Arşiv

  • Aralık 2018 (6)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)

    Etiketler

    İslam’ın Kayıp Halkası: Ebû Hanife

    Hilmi Demir, Dr.12 Ocak 2018 - Okunma Sayısı: 1354

    Sözün başında bundan sonra ayda iki kez sizlerle Türkiye gazetesinin sayfaları aracılığıyla hasbihâl edeceğimi duyurayım. Adı gibi Türkiye gazetesi de büyük bir aile. Bu ailenin içinde Türkiye’nin birçok rengini bulmak mümkün. Farklılığımız ve çeşitliliğimiz bizim en büyük zenginliğimiz. Sağolsun İsmail Kapan Bey davet ettiler, biz de “davete icabet sünnettir” dedik, kabul ettik. 1988’de Ankara Demetevler’de soğuk kış sabahları dağıttığım gazetede yazmak nasip oldu. Nereden nereye… Dualarınızı beklerim.

    Yazımın başlığı eminim okuyucularıma biraz garip gelmiştir. İslam’da en çok müntesibi olan, “Hanefilik” diye bilinen bir fıkıh mezhebinin kurucusu “İmam-ı Azam Ebû Hanife” diye meşhur olmuş biri nasıl kayıp olur? Biliyorum, muhafazakâr ve mütedeyyin çevrelerde özellikle de yaşı biraz ortanın üstünde olan nesil için Ebû Hanife hazretlerinin kayıp olduğunu kabul etmek biraz zordur. Ama maalesef Ebû Hanife gerçekten kaybolmaya yüz tutan, unutulmaya başlanan bir değerdir. Kayıp ilanını vermemin nedeni de bu yüzdendir...

    Önce müsaadenizle “Ebû Hanife kimdir”, kısaca gençlerimiz için onu tanıtmak isterim. Ebû Hanife hazretleri “Hanefilik” diye bilinen ilk fıkıh mezhebinin kurucusudur. Fıkıh, Müslümanların “muâmelât” diye bilinen amel yani pratiklerini düzenleyen bir ilim dalıdır. Bugün sizler ona daha çok “namaz nasıl kılınır”, “zekât nasıl verilir”, “orucu ne bozar” gibi sorularınıza cevap aramak için başvurursunuz. Oysa tarihte fıkıh bugün hukuk denilen alanı da içeren geniş bir düzenlemeye sahipti. Vergi nasıl alınır, çarşıda, pazarda alışverişin kuralları nelerdir, anlaşmazlıklarda mahkemeler nasıl yapılır, devlet toprağını nasıl işletir gibi bireye ve kamuya ait birçok düzenleme fıkıh aracılığıyla yapılırdı. Prof. Dr. Murteza Bedir’in yakında çıkacak olan “Ebû Hanife: Entelektüel Biyografi” adlı çalışmasında dediği gibi “fıkıh yapmak geleneğe soru sormayı ve soruların izini sürerek cevapların tutarlıklarından emin olmayı gerektiren bir beşeri yorum faaliyetidir.”

    İşte 80/699 yılında Kufe’de doğup 150/767 yılında Bağdat’ta vefat eden Ebû Hanife bu disiplinin ilk kurucu babalarından kabul edilir. Aslında Müslüman toplumlarda “hukuk nasıl yapılır” meselesini bir doktrine bağlayan kişidir. Böylece İslam dünyasında yazılı kültürün ve bir hukuk toplumu olmanın yolunu bizlere o, açmıştır.

    Evet, Hazreti Peygamber’e ve onun dostları kabul edilen eshabına çok yakın bir zaman diliminde yaşamıştır. Bu yüzden İslam’ın nasıl yorumlanması ve hayata geçirilmesi konusunda ilmini ilk kaynaklardan almıştır. İslam’ın en berrak kaynaklarından ilim öğrenmiştir. Diğer mezhep imamlarının hepsi Ebû Hanife hazretlerinden çok sonra doğmuştur. Söz gelimi Selefilerin birçoğunun kendilerine temel aldıkları Hanbeliliğin kurucusu Ahmed bin Hanbel Bağdat’ta 164 yılında doğmuştur; Ebû Hanife’den yaklaşık 84 yıl sonra.

    Ebû Hanife’nin bir diğer özelliği de re’y ehli diye bilinen İslam’da, tefekkürü ve içtihadı savunan ekolün de kurucusu olmasıdır. O, hem İslam’ın temel metinlerinin nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiği üzerinde duruyor, hem de İslam inancının açıklanmasında tefekkürü, akli yorumu esas alıyordu. Dinî meseleleri düşünmeye karşı çıkanlar kendisine: "Hazreti Peygamber'in eshabı için kâfi olan senin için de kâfi değil midir?" dediklerinde, "evet, ben onların durumunda olsaydım, onlar için mümkün olan benim için de mümkün olurdu" şeklinde cevap veriyordu.

    Çağ ve zaman değişiyordu. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği gibi değişim kaçınılmazdı; hatta insan ruhunun kemale ermesi ve bilimlerin yetkinliğe doğru ilerlemesi ancak bu değişim ve devamlılık sayesinde mümkün olacaktır. Bu yüzden değişime yön vermek ve değişimi yönetebilmek geçmişin tekrarından geçmiyordu. Bunu en iyi görenlerin başında Ebû Hanife gelir. O, değişimi yönetebilecek bir hukuk ekolü ve daha sonra da onun adıyla da anılacak bir Kelam okulunun kuruluşunu hazırladı. İmam-ı Matüridi diye bilinen Semerkantlı ünlü âlim Ebû Hanife’nin inanç alanındaki yazdıkları eserler üzerine  Matüridilik diye bilinen bir Kelam ekolü kurdu.

    Bir hukukçu olarak bilinen Ebû Hanife aynı zamanda Ehl-i Sünnet olarak tanınan inanç sisteminin de kurucu öznesidir.

    Burada “Ehl-i Sünnet”i de doğru anlamak lazım. Zira Türkiye’de çok fazla istismar edildi. Umarım ileriki yazılarımızda bu mesele üzerinde ayrıca durmak mümkün olacaktır.  Sünnet, hadis anlamında değildir; sünnet yol demektir. Ehl-i Sünnet özellikle Hazreti Peygamber ve eshabının din adına takip ettikleri yolu ve inanç esaslarını ifade eder. Hızla coğrafi alanda genişleyen İslam toplumu aynı zamanda birçok farklı felsefi ve kültürel inançla karşı karşıya gelmeye de başlamıştı. İç ve dış tehdit ve sorunlar Müslümanların kendi içinde orta bir yolu bulmasını ve inanç alanında sahih bir yolu izlemesini gerekli kılmaktaydı. Bu süreç bir kısım ulemanın inanç ve akide alanında eserler yazmasını ve kelam ilmi ile meşgul olmasını zorunlu hâle getirmiştir.

    Fakat ilk asırdan itibaren bu ilkelerde bir uzlaşı sağlanmamıştır. İslam toplumu büyüdükçe merkezi kimin tutacağı kavgası başlamıştır. Bu kavganın merkezinde ise “Kim Müslüman?” sorusu vardır. Aslında bu soruyu modern dönemde “devletin sahibi kimdir” sorusuna benzetebiliriz. İslam’ın ilk asrında Hazreti Ali ve Hazreti Osman döneminde Hariciler ortaya çıkmış ve onlar ilk defa tekfire başlamışlardı. Tekfir bireyi toplumdan dışlama, öteki ilan etme, haklarını elinden alma ve öldürmeye kadar giden bir süreci tetikler.  Hariciler büyük günah nedeniyle bireyin İslam’dan çıkacağını; dolayısıyla kanı, malı ve ırzının helal olacağını söylediler. Büyük günah; hırsızlık, zina, içki, yalan, ana-baba hakkı bilmemek, faiz ve dedikodu gibi günahlardır. Haricilere kalsa, etrafta bir tane Müslüman kalmayacaktır.

    Ebû Hanife’den inanç alanına ilişkin beş tane küçük risale bize kadar ulaşmıştır. “İmam’ı Azam’ın Beş Eseri” adı altında bulabilirsiniz bunları. Bu eserlerde Ebû Hanife öncelikle “Müslüman kimdir” sorusuna cevap arar. Bu sorunun cevabı bizim İslam toplumuna aidiyetimizi belirler. Çünkü birileri Allah’ın tüm emirlerini yapmadıkça inananı Müslüman kabul etmemekte ve onları İslam toplumunun bir üyesi saymamaktadır. Ebû Hanife’ye göre eğer Allah’ın bütün emir ve yasaklarına riayet etmek din olsaydı, bunların birini terk eden kâfir olurdu. Oysa Kur’ân-ı kerim, bazı günahları işlediğimiz hâlde bize “iman edenler” diye seslenir. Allah (celle celalühü), kullarından günah işleyenleri din dışına atmamıştır.

    Borçlu kimse önce borcunu kabul eder, sonra öder; borcunu kabul edip ödeyemeyen kimse borcunu inkârla suçlanabilir mi? Bu yüzden bir kimse Allah'ı ve indirdiği vahyiyle kendisine ulaşanı kesin bir bilgi ile kabul eder ve bunu ikrar ederse Mümindir. Allah’ı ve Allah katından gelenleri tasdik eden kimse bunlarda yer alan emir ve nehiylerin bir kısmını yapmamakla dinden çıkmaz. Bu kimse olsa olsa “günahkârdır”, ama asla “kâfir” sayılmaz ve İslam toplumunun dışında kabul edilemez. Toplumun dirliği, birliği ve büyük bir toplum olmanın yolu onun değerlerine sıkı sıkıya bağlı olmaktan geçer. Akaid bu dönemde İslam toplumunun millet olmasını ve dinî referans noktalarının inşa edilmesini sağlayacak bir temel oluşturdu.

    Ebû Hanife’nin yetiştirdiği talebeler İslam dünyasında Emevilerin son döneminden 19. yüzyıla kadar tüm İslam başkentlerinde kadılık görevlerini üstlendiler. Sultan Alparslan Ebû Hanife’nin kabri etrafında onun adına Bağdat’ta “Azamiyye” medresesi ve külliyesini inşa ettirdi. Nizamiyye ile birlikte başlandı, ama ondan önce bitirildi ve daha fazla vakıf bağışlandı. Evet, sizler Nizamiyye’yi duydunuz, ama Azamiyye’yi belki de hiç işitmediniz.

    Çünkü 21. Yüzyıla gelindiğinde İslam’ın kurtuluşunu mezhepleri terk etmekte gören bir anlayış doğdu. Bu sayede başta Anadolu olmak üzere muhafazakâr ve mütedeyyin çevrelerde Ebû Hanife ve Matüridilik unutuldu. Bakın TEPAV 2016’da Mayıs ayında yedi bin kişi ile yüz yüze görüşülerek yapılan bir radikalleşme anketi yaptı. Bu ankette ilk defa Hanefilik ve Matüridilik ile ilgili sorular da sorduk.  Türkiye’nin %70’i “Hanefi” olduğunu söylüyor, ama sadece Türkiye’nin %15’i “Matüridiyim” diyor. Kendisini dindar kabul edenlerin sadece %31’i mezhep sorularına cevap verebiliyor. Verilen cevapların doğruluğunu söylemiyorum bile.

    Daha vahimi bu anketi 20 ilahiyat fakültesinde yaklaşık 2000 ilahiyat fakültesi öğrencisine uyguladık. İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin %86.6’sı Hanefi olduğunu, %67.2’si Matüridi olduğunu söylüyor.  Yine ilahiyat fakültesi öğrencilerine “Ebû Hanife’nin herhangi bir eserini okudunuz mu” diye sorduk. “Okudum” diyenlerin oranı %29, “okumadım” diyenlerin oranı ise %68. Aynı şekilde “İmamı Matüridi’nin herhangi bir eserini okudunuz mu” diye de sorduk. “Okudum” diyenlerin oranı %16, “okumadım” diyenlerin oranı ise %81.

    Öğrencilerimle Kur’ân Kursu hocaları, imam ve vaizler üzerine yaptığım derinlemesine mülakat örnekleri de şöyle. Yaklaşık 200 kişi ile yapılan mülakatlarda din görevlilerinin %85’i Ebû Hanife ve İmamı Matüridi’nin hiçbir eserini okumamış. Dahası 25 yıllık ön lisans mezunu bir İmam’ın bu soruya verdiği cevap “geçiniz”. Ne dersiniz sizce Ebû Hanife hazretleri, bu ülkede kayıp bir halka değil mi?

    Bağdat Azamiyye Ebû Hanife Külliyesi

    Bu köşe yazısı 12.01.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: