Arşiv

  • Temmuz 2017 (16)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)
  • Aralık 2016 (19)
  • Kasım 2016 (22)
  • Ekim 2016 (18)
  • Eylül 2016 (17)
  • Ağustos 2016 (20)

    Etiketler

    Yerli tuz (da) kokarsa, ithal tuz iş görür mü?

    Serdar Sayan, Dr.16 Şubat 2017 - Okunma Sayısı: 1176

    Yeni bir yıla girerken

    çok iyimser olmadığımı itiraf etmeliyim. Ama yoğunluğum dolayısıyla epeydir uzak kaldığım İktisat ve Toplum okurları ile tekrar buluşuyor olmaktan dolayı mutluyum. Ne zamandır Meksikalı uyuşturucu baronu Joaquin “El Chapo” Guzman’ın 2016 başında Meksika polisi ve deniz piyadeleri tarafından üçüncü kez yakalanmasından sonra[1] yapılan tartışmanın düşündürdükleri hakkında yazmak istiyordum. Kısmet bugüneymiş.

     

     

    guzman

    Kendi mahkemesinde hüküm giyen vatandaşını içeride tutmayı başaramayabileceği endişesiyle yabancı bir ülke cezaevine kapatmayı düşünen Meksikalıların durumu bizim “balık kokarsa tuzlanır; tuz kokarsa ne yapılır?” sözünde ifadesini bulan çaresizlik. Meksikalılar ‘kokan balık’ Guzman’ı tuzlamak istiyorlar ama ellerindeki tuzun da koktuğunun farkındalar. Ben bu çaresizliği acıklı buldum. Ama bir Türk olarak empati yapmakta çok da zorlanmadım doğrusu.

    reuters.520px

     

     

    İlk yakalanışında Guatemala’da, ikinci yakalanışında ise Meksika’da tutulduğu hapishaneden firar eden Guzman’ın üçüncü defa yakalanmasından sonra hapis cezasını nerede çekmesi gerektiği uzun süre tartışıldı. Aralarında Meksikalı yetkililerin de bulunduğu birçok kişi, Guzman’ın hak ettiği cezayı gerçekten çekmesini sağlamanın yegâne yolunun ABD’deki bir hapishanede tutulması olduğunu söylediler. Kendi mahkemesinde hüküm giyen vatandaşını içeride tutmayı başaramayabileceği endişesiyle yabancı bir ülke cezaevine kapatmayı düşünen Meksikalıların durumu bizim “balık kokarsa tuzlanır; tuz kokarsa ne yapılır?” sözünde ifadesini bulan çaresizlik.[2] Meksikalılar kokan balık Guzman’ı tuzlamak istiyorlar ama ellerindeki tuzun da koktuğunun farkındalar. Ben bu çaresizliği acıklı buldum.  Ama bir Türk olarak empati yapmakta çok da zorlanmadım doğrusu. Bakın neden olduğunu izah edeyim.

    Ben çocukken evimizdeki küçük elektrikli ev aletlerinden Türk malı olanlar (ki çoğunluğu öyleydi) sık sık bozulur ve tamir gerektirirdi. Onlar bozuldukça da rahmetli annem ya tamirciye götürür ya da rahmetli dayımın Ankara’ya gelip bizde kalacağı zamanları beklerdi. Bu işlerden iyi anlayan ve sıkı bir çay tiryakisi olan dayımın Ankara’ya her gelişinde, ütüden elektrik ızgarasına, ekmek kızartıcıdan mini fırına bozuk olan bütün aletler tornavida/kontrol kalemi ve pense vs. ile birlikte önüne yığılır ve sınırsız çay servisi eşliğinde hepsini tamir etmeden masadan kalkmaması sağlanırdı.

    Esasen yerli yapım elektrikli alet ve cihazların bu kadar sık bozulması kimseyi de şaşırtmazdı. Hatta “Türk malı” ibaresi kalitesiz ve güvenilmez ürünlerle eş anlamlıydı büyük ölçüde. Bir elektrikli alet sorun çıkarttığında “yerli malı işte, ne beklenir ki” demek klişeleşmiş tepkiydi. Yerli malı küçük ev aleti kullanma çilesinden kurtulmanın yolu bunların yurtdışında imal edilenlerini edinmekti. Batılı ülke yapımı (o zamanki deyimle “ecnebi malı”) olan aletler, uzak ara daha kaliteli ve güvenilirdi. Ancak ithalatı kısıtlayıcı önlemler nedeniyle zor bulunur ve pahalıydılar.

    Türkiye’nin dışa açılması

    ile bu sorun çözüldü. Sıkıntı çıkartan yerli yapım ev aletlerinin ithal alternatifleri toplumun büyük bölümü için erişilebilir hale geldi. Sonuçta ikide bir bozulan ev aletlerinin yerli üreticileri de ithal ürünlerle rekabet edebilmek için kaliteyi artırmak zorunda kaldılar. Artık elektrikli ev aletleri cephesinde fazla sıkıntı yok. Kalitenin performansa bakılarak kolayca anlaşıldığı bu ürünlerde yerli markalar ben dâhil pek çok kullanıcı için yeterince kaliteli. Yeterince kaliteli bulmayanların da ithal versiyonlara yönelmesi mümkün.

    Şimdilerde benim kullanırken kendimi rahat hissetmediğim ürünler karmaşık elektronik aletlerden çok, gıda ürünleri gibi en temel ihtiyaç maddeleri. En basit gözüken ekmek gibi gıda ürünlerinin içinde bile ne tür katkı maddeleri olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ambalajlarda ürünün içerdiği söylenen bileşenlerin varlığından da, o listede yer almayan bileşenlerin yokluğundan da emin olamıyorum. Bunların sağlığım üzerinde bugünden yarına görünür etkileri olmayacağı için kimseye hesap sormam mümkün değil biliyorum ama bugün tükettiğim herhangi bir ürünün on yıl sonra başıma ne çoraplar örebileceğini de kestirebiliyorum. Bu rahatsızlığımın en önemli nedenlerinden biri, bu ürünlere üretim ve satış izinlerini veren, sertifikalarla onaylayan kişi ve kuruluşlar ile onay süreçlerine (ki bunların toplamına kısaca kurumlar diyeceğim) ne kadar güvenebileceğimden emin olmamam.

    Türkiye’de kurumlara güven

    duymamamı gerektiren çok fazla neden var kuşkusuz. Zaten bir insan Türkiye’de ne kadar uzun yaşamışsa kurumlara güvenmemesi için o kadar çok neden biriktirmiştir diye düşünüyorum. Çernobil faciası sonrası kameralar önünde çay içen bakanlar, Ankara’nın bir kısmı Kızılırmak’tan pompalanan şebeke suyunu içme gösterileri yapan belediye başkanlarından falan ibaret değil sorun. Çok daha derin. Biliyorum ve her gün görüyorum ki Türkiye hesap verilebilirliğin yerlerde süründüğü bir ülke. Sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeyen hiçbir yetkili bunun bedelini ödemiyor. Bu sorumluluğu yerine getirmeme deprem, yangın veya terör gibi onlarca, yüzlerce, binlerce cana mal olmuş olsa dahi…

    Oysa ABD’de yaşadığım yıllarda gıda ve ilaç dâhil her türlü ürünün sertifikasyon sürecine sarsılmaz bir güven duyardım.  Bütün asansörlerde asılı olan güvenlik kontrol belgelerine inançla bakıp rahatlar; bütün binaların inşaat ruhsatlarının sağlamlık, depreme dayanıklılık, yangın çıkışlarının kurallara uygunluğu vb kriterler gözetilerek hakkıyla verildiğinden kuşku duymazdım. Amerika’dayken bireylerin ve kurumların “–mış gibi yapma”nın ağır bedeli olduğunu bildiklerini bilmenin huzuru içinde yaşardım. Bu anlamda kendi ülkemde kendimi hiçbir zaman Amerika’daki kadar güvende hissetmediğimi rahatça söyleyebilirim.

    Bu güven eksikliğini gidermek de çok kolay değil zaten. Sık bozulan yerli yapım ev aletlerinin yerine daha kaliteli ve güvenilir ithal ürünleri kullanmaya benzer bir seçenek maalesef her zaman mevcut değil bu işlerde. Yani mesela daire satın alacağınız binanın deprem yönetmeliğine uygunluğu konusunda, hakkında yolsuzluk ve muvazaalı iş yapma söylentileri ayyuka çıkmış, hatta belgelenmiş bir belediyenin verdiği onaya güvenmek zorundasınız çoğunlukla. Yahut yoksulluktan okutmakta ve bakmakta zorlandığı çocuğunun, bir tarikatın, hiçbir şeyi uygar akla uygun biçimde inşa ve tefriş edilmemiş olduğu halde ruhsatlandırılmış yurdunda yanmasına çaresizce seyirci kalmasına tanık olursunuz. Nasıl ruhsat aldıkları belirsiz madenlerde, tersanelerde vs ölenlere, sakatlananlara değinmiyorum bile. Bu tür durumlarda “ben sizin ruhsatınıza güvenmiyorum bana yurtdışından gerçekten güvenilir bir kurumdan alınan ruhsatı gösterin” deme şansınız yok. Oysa bu birçok alanda gerçek ve korkarım son yıllarda giderek büyüyen bir ihtiyaç.

    Aslında bir takım alanlarda tam da bu ihtiyacı karşılama yönünde atılmış adımlar halen mevcut. Mesela pek çok üniversite ve kurum yabancı dil yeterliliğinin belgelenmesinde TOEFL ve benzeri sınavların sonuçlarını kale alıyor ama herhangi bir Türk sınavını kale almıyor. Bu yüzden de yabancı dil yeterliliğinin sertifikasyonu milyon dolarlık bir sektör olduğu halde hiçbir özel kuruluş bu işe gir(e)miyor. Türk sınavı yapacak bir babayiğit çıkmıyor yani. Nedeni basit. Yasal bir zorunluluk olmadıkça, aklı başında hiçbir kurum ya da kuruluş Türklerin yaptığı bu çapta bir sınavın sonucuna güvenmez bu saatten sonra. Bir zamanlar Türkiye’nin, bence uzak ara en güvenilir kuruluşu olan ÖSYM’nin güvenilirliğini düzeltilemeyecek biçimde yerle yeksan eden KPSS sahtekârlıklarının serencamını mide bulandırıcı bir 3. Dünya şarlatanlığı olarak hep beraber izledik. (Hep beraber izledik ama bu, kamuda işe alımlardaki adam kayırmacılığın şimdi de şaibeli mülakatlar yoluyla sürdürülmesine engel teşkil etmedi.) Sonuçta bir kez daha gördük ki düzgün iş yapmaya çalışan kuruluşlar için akıllıca olan, mümkün olan her yerde işe alım, terfi gibi konuları sınav sonuçlarına ama Türklerce yapılmayan sınavların sonuçlarına bağlamak.

    Nitekim daha kaliteli Türk üniversitelerindeki akademik atama ve yükseltmelerde adayların performansına dair yurtdışından uzmanların yaptığı değerlendirmelere ağırlık vermesinin nedeni de aynı: Yurtdışında basılan (ve ciddiyeti dâhil oldukları endekslerle teyit edilen) akademik dergilerde yayınlanması uzman hakemlerce onaylanan bilimsel çalışmalar, akademisyenlerin mesleki yeterliliğinin çok daha güvenilir göstergeleri. Bir başka deyişle, bu tür süreçlerin, Batı ülkelerinin alışık olduğu ahlaki ve profesyonel standartlarda yürütülmesini engelleyen kurumsal zafiyetler Türkiye’de akademik terfilerin yurtdışından hakemlerin kolektif onayına bağlanmasını zorunlu kılıyor. Kalite ölçümünün yurtdışı hakemlik kurumuna bağımlı kılınmasının doğurduğu kimi ciddi sakıncalar da olmakla birlikte, bunların adil ve liyakat esasına göre işleyen bir hakemlik kurumunu işletememenin bedeli olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. (Bu aralar akademide çeşitli düzenlemelerle “yerli ve milli” kriterlere dönüş merkezden zorlandığı için, bu konuyu belki başka bir yazıda daha ayrıntılı ele alırım.)

    Hakemlik kurumunun fazlasıyla yıpranmış bir şöhrete sahip olduğu yegâne ortam akademik dünya da değil kuşkusuz. Türkiye ne yazık ki futbol ligindeki kritik maçların da yabancı hakemlerce yönetilmesi önerilerinin de ciddi ciddi seslendirildiği bir ülke. Aslında bu da Türk kurumlarına olan güvensizliğin üstesinden ancak yabancı kurumların yardımıyla gelinebileceğine dair (çok da yersiz olmayan) inancın bir başka tezahürü sadece –ve Türkiye’nin bilinen şike tarihi ışığında şaşırtıcı da değil.

    Ama beni Türk futbol hakemlerinin performansından çok daha fazla rahatsız eden konu Türk hâkimlerinin (ve daha genel olarak tüm adalet, kolluk, ceza ve infaz mekanizmasının) performansına dair algılar. Kurumların çöküşünün en bariz ve sonuçları açısından en vahim olduğu alan da burası. Türk adaletinin son yıllarda hem içeride hem dışarıda verdiği görüntü, görülen davaların sonucunun davaya bakan hâkimlerin kimliğine bağlı olduğu yönünde. Daha kötüsü, soruşturmayı yürüten polislerin zanlılar aleyhine delil ürettiği, savcıların bunu bile bile dava açtığı, hâkimlerin de kimliklerine  kararları ilan ettiğinin yaygın kanı olduğu, hatta belgelendiği süreçlere hiçbir devletin dayanamayacağını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Üstelik burada yurtdışındaki kurumlardan alınabilecek desteğin bir sınırı var. Uluslararası tahkim hakkı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru haklarını zaten tanıyan Türkiye bu alanda dışarıdan alabileceği desteğin sınırına ulaşmış durumda. Topyekûn kaosun hâkim olduğu bir kabile devletine dönüşmekten kaçınmanın tek yolu, yargıyı bağımsız ve uygar ülkelerdeki biçimde işler kılmak.

    Hukukun üstünlüğünü esas alan ülke olmak

    ve mülkiyet hakkına riayet etmek sadece kendi vatandaşlarının huzur ve güvenliği için değil; uygar dünyanın ve dolayısıyla küresel ekonominin parçası olarak kalabilmek, ekonominin büyümeyi ve istihdam yaratmayı sürdürebilmesi için de elzem. Eğer Dubai’nin yaptığı gibi, iş dünyasının ihtilaflarını İngiliz yargıçlarca, İngiliz hukuku hükümlerine göre verilen kararlar uyarınca çözdüğü “hukuk serbest bölgeleri” oluşturmak bir seçenek değilse, hukuk sistemini acilen normal işler hale getirmek gerekiyor. Keza polis faaliyetlerinin uygar ülkelerdeki biçimde ve standartlarda yürütülür hale gelmesi şart. Aksi takdirde Türkiye için süreçleri yurtdışından destek alarak yürütmenin, bir seçenek olmaktan çıkıp zorunluluk haline geldiği durumlara daha sık rastlayacağız. Tıpkı bir polis memuru tarafından katledilen Rus Büyükelçi’nin ölümüne dair soruşturmanın Ruslarla birlikte yürütülmesine zorunlu kalındığı gibi…

    Sonuç olarak,  ürün ve süreç kalitesinin denetlenmesi için dışarıdan destek almanın arzulanır ve/veya kabul edilebilir olduğu ve olmadığı alanlar konusunda dikkatli olmak gerektiğini vurgulamalıyım. Süreçlerin kalitesinin güvenilmez olması, özellikle hukuksal süreçler söz konusu olduğunda, ürün kalitelerinin güvenilmez olmasından çok daha vahim ve tamir edilemez sonuçlar doğurur. 1962’de uzaya çıkıp yörüngede turlayan ilk Amerikalı olan ünlü astronot ve senatör John Glenn’in esprili sözünü anarak bitireyim. Geçen ay vefat eden Glenn, rampada fırlatılmak üzere bekleyen rokette otururken nasıl hissettiği sorulunca, “NASA’nın, devlet ihale kanununa göre, her birini en düşük fiyatı teklif eden tedarikçiden satın aldığı 2 milyon adet parça birleştirilerek yapılan bir roketle uzaya fırlatılmak üzere olan biri nasıl hissederse öyle hissettim” diyor. Kurumlar iyi işlediği, ihale düzgün yapıldığı zaman, en düşük fiyata satın alınan parçalar kullanılarak, 1950’lerin teknolojisi ile yapılan bir roket insanoğlunu uzaya götürüp getirebiliyor. Kurumlar iyi işlemediği zaman ise, akıl almaz devlet garantileri verilerek yaptırılan köprülerden geçmeyenler için inanılmaz paralar ödeniyor.

    Cümleten mutlu yıllar…


    [1] Bir iddiaya göre, Guzman’ı yakalayan da Meksika güvenlik güçleri değil ABD’li narkotik polisi: http://bit.ly/2lneI6s

    [2] Guzman’ın son yakalanışından önceki kaçışı, boyu 1,5 kilometreden daha uzun ve içinde her türlü havalandırma ve aydınlatmaya ek olarak bir mobilet yardımıyla çalışan raylı bir dekovil hattı bulunan bir tünel yoluyla gerçekleşiyor. Bu tünel ile ilgili ayrıntılı bir haber ve video şurada: http://dailym.ai/1IXRVDH Şurada da yine tüneli gösteren altyazılı bir video var: http://bit.ly/1O9lpxX

     

    Bu yazı İktisat ve Toplum dergisinin Ocak 2017 sayısında (No. 75) yayımlanmıştır.

    Etiketler: