Arşiv

  • Kasım 2017 (14)
  • Ekim 2017 (23)
  • Eylül 2017 (18)
  • Ağustos 2017 (19)
  • Temmuz 2017 (21)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)
  • Aralık 2016 (19)

    Etiketler

    Varlık Fonu ve ikinci çeyrek büyümesi

    Fatih Özatay, Dr.13 Eylül 2017 - Okunma Sayısı: 755

    Son yazımdan bu yana geçen bir hafta içinde ekonomi açısından iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi, yönetimindeki değişiklik ve bu değişikliğin arkasındaki temel neden hakkında belirtilenler Türkiye Varlık Fonu’nu (TVF) tekrar gündeme getirdi. İkinci gündem maddesi ise yılın ikinci çeyreğine ait milli gelir verileriydi. İlkinden başlayayım.

    TVF’ye ilişkin çok şey yazıldı, çizildi ve söylendi. Bunların en önemlilerinden biri TVF’nin denetimine ilişkindi. Denetimin kamuoyunu tatmin edici bir biçimde nasıl yapılacağı hala belli değil. Ama varsayalım ki uluslararası standartta bir denetim sistemi kuruldu ve uygulandı. TVF’ye ilişkin yine önemli sorular orta yerde duruyor. TVF’ye ilişkin Kanunun gerekçesinde “otoyollar, Kanal İstanbul, üçüncü köprü ve havalimanı, nükleer santral gibi büyük altyapı projelerine kamu kesimi borcu artırılmadan finansman sağlanması” hedefi var. Bunun nasıl gerçekleştirileceğini Kanun ve gerekçesi yaklaşık bir yıl önce yayınlandığında da anlamamıştım şimdide de anlamıyorum.

    Şu soruyu sorayım: TVF kurulmadan önce bu tür yatırımlara nasıl finansman sağlanıyordu? Sorunun yanıtı basit: Bütçeden sağlanıyordu. Yani, vergi gelirlerinin, özelleştirme gelirlerinin, kamunun varlıklarından elde edilen gelirlerin ve benzerlerinin yetmediği durumlarda Hazine yurtiçinden ya da yurtdışından borçlanıyordu. İkinci soru: Peki, TVF ile değişen ne? Hazine’nin gelir kaynaklarının (sahip olduğu şirketler, araziler, falan…) bir kısmı Varlık Fonu’na devredildi. O kaynaklar Hazine’de iken, onlardan Hazine’ye aktarılan kaynaklar bu tür projeleri finanse etmeye yetmiyordu. Aynı durum TVF için de geçerli olacağı için TVF’nin yurtiçinden ve yurtdışından borçlanacağı belirtiliyor Kanunda (çeşitli maddelerde bu yetki veriliyor). Farklı bir ifadeyle, bu tür projelerin hayata geçirilebilmesi için eskiden Hazine borçlanacaktı, artık TVF borçlanacak. Yani, değişen bir şey yok. Hazine’nin borcu artacağına TVF’nin borcu artacak. Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirme yapan kuruluşlar kamu borcu için eskiden Hazine’nin borcunu dikkate alırken, yeni durumda Hazine ve TVF’nin borcunu birlikte dikkate alacaklar.

    Kanunun gerekçesinde finansal piyasalarda gerginliğin artması nedeniyle yurtdışı fonların Türkiye’yi terk ettiği dönemlerde TVF’nin finansal piyasalardaki gerginliği azaltıcı işlemler yapacağı, böylelikle finansal varlık fiyatlarının düşmesini engelleyeceği (ya da düşüşü sınırlandıracağı) vurgulanıyor. Diğer sorular burada devreye giriyor: TVF zaten kendisi yurt dışından borçlanmıyor mu? Bu borçlanmanın bir kısmını yurt içinde desteklediği ya da ortak olduğu büyük projelerden elde edeceği gelirler karşılığı ihraç edeceği borçlanma araçları ile gerçekleştirmeyecek mi? Önemli bir finansal gerginlik döneminde zaten kendi ihraç ettiği finansal araçların değerleri de düşmeyecek mi? Ne yapacak da önleyecek bu araçların fiyatlarındaki düşüşü? Bunları piyasadan satın mı alacak? Ama zaten projelere finansman bulmak için onları satmamış mıydı? Ya da kendisinin (mesela petrol gelirlerine dayanan) yüklü döviz rezervi mi olacak da finansal gerginlik döneminde kur sıçradığında istenmeyen kur hareketlerine karşı piyasaya döviz satacak? Bu soruların yanıtları soruların içinde zaten ve TVF’nin finansal piyasalarda gerekçede belirtilen eylemleri ya gerçekleştiremeyeceğini ya da gerçekleştirdiği durumlarda da başarı şansının pek de olmayacağını ima ediyorlar.

    İkinci gündem maddesi olan yılın ikinci çeyreğine ilişkin milli gelir verilerine gelince. Yüksek bir büyüme oranı gerçekleşti: Yüzde 5.1. Gerçi, yeni yöntemle hesaplanan milli gelir verilerine göre büyüme oranı zaten 2010’dan bu yana çok yüksek. Her çeyrek gerçekleşen yıllık büyüme oranlarının 2010’dan bu yana ortalaması yüzde 6.6. Hadi 2010 ekonomik küçülmeden sonraki ilk yıl; büyüme zaten yüksek olur deyip onu dışarıda tutalım. Değişen pek bir şey yok; 2011’den bu yana ortalama büyüme oranı yüzde 6.4. Yabancı ekonomi basınının da dikkat çektiği üzere G20 ülkeleri içinde Çin ve Hindistan’dan sonra en yüksek oranda büyüyen ülke Türkiye. Böyle bakınca çok olumlu bir resim ortaya çıkıyor. Ama evet yine bir ama var; şu: Gelecek dönemlerin üretim kapasitesini belirleyen makine ve teçhizat yatırımları (bir yıl öncesinin aynı dönemine göre) son dört çeyrektir azalıyor. İlk çeyrekte yüzde 12 azalma vardı, ikinci çeyrekte ise yüzde 8.6 oldu azalma oranı. Yüksek değerler bunlar ve elbette olumsuz bir gelişmeye işaret ediyorlar.

    Bu köşe yazısı 13.09.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.