkiye’nin dönüşüm süreçleri birbirine çok benziyor. Oradan başlayayım. Ortada bir büyüklük farkı elbette var ama işin özüne bakarsanız ortada iki başarılı dönüşüm hikayesi var. Türkiye ve Çin çok değil, bundan 30 yıl kadar önce birer tarım ülkesiydiler. Sonra değiştiler. Çin daha kontrollü bir biçimde serbestleşti. Biz azıcık kafamızı gözümüzü yardık. Ama sonunda her iki ülke de artık küresel ekonominin ayrılmaz birer parçası oldular. Bu ilk benzerlik. Bugün hem Çin hem de Türkiye, birer sanayi ülkesi haline geldiler. Bu da ikinci benzerlik. Bu arada her iki ülkede de yoksulluk azaldı ama eşitsizlikler arttı. Buyurun size bir başka benzerlik noktası daha. Yine her iki ülke, büyümeyi çevreye zarar vererek gerçekleştirdi. Her iki ülke de 20’nci yüzyılın teknolojileriyle, karbon bazlı bir biçimde, çevreye zararlı olarak büyüdüler. Alın size dördüncü benzerlik noktası. Bundan sonrası için her iki ülkenin de hukukun üstünlüğünü öne çıkarması gerekiyor. Türkiye’nin yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı ile ilgili endişeleri süratle gidermesi, Çin’in ise partiyi anayasal sınırlar içine çekmesi gerekiyor. Her iki durumda da kapsamlı bir yargı reformu gerekiyor. Bu da beşinci benzerlik bana sorarsanız.

    Şimdi geleyim benzemeyene. Çin’de yüksek teknolojili ihracatın toplam ihracat içindeki payı 1992 yılında yüzde 5’ler civarındaydı. Türkiye’de de öyleydi. 2012 yılına gelindiğinde bu oran Çin’de yüzde 25’e yükseldi. Biz olduğumuz yerde kaldık. Neden? Ben üç sebep görüyorum. Açıklayayım.

    Birincisi, Çin’de kamu çalışanlarının yüzde altısı merkezi hükümet için çalışıyorlar. Kalanı yerel idareler için istihdam ediliyorlar. Bu oran Türkiye’de yüzde 85’lerde, Amerika’da, İsveç’te ve Belçika’da ise yüzde 15’lerde. Fransa’da yüzde 45’lere kadar çıkıyor. Nedir? Türkiye, Çin ile kıyaslandığında çok daha merkeziyetçidir.

    Geleyim ikincisine. Çin deneyiminin özelliği, merkezin yerel idareler arasındaki rekabeti teşvik etmesidir. Yerel idarecilere merkezden verilen büyüme ve istihdam hedeflerinin manasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum ben. Bizim olayımızda, yerel idareler kendi aralarında alanda iş bazında rekabet filan yapmazlar. Rekabet bizde merkezden kaynak kapmak için yapılır yalnızca. Hal böyle olunca, yerelde büyümenin Türkiye’de sahibi de yoktur. Vali bu işle ilgilenmez. Belediye başkanının meselesi bu değildir. Kaymakam kendi ilçesinin büyüme dinamiklerini asla takmaz. Neden? Yerel yöneticilerin atanma ve seçilme süreçlerinde büyüme ve iktisadi kalkınma performanslarının asla bir rolü yoktur. Ama Çin öyle değildir. Ben idari sistemimizdeki bu problemin iki ülke arasındaki performans farkını tartışmak için önem taşıdığını düşünüyorum.

    Geleyim üçüncüsüne. Çin’de tematik parklarda kurulan inkübasyon merkezleri birbirleri ile rekabet ediyorlar. Bunların nasıl bizdekiler gibi çakma olmadığını TEPAV’dan Selin Arslanhan anlattı, oradan bakın. Ama ben en çok, ziyaret ettiğimiz tematik inkübasyon merkezinin başındaki Çinli yöneticinin, performansını iştiyakla anlatırken halka açılma konusunu öne çıkarmasından etkilendim. Parkın faaliyete geçtiği 2003 yılından beri toplam 93 şirketini halka açmış ve borsaya kote ettirmiş olmasını anlatmayı seviyordu. Önümüzdeki süreç için 200 şirketi daha halka açmak için çalışacaklarını anlatıyordu. Nedir? Performansın ölçütü, halka açılan şirket sayısıydı. Dedikodu değil, iş dediğim işte bu.

    Dördüncü nokta ise şöyle: Hangi alanlara odaklanılacağı merkezden aşağıya doğru bir nevi direktif biçiminde geliyor ama sonra yerelin imkanlarına göre yereldeki idareciler büyüme hedeflerine nasıl erişeceklerini hesaplayıp odaklanacakları alanları belirliyorlar. İnkübasyon merkezi, Pekin belediyesine bağlı olarak çalışıyordu. Belediye dediğim bir nevi valilik, Pekin hükümetine bağlı. Öyle bir üniversiteyle filan da alakası yoktu. Tam tersine Pekin’deki 40 üniversitenin bu merkezle alakası vardı.

    Beşinci tespitim ise zamanla ilgili. Tematik inkübasyon merkezi 2003 yılında kurulmuş. Odak noktası biyoteknoloji. Çin, 21’inci yüzyılın başından beri 21’inci yüzyılın meseleleri ile uğraşıyor. Bu da dikkatimi çekti doğrusu.

    Çin, her seferinde beni çok şaşırtıyor. Her seferinde yeni bir şeyler öğreniyorum ve Türkiye için üzülüyorum. Yola beraber çıktık, şimdi geldiğimiz noktaya bir bakın. Lütfen artık bir adım atalım ve bir kaç yıl sonra, “Ben yine Çin’de kendimi çok ezik hissettim” demek zorunda kalmayayım. Gördüğüm o ki böyle hareketsiz kalmaya devam edersek durum değişmeyecek. Zira Çin gümbür gümbür geliyor.

    Bu köşe yazısı 21.12.2015 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.