Arşiv

  • Aralık 2017 (7)
  • Kasım 2017 (20)
  • Ekim 2017 (23)
  • Eylül 2017 (18)
  • Ağustos 2017 (19)
  • Temmuz 2017 (21)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)

    Etiketler

    Yatırımcının risk iştahı nasıl kabartılır?

    Güven Sak, Dr.05 Haziran 2017 - Okunma Sayısı: 1342

    Türkiye, özellikle 2007’den beri, siyasetin gereklerinin ekonominin gereklerini perdelediği bir geçiş sürecinin içinden geçiyor. Hala da bitmedi bu süreç. Ancak 2017’de siyasetin gerekleri ile ekonominin gereklerini uyuşturan bir imkân ortaya çıktı. Nisan 2017 referandumunun iktidar partisi açısından tartışmasız bir zaferle sonuçlanmaması, bana kalırsa, hem yerel hem genel hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin önceden planlandığı gibi 2019’da yapılması ihtimalini güçlendirdi. Ya da şöyle diyeyim: Seçimlerin, zamanında yapılma ihtimali, erken seçim yapılması ihtimalinden daha yüksek oldu. Ben bunun bir imkân olduğunu düşünüyorum. Peki, Türkiye’nin bu imkânı kullanmaya hali var mı? Daha somut bir biçimde sorarsam, Türkiye özelinde, yatırımcının risk alma iştahı kısa vadede nasıl kabartılır? Genel bir cevap vereyim.

    2007’den beri ilk kez siyasetin gerekleri ile ekonominin gerekleri örtüşmektedir.

    Bana 2007’den beri memleketin gerçekleştirdiği uzun vadeli etkisi olacak iktisadi reformları say dediklerinde, doğrusu ya, aklıma, sigara yasağından başka önemli bir reform adımı gelmiyor. Sağlık harcamalarını orta vadede olumlu etkileyecek bir iktisadi reform sigara yasağı elbette. Uygulama da başarılı bir biçimde devam ediyor. Ama doğrusu ya, yatırımcının Türkiye’de risk alma iştahını artırmaya geldiğimizde, etkisi açısından öyle ilk sıralarda yer alamıyor. Bundan gayrı, ekonomi ile ilgili, aklınıza gelebilecek olumlu ne varsa, 2007’den önce başlamış görünüyor.  Halimiz böyleyken böyle: 2007’den sonra sönen reform ateşi nedeniyle kişi başına milli gelir 10 bin dolar civarına takıldı kaldı. Bakın rakamlara: 1980’de 1500 dolar, 2002’de 3600 dolar, 2008’de 11 bin dolar ve bugün hala oradayız. Peki, 2007 yılı neden önemli bir kırılma noktası? Memleketin bildiğimiz yönetim (hükümet etme) sistemi, 2007’de, Cumhurbaşkanı Sezer’in görev süresinin tamamlanmasıyla bir nevi sona erdi. İşte, o günden beri, siyasetin gerekleri, ekonominin gereklerinin önüne geçti.

    Türkiye İstatistik Kurumu açıkladı: 2015’te Türkiye ekonomisi yüzde 6,1 büyümüştü ama 2016’da bu oran yüzde 2,9’a geriledi. 2016 yılında Türkiye’nin büyüme oranı yarı yarıya düştü. Peki, 2017 nasıl olur? Normal şartlarda, 2017 yılı büyüme oranı, 2016 yılı büyüme oranından farklı olamaz. Gelin birlikte bir üzerinden geçelim.

    FED’in öngörülebilir bir planı olduğu müddetçe, maliyet artar ama fon akımları başlar.

    Türkiye ekonomisi, 1980’de başlayan iktisadi dönüşüm süreci ile küresel ekonominin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Trump-Brexit nedeniyle, küresel ekonomide belirsizliğin arttığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Ben küçükken, küresel sisteme itiraz çevre ülkelerden yükselirdi. Şimdi sistemin tam merkezinden yükseliyor. Dün Küba Devlet Başkanı Castro itirazın sembolüydü, şimdi Amerikan Başkanı Trump, sisteme itirazın sembolü oldu. Küba-Castro itirazı küresel sistem için önemsizdi. Amerika-Trump itirazı ise küresel sistem için önemli. Fransa seçimleri Macron sürprizi ile olumlu bitti. İngiltere’de seçimler hükümet kurmayı zorlaştırırsa, o bile, Brexit sonrası, pozitif bir sürpriz olur doğrusu. Buna rağmen, Trump, hem ekonomide hem de uluslararası ilişkilerde çok fazla negatif sürpriz etkisi yaratma potansiyeline sahip olduğunu sanırım kanıtladı.

    Ama rakamlar ortada hem Amerika hem de Avrupa Birliği ülkelerinde ekonomi toparlanıyor. Amerika kaynaklı küresel kriz sonrası toparlanma devam ediyor. Bizim burada işsizlik rakamları yüzde 10’dan 13’e doğru yükseldi ama oralarda işsizlik oranı ortalama yüzde 10’lardan yüzde 5’e doğru inmeye başladı.

    Bu ne demek? FED planladıklarını yapar demek, kaynak maliyetleri herkes için yükselir demek. Ama geçiş dönemi tamamlandıkça, FED’in işleyen görünür bir planı oldukça, bizim gibi ülkelerin portföylerdeki yeri de yeniden belirginleşir, maliyetler artsa bile kaynak akımları da başlar demek. Nitekim rakamlara bakınca başta Çek Cumhuriyeti, Rusya ve Polonya’ya ve bu arada Türkiye’ye bu yıl para akmaya başlamış gibi görünüyor. Türkiye’de faiz oranlarının da yüzde 50 civarında yükseldiğini unutmamanızı öneririm, son dönem kur performansına bakarken.

    Yeni bir dünya kuruluyor ve bütün nominal değişkenler bu yeni hale intibak ediyor sonuçta. FED’in öngörülebilir bir planı oldukça, problemin boyutu küçülür. Rusya ile işbirliği soruşturması Başkan Trump’a doğru ilerledikçe, piyasalarda çalkantı ve bizim için problemin boyutu büyür. Kısa vadede, yatırımcıyı iştahlandıracak eğilim bu küresel faktörlerden çıkmaz. Bu nedir? Küresel açıdan baktığınızda, 2017, 2016 gibidir.

    İkinci olarak, bölgesel gelişmelere bakıldığında da 2017, 2016’dan farklı durmamaktadır. Türkiye, hala kötü bir coğrafyadadır. Doğumuzda dün piyasa ekonomisine sahip ülke yoktu. Şimdi istikrar ve güvenlik içinde de ülke kalmadı sanki. Doğuda başkentlerin ülkelerini kontrol gücü zayıflayıp, devlet dışı aktörlerin önemi arttıkça, ticaretin tadı hızla kaçmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin sürekli terör eylemleri ile anılan ülkelere komşu olması, yatırımcı iştahını olumsuz etkilemektedir.

    Her şeyi unutun, turizme bakın mesela. 2016’da 3 milyon Rus turist gelmeyince ceremesini çekmiştik. Şimdi 4 milyon Alman turistin gelmesinin problemli olduğu bir yeni dönemin içindeyiz. Böyle bakınca işimiz hiç de iyi görünmüyor doğrusu.

    Türkiye’nin değiştirebileceklerine odaklanması, değiştiremeyeceklerini kabullenmesi gerekir.

    Peki, ne yapmak gerekir? Siyasetin gerekleri ile ekonominin gereklerinin birbiri ile örtüşmeye başlayacağı bir döneme giriyorsak, kontrol edebileceğimiz değişkenler üzerine odaklanmamız gerekir. Türkiye’nin küresel ve bölgesel gelişmeleri etkileyebilme kapasitesi yoktur. Öncelikle bunun farkında olan politikalar tasarlamaya önem vermeli ve enerji israfından kaçınmalıyız. İkinci olarak, Türkiye için faydalı olanın ticaret kanallarının açılması olduğunun bilincinde olarak, ticaretin önkoşulunun istikrar olduğunu hiç unutmamalıyız. Oyunbozanlık hiçbir zaman Türkiye’ye uygun bir politika perspektifi değildir. Üçüncüsü, içeride ekonominin gerekleri için atmamız gereken adımların tümü, Türkiye için kontrol değişkenidir. Dünya ve bölgeye nizam veremeyiz ama Türkiye ekonomisinin gidişatını etkileyebiliriz.

    Yatırımcı iştahı nasıl kabartılır? Doğrusu ya, ben hâlihazırda 3 temel faktörün önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi, Türkiye’nin ortak dönüşüm perspektifi olarak, Avrupa Birliği hedefinin canlı tutulması önemlidir. Uzak Doğu’dan gelen yatırımcıların bile ilk sordukları sorunun AB ile ilgili olması sanırım boşuna değildir. AB’nin, bu yıl Malta’da, Türkiye’nin üyelik sürecini dondur(a)mamış olması önemli gelişmedir. Türkiye’nin, Macaristan, Polonya, İsveç gibi müttefikleri belirmiştir. Ayrıca geçen yıl içeriği tamamen değiştirilen İlerleme Raporu’nun bu yıl Ekim ayında yayımlanmayacak olması da iyidir. İlk rapor Nisan 2018’e kalmıştır. Adım atmak için zaman vardır. Yeni fasıl açmak için, Kıbrıs konusunda “bir adım ileride olma politikası” mutlaka devam ettirilmelidir. Yeni fasıl olarak, adalet reformunun seçilmesi de olumludur.

    İkincisi, OHAL uygulamalarının hukuki zemine oturtulması hem yatırımcı güveni, hem de AB süreci açısından önemlidir. OHAL normal bir durum değildir. Adı üstünde ortada bir olağan dışılık olduğunu göstermektedir. Fransa güçlü kurumsal altyapısı ile böyle bir olağandışılığı taşıyabilir. Türkiye gibi kurumları zayıf olan bir ülkenin, bir de olağandışı bir süreçten geçtiğini her gün ilan etmesi iyi değildir. OHAL’in devamı Türkiye ekonomisi için kötüdür. 2016’da etkisi negatif olmuştur, 2017 sonuna kadar devam ederse etkisi yine negatif olacaktır.

    Kaldı ki, Türk OHAL’i Fransız OHAL’i gibi de değildir. Bizim OHAL rejimimiz 12 Eylül askeri rejimi artığıdır. Bizim OHAL’de idari kararların üzerindeki hukuki denetim tamamen kalkmaktadır. Keyfilik kural olmaktadır. Bu kötüdür. Yatırımcı iştahı açısından baktığınızda, idari kararları yeniden yargı denetimi altına almak için atılacak her adım iyidir. Anayasa Mahkemesi’nin olası OHAL mağdurları için bireysel başvuru yolunu açması bu alanda atılabilecek en somut adım olabilir. Mahkeme bu konudaki kararını artık açıklamalıdır.

    Üçüncüsü, ekonominin kaptan ihtiyacına kalıcı bir çözüm bulunmasıdır. Her kafadan bir sesin çıktığı ekonomi yönetimi olmaz. İcracı bakanlıkları geriye çekecek bir yeni sistem tasarlanmalıdır. Ekonomiden sorumlu, güvenilir tek bir yetkiliye, güçlü bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç vardır. Bakanlıklardan gelecek 180 günlük programları tek bir hedefe odaklayacak, dibi olan bir mekanizma olmadan, bu dönemde yatırımcı ve tüketici güvenini yeniden inşa edebilmek mümkün değildir. Olmazsa, ne olur? 2019 hüsran olur.

    Türkiye, referandum sonrasında, siyasetin gerekleri ile ekonominin gereklerinin, 2007’den beri ilk kez uyuştuğu bir döneme girmiştir. Türkiye, bu dönemi, ekonomide işleri rayına oturtmak için kullanabilecek midir? İmkânın olması, imkânın ille de kullanılabileceği anlamına gelmez. Günün sorusu bence budur. Gözler içeride ve dışarıda buraya çevrilidir.

    Her çiçeğin bir mevsimi, her işin bir sırası vardır. Yukarıda saydıklarım olmadan, 180 günlük programların reform odağı ne olmalıdır sorusu havada kalır. Hele bu aşamayı görelim, kalanına geliriz.

    Bu köşe yazısı 05.06.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.