Arşiv

  • Ekim 2018 (12)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)
  • Kasım 2017 (20)

    Etiketler

    Türkiye’nin bir İran jeopolitiği var mı?

    Hilmi Demir, Dr.15 Ekim 2017 - Okunma Sayısı: 1145

    İran uzun zamandır bölgede silahlı grupları destekleyen bir ülke olarak anıldı. İran’ın elindeki güçlü ordu, Irak, Suriye ve Lübnan’da sahip olduğu paramiliter ve milis güçler onun bölgedeki gücünün en önemli göstergeleri sayılır. 1 Fakat belki de unutulan İran’ın bu gücünün arkasında yatan ve bu gücün önünü açan yumuşak güç unsurlarıdır.  İran’ın bölgedeki  jeopolitiğini önemli kılan unsur da  bölgeyi dizayn etmede kullandığı bu yumuşak güç araçlarından geçiyor. Jeopolitik tasarım, belli bir kültür sisteminin devlet yoluyla hedef coğrafyalarda kültürel ve beşeri bir dünya inşa etme girişimi olarak görülebilir. Eğer bir siyasal güç (devlet) jeopolitik tasarımlar üzerinden bölgesel ve küresel bir güç haline gelmek istiyorsa, öncelikle buna hayata geçirecek güç araçlarını oluşturmak zorundadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye bölgesel bir güç olmak istiyor ise aslında tüm bölge ülkelerine karşı bir jeopolitik tasarıma sahip olmalıdır. Fakat Suriye ve Irak’taki gelişmeler İran ve Türkiye arasında çok yakın bir işbirliğini zorunlu kılınca ister istemez Türkiye’nin öncelikle İran’a karşı bir jeopolitiği olup olmadığını sorusu gündeme geldi.

    Joseph Samuel Nye’in “Yumuşak Güç” kavramsallaştırmasından sonra jeoplolitik tasarımda sadece kaba gücün değil aynı zamanda yumuşak gücün de önemi daha fazla dillendirilmeye başlandı. Öyle ki dünyadaki ülkeler “Soft Power Index”ine göre sıralanmaya başlandı. 2 Araştırma Harvard Üniversitesi’nden Prof. Joseph Samuel Nye’ın “Soft Power’ın Üç Temel Taşı” teorisinden yola çıkarak hazırlanmış. Nye’e göre bu üç yapıtaşı: Kültür, Dış Politika ve Siyasi Değerlerden oluşmaktadır. Yumuşak gücün en önemli özelliği karşısındakinde hayranlık uyandırma ve onun gündemini meşgul etme kapasitesinin olmasıdır. Yumuşak gücün temel dayanağını “kültür” oluşturmaktadır. Joseph S. Nye, yumuşak gücü, “İstediğini, zor kullanmak veya para vermek yerine kendine çekme yoluyla elde etme becerisidir”, diyerek tanımlar. Her nasıl olursa olsun politikalarımız başkalarına meşru göründüğü zaman, yumuşak gücümüz artar. Muhtemelen İran’ın Irak ve Suriye’deki askeri varlığı ve bölgede paramiliter güç kullanmasının olağan görülmesi de sahip olduğu yumuşak güç kapasitesinin Türkiye’den çok daha üstün olmasından kaynaklanmaktadır.

    YUMUŞAK GÜÇ ŞİİLİK

    İran’ın bölgedeki ikna kabiliyetini sağlayan an unsurlar dini ve ideolojiktir. Bu açıdan özellikle İran’ın nasıl bir ülke olduğuna ve bölge ülkeleri üzerindeki kültürel etki alanını nasıl inşa ettiğine kısaca bakmak yararlı olacaktır. Teolojik olarak Şiilik tarihsel olarak çok gerilere götürülse bile, Şiiliğin siyasi bir araç olarak İran’da güçlü bir enstrümana dönüşmesi Humeyni sayesinde olmuştur. Humeyni bu açıdan Şii İran’ın kurucu atası olarak kabul edilebilir. Uzunca süredir siyasetten uzak kalmayı tercih eden ve sessizlik içinde bulunan dini ulemayı Humeyni adeta uykusundan uyandırmıştır. İmam Humeyni’ye göre İslami toplumda İslami olmayan bir devletin egemenliği kötüdür ve böyle bir devletle işbirliği yapmak daha da kötü sayılmaktadır. Fakihlerin böyle bir zalim devlet karşısında sessiz kalmaları haram sayılırken, itiraz ve ayaklanmaları etkisiz olsa bile gerekli sayılmaktadır. İmam Humeyni’nin düşüncesi ile diğer fakihlerin düşünceleri arasında bazı farklılıklar vardır. Diğer fakihler devlet kurmanın gerekliliğini gerekli koşulların oluşmasına bağlarken İmam Humeyni devlet kurmayı başlı başına bir değer olarak tanımlayarak Şii teorilerinde bir devrim yapmış ve bu değişikliklerle İran İslam Devrimine yol açmıştır.

    İkinci olarak Şiiler, başında masûm İmam bulunmadıkça kurulacak bir hükûmete İslami denebileceğini bir türlü kabule yanaşmamışlardır. Onlara göre bu imam henüz dönmemişti ve kendilerine düşen, İslâm devletini kurmak üzere onun dönmesini beklemekten ibaretti. Humeyni Şii mezhebinden gelen bu engeli ortadan kaldırabilmek için siyasi bir bakış noktasından hareket ederek, Şii mezhebinde masum İmam’ın kayıp bulunmasına rağmen İslâm devletinin kurulmasını mümkün kılacak bir velâyet-i fakih teorisi geliştirmiştir. İran İslam Devrimi sonrası tarihte ilk defa bu kavram bir devlet nizamının temelini oluşturacak şekilde yeniden kurgulanmıştır. İran Anayasanın 110. Maddesi Veliy-i fakih’in yetki ve sorumlulukları düzenlemektedir. Bu maddeye göre Veliy-i fakih askeri, yargı ve meclisin üstünde büyük bir güce sahiptir. İran anayasasının başlangıç hükümlerinde İran’ın imamet ve mehdiyet üzerine kurulduğu açıkça beyan edilir.

    Böylece İran devleti yalnızca ideolojik ve mezhebi bir devlete dönüşmemiş, Şiiliğin yeryüzündeki dini ve ruhani otoritesi haline de gelmiştir. Şiilik İran için bölgedeki toplulukları ikna etmek ve politikalarına karşı bir cazibe yaratmak için oldukça güçlü bir araçtır. Bu nedenle Irak, Suriye, Lübnan, Tacikistan, Afganistan, Türkiye ve birçok Afrika ülkesinden öğrencinin geldiği eğitim kurumları, kültür ve dil kurslarıyla Şiiliğin güçlü bir propagandasını yapma fırsatı bulmaktadır. Kum ve Necef Havzasında yer alan dini eğitim kurumları, birçok İslam ülkesinden gelen öğrencilerin uzun süre eğitim alıp tekrar ülkelerine döndüğü bir büyük networkün ana üsssü haline gelmiştir. Söz gelimi Kum’da bulunan Al Mustafa üniversitesi artık sadece burada eğitim vermemekte Türkçe, Azerice, İngilizce, Fransızca ve Farsça olarak uzaktan eğitim vermekte, açık öğretim fakültesiyle dünyanın her yerine ulaşabilmektedir. Doğal olarak İran Ortadoğu’yu kendi kültürel havzası olarak görmektedir. Şiilik İran’ın bölgedeki en güçlü jeopolitik gücüdür.

    Belki burada Şiilik nedir ve Şii İran Türkiye’ye nasıl bakar, sorusunu sormak meselenin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Şiiliğin tarihi arka planına ve teolojik sorunlara girmeden, Şii İran anayasasındaki ikinci maddenin aslında Şiiliği anlamak açısından çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu madde şöyledir:

    “İslam Cumhuriyeti; 1- Tek ilah’a (lailaheillallah) ve egemenlik ile yasama yetkisinin O’na mahsus bulunduğuna ve O’nun emrine uyma gereğine, 2- İlahi vahye ve O’nun kanunların açıklanmasındaki temel etkinliğine, 3- Ahirete ve onun insanın Allah’a doğru gelişim çizgisindeki yapıcı etkinliğine, 4- Hilkat (yaratılış) ve yasamada (İlahi kanunların konulmasında) ilahi adalete, 5- Sürekli imamet ve rehberliğe ve onun İslam inkılabının sürdürülmesindeki temel etkinliğine.. iman esasına dayanan bir nizamdır…” Şii İran’ın kendini tanımlarken iman meselesi haline getirdiği en önemli ilke “imamet ve rehberlik”tir. İmamet aslında Şiiliğin Hz. Peygamber’den sonra Müslümanların liderliğinin Hz. Ali ve soyuna geçtiği ve bu hakkın diğerleri tarafından gasp edildiğinin iman meselesi haline getirilmesidir. Şiilik bu açıdan dışlayıcı bir mezheptir. Kendi inancı dışında kalanları yalnızca hatalı görmez aynı zamanda ilahi bir emre isyan eden ve bu emri yerine getirenlere de zulmeden bir topluluk olarak görür. Kuşkusuz her grup, kendisinin hak ve kendi dışında kalanların ise batıl olarak görebilir. Kanaatimce sorun bundan daha çok bu teolojik iddianın siyasallaşmasıdır. Batıl olarak gördüklerinizi kendi varoluşunuza karşı uzlaşmaz bir düşman olarak gördüğünüzde onları ikna etmekten daha çok yok etmeyi düşünürsünüz. Ve onlarla kuracağınız ittifaklar ise sadece günü kurtarmakla ilişkili hale gelir ya da takiyyenin bir parçasıdır aslında. Yani gücü elinize geçirene kadar onlara katlanmak zorunda kalırsınız.

    Mezhep sorununa epistemolojik bakmakla siyasal bakmak arasındaki en temel fark budur. Bunun karşısında ise kapsayıcı mezhepler vardır. Mesela Matüridilik ve Eş’arilik böyledir. Bir hakikat iddiasında bulunurlar ama kendi dışında kalan diğer Müslümanları kendi varlıkları için uzlaşmaz bir düşman olarak tanımlamazlar. Ehli kıble olarak tüm Müslümanların kanlarını, mallarını ve namuslarını dokunulmaz kabul ederler. İran Şia’sının ve karşıtı olarak diğer kutupta yer alan Selefiliğin en temel sorunu dışlayıcı karakterleri ile İslam dünyasında kutuplar oluşturarak kendi çevrelerinde çatışmadan beslenen bir çekim merkezi oluşturmalarıdır. Sonuç olarak İran’ın Türkiye’ye bakışında hem itikadi hem de siyasi bir uzlaşmazlık sorunu bulunur. Birisi Şiilikten diğeri ise laiklikten kaynaklanır.

    İslam Cumhuriyeti olarak İran’ın toplumsal dokusunda var olan yaşam tarzına yönelik baskılar, laik Türkiye’yi daha değerli kılmaktadır. İran kadınlarının ve gençlerinin Türkiye’ye ilgisinin ana merkezini yaşam tarzındaki özgürlükler oluşturmaktadır.  Abdulkerim Suruş’un “Tanrı’ya Yemin Ediyorum ki Tanrı Yok!” adıyla Türkçeye kazandırılan yazısını liberal ve özgürlükçü bir topluma olan ilgiyi anlatması bakımından yeniden hatırlamak faydalıdır. Muhtemelen Şiilik ve bölgesel çatışmalarda aktif bir İran içerideki bu toplumsal talepleri bastırmak içinde kullanışlıdır.

    Türkiye bölgede kültürel olarak “hepimiz Müslümanız, kardeşiz” söyleminin ötesinde toplumsal iknayı sağlayacak güçlü bir jeopolitik araca sahip değil gibi gözüküyor. Demokrasi, laiklik ve güçlü ekonomi gibi enstrümanlar Suriye iç savaşı ile birlikte çok kullanışlı değil artık. Hatta tam aksine İran jeopolitiğine karşı da elimizi zayıflatan birçok mesele var. Bunları Türkiye’nin İran jeopolitiğine karşı yumuşak karnı da sayabilirsiniz. Örneğin İran kültürel olarak da Türkiye içinde oldukça güçlü sayılabilir. İran devrimi ve akabinde oluşan İran rüzgarı Türk İslamcılığı üzerine hala entelektüel olarak öykünen bir mitos gibidir. Ali Şeriati her ne kadar Safevi Şiasını eleştirse bile sonuçta kültürel kodlarıyla devrimci bir Şiiliğin İslamcılar üzerinde yaşayan efsanesidir.

    DENGELİ POLİTİKA ŞART

    Diğer yandan Türkiye’deki alevi nüfus üzerinde İran’ın etki alanı oluşturma isteği bilinmeyen bir şey değildir. Her ne kadar Anadolu Aleviliği İran Şiiliği ile birçok farklı kültürel ve teolojik içerimlere sahip olsa da, İran Ehli beyt ortak noktasından hareketle alevileri Şiileştirmek için uzun süredir faaliyet yürütmektedir. Türkiye’nin İran ile ilişkilerinde hem Caferi vatandaşlarını incitmeden hem de kültürel olarak İran’ın içerideki yayılmasına müsaade etmeden dengeli bir politika izlemesi kaçınılmaz gözüküyor. Peki bu nasıl olacak? Türkiye İran gibi bölgede bir mezhebi kimliği öne çıkararak bunu yapmaz. Buna karşılık Türkiye’nin ümmetçi bir politika takip etmesinin karşı taraftaki mezhebi duvarları aşması ise çok zor. İran ile bölgede birçok ortak çıkara sahip Türkiye’nin hem bölgesel etkisini artıracak hem de zayıf noktalarını kapatacak bir jeopolitiğe ihtiyacı kaçınılmaz gözüküyor. Ama nasıl? Doğrusu uzun süredir Türk dizilerinin çekildiği mekanları görmeye gelen İranlı ve Arap turistleri dikkate aldığımızda aslında Türkiye’nin bölgedeki çekim gücünün liberal, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’den geçtiğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin bölgede İran Şiası ve körfez Selefiliğine karşı hiçbir dini kartı kullanma ihtimali bulunmuyor. Ama demokratik ve liberal bir Türkiye, kapsaycı bir dindarlıkla bölgede toplumlar için kültürel olarak daha ikna edici olacaktır.

    Bu köşe yazısı 11.10.2017 tarihinde Karar Gazetesi'nde yayımlandı.