Arşiv

  • Aralık 2017 (6)
  • Kasım 2017 (20)
  • Ekim 2017 (23)
  • Eylül 2017 (18)
  • Ağustos 2017 (19)
  • Temmuz 2017 (21)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)

    Etiketler

    Biz milli araba derken, yakında dünyada araba kalmayacak

    Güven Sak, Dr.17 Nisan 2017 - Okunma Sayısı: 2857

    Ben, Tesla Model S’yi ilk olarak Londra’da gördüm. 2015 yılı Ekim ayındaydı. Dışarıdan bakıldığında, bildiğimiz arabaya pek benziyordu. İnsan, ön kaputu açınca farkı görüyordu. Ya da ben bakınca oradaki boşluğa şaşırmıştım. Motor küçülmüş, ufak bir aksesuar gibi duruyordu. Elektrikli araba pek sessiz bir seyre imkân sağlıyordu. Biz daha bildiğimiz otomobilin motorunu yapmayı öğrenemeden motor ufalmış gitmişti. Bakınca böyle düşündüğümü hatırlıyorum: “Biz daha milli araba filan derken, ortada araba kalmayacak galiba yakında”. Nitekim o yolda sanki hızla ilerliyoruz. Volkswagen’in dizel araçlar konusunda hepimizi kandırmış olması sanırım bu değişim sürecini daha da hızlandıracak.

    Tesla hakkında konuşulduğunu daha önce duymuştum. Ama dediğim gibi, Tesla’nın hakikaten var olduğunu ve bazı şehirlerde Tesla bayileri olduğunu ilk kez Londra’da gördüm. Üzerinde konuşulanın aslında var olduğunu, ilk 2015 yılında, gördüm yani. Halbuki Tesla şirketi 2003 yılında beri vardı. Model S, Tesla’nın ikinci elektrikli araba modeliydi ve 2012 yılından beri üretiliyordu. İlk Tesla modeli ise 2008 yılında yollara çıkmıştı. Model 3 ise 2016 yılında piyasaya duyuruldu. Sonra Model 3 üretimi için talep toplanmaya başlandı. İnsanlar olmayan araba için para yatırıp sıraya girmeyi kabul ettiler. Şimdi Tesla 50 milyar doları aşkın piyasa değerine sahip bir şirket oldu. 2016’da Model 3’ü duyurdu. Sonra 100 binlik bir talep topladı ve buyurun şimdi şirketin borsa değeri 50 milyar doları aştı. Tesla’nın piyasa değeri GM’i geçti.

    Herkes şaşırdı. Neden?

    General Motors (GM) geçen yıl 10 milyon civarında otomobil sattı. Dünyanın üçüncü büyüğü otomobil satışları açısından bakarsanız. Bir numarada Volkswagen var, 20,3 milyon otomobil satışı ile. İkinci sırada Toyota, 10,2 milyon araba satmış bir yılda. TESLA ise şimdiye kadar 190 bin civarında araba sattı. Nisan 2017 itibariyle borsada piyasa kapitalizasyonu açısından bakarsanız, TESLA, GM’i geride bıraktı. Nisan ayının başında Ford’u geçmişti piyasa değeri açısından, Nisan’ın ikinci haftasında ise GM’i geride bıraktı. Herkes bir hoppala paşam, Malkara Keşan oldu.

    Kolay mı? GM, 1908 yılında kuruldu, dünya devi oldu. Tesla 2003 yılında kuruldu, Tesla’nın piyasa değeri GM’i geçti. Bizim burada kocaman şirketlerimizin hepsi geçen yüzyıldan kalma holdingler filan, orada kocaman şirketlerin hepsi 21inci yüzyılın tam başında kurulmuş. Liste, Nisan ayı itibariyle bir daha değişti böylece.

    Türkiye’de biz dünyanın gündeminden kopuk yaşamımızı sürdürüyoruz. Oralarda neler olup bittiği ile pek ilgilenmiyoruz. Ama eskiden oralarda “yahu, sizin orada neler oluyor?” filan diye bir merak vardı. Şimdi gördüğüm o da artık yok. Geçen hafta, ben Brüksel’i, Türkiye açısından, biraz fazla “doktor zaten onlara ne yersen ye dedi” modunda gördüm. Sohbet içinde merak edilip, soru sorma zahmetine katlanılan tek konu vardı: “Sence Avrupa’da vatandaşlık almış Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları önümüzdeki dönemde kararlarını verirken nasıl davranırlar?” diye sordular bir tek. Bağlılıkları yeni vatanlarına mı, eskisine mi olur diye merak ediyorlardı anladığım. Halbuki doğrusu ya, Avrupalıların Türkiye ile daha yakında ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin de Avrupa ile daha yakından ilgilenmesi gerekiyor. Şimdi değişen dünya bizim dünyayla entegrasyonumuz açısından ne getiriyor diye dikkatle düşünmemiz gerekiyor doğrusunu isterseniz. Bugün TEPAV iktisatçılarının derlediği bir başka istatistiği dikkatinize sunayım istiyorum. Türkiye’nin dış ticaretini ağırlıkla Avrupa Birliği ile gerçekleştirdiğini zaten biliyoruz. Son 15 yılda en hızlı büyüyen pazarımız ise Orta Doğu ve Kuzey Afrika pazarı. Afrika pazarına ise daha yeni yeni giriyoruz. Peki, bu tür bölgeler itibariyle dış ticaret açığımıza baktığımızda nasıl bir örüntü ile karşılaşıyoruz? Buyurun tablolar yanda.

    İktisatçı, Ed Leamer’dan öğrendiğim deyişle, insanlar örüntü arayan ve buldukları örüntüye dayalı hikaye anlatan hayvanlardır. Önce ilk tablo. Ben yandaki tabloya bakınca şu örüntüyü görüyorum. Birincisi, 1969-1979 arasında dış ticaret açığımızın yarısından fazlası, AB’nin 28 ülkesi ile dış ticaretimizden kaynaklanırken sonradan bu oran yarı yarıya azalmış. Dikkatinizi çekerim, 1990-2000 döneminde azalmamış. Gümrük Birliği’nin hem Derviş reformları, hem de 2002 seçimlerinin getirdiği ekonomik ve siyasi istikrarla birlikte yarı yarıya azalmış. 2000’den sonra azalmış.

    İkincisi, Türkiye, 1969-1979 döneminde verdiği toplam dış ticaret açığının yüzde 51’ini AB ülkeleri ile ticaretinde veriyormuş ama, o vakit, AB ülkeleriyle olan dış ticaret açığımız 10 milyar dolarmış. 2008-2016’da azalmış dedim ama tutar olarak bakarsanız, artık 170 milyar dolarlık bir dış ticaret açığından bahsediyoruz.

    İkincisi, Türkiye’nin dış ticaret açığında Uzak Doğu ülkelerinin payı ise neredeyse 7 kat artarak yüzde 51’e ulaşmış. AB’nin payı yarı yarıya azalırken, Uzak Doğu’nun payı toplam dış ticaret açığımızın yüzde 7’sinden Yüzde 51’ine yükselmiş. Ne olmuş? 674 milyar dolarlık dış ticaret açığının yüzde 51’i artık Uzak doğu kaynaklıymış.

    Üçüncüsü, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri söz konusu olduğunda eskiden dış ticaret açığı verirken, artık dış ticaret fazlası veriyoruz. Bunu da ekleyelim. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede bir sanayi devine dönüşmesi, dış ticaret dengesini Türkiye lehine değiştirmiş.

    Dördüncüsü, Orta Asya ile ticaretimizde giderek artan bir dış ticaret açığı vermeye başlamışız bu arada. Eskiden dış ticaret açığımıza bu bölgenin katkısı yüzde 1’lerde iken, şimdi yüzde 24’e yükselmiş. Artan doğal gaz ithalatı etkisini gösteriyor sonuçta.

    Beşincisi, Afrika ile ticaretimizde de dış ticaret fazlası verme eğilimine geçmişiz son yıllarda. Onu da not etmiş olayım.

    Türkiye ekonomisinin AB ile entegrasyonu artık o düzeye gelmiş ki, toplam içinde ağırlık olarak baktığımızda, artık Türkiye, AB ülkelerine daha fazla mal satmaya başlamış. Bir nevi, Avrupa kaynaklı küresel ve bölgesel değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş. Dış ticaret açığımızın daha fazla dengelenmesine bu çerçevede bakmak gerekiyor sanırım. Bu iyi. Kötü olan ise, bu entegrasyon süreci, Türkiye’nin yüksek teknolojili ihracatını yerinden kıpırdatabilmiş gibi durmuyor. AB ile yakın ilişki içinde olup, orası kaynaklı değer zincirlerinin parçası olup, yüksek teknolojili ihracatı artıramamak ne demek? Neden kimse Türkiye’den daha yüksek teknolojili ürün talep etmiyor? Türkiye neden bu tür nasıl üretebileceğini düşünmüyor? Bana sorarsanız son dönemde Türkiye’nin sanayi politikasını düşünenler, eğer düşündüklerini varsayıyorsak, yanlış düşünüyorlar. Ben bakıyorum hala bir ortada hangi sektörü desteklesek, hangi ürünün üretimini millileştirsek diye bir yaklaşım görüyorum. Bunu yanlış buluyorum doğrusu.

    Milli otomobil mi, milli ilaç mı, milli aşı mı, milli helikopter mi, milli füze mi derken doğrusu ya bir bataklığın içine yuvarlanıp gidiyoruz. Onu da yapsak, bu da önemli derken sonunda küçücük bir alandaki minicik bir fabrikanın her hangarında bir milli ürün üretiyoruz. Motoru şuradan, tasarımı buradan, füzesi yandan, direksiyonu başka bir yerden. Bizim hangarda yapınca ne yaptıysanız işte o milli olmuyor. Teknoloji böyle millileşmiyor. Teknoloji böylece bir şirketten diğerine yayılmıyor. Bence kabul edelim, biz bu teknoloji transferi işinden anlamıyoruz. Hep yanlış yapıyoruz. Ben, Addülhamid’i Sani’den beri Türkiye’nin teknoloji transferi işinde hata yaptığını düşünüyorum. Ankara’daki Aselsan ve TAİ gibi kocaman fabrikaların hatalarımızın devasa anıtları olduğu kanaatindeyim doğrusu.

    Şimdi Tesla’ya bakın. Ortada bir kaç kişinin kurduğu bir özel şirket var. işi yapanlar yaptıkları işten para kazanıyorlar. Öyle vatan millet adına teknoloji transferi etmeye çalışmıyorlar. İşlerini iyi yaparlarsa zengin olacaklar, kötü yaparlarsa batacaklar. Ben piyasa testine girmekten korkan bir şirketin memlekete bir faydası olmayacağını düşünüyorum. Bir kez daha söylemiş olayım.

    Onlarca yıldır, ofset ile şununla bununla memlekete teknoloji transferini gerçekleştirmeye çalışan bunca şirkete rağmen memleketin toplam ihracatı içinde yüksek teknolojili ihracatın payı yüzde 3 ile 5 arasında oynuyorsa, buna ne denir? Türkiye, şimdiye kadar bu amaçla yaptıklarını yanlış yapmıştır. Hata nerededir? Savunma sanayii bu işe başlamak için yanlış olabilir. Zaten sektör seçmeyin artık diyoruz biz TEPAV’da. Ya da bu işi yapmak için kullandığımız araçlar yanlıştır. Kamu şirketleri ile başka şirketlere ve sektörlere doğru yayılan inovasyon filan olmaz. Bugüne kadar elinizden geleni yaptığınız halde istenen sonuçlar hasıl olmamışsa, yapılması gerekeni yapmadığınız içindir.

    Bu köşe yazısı 17.04.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.