Arşiv

  • Şubat 2018 (17)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)
  • Kasım 2017 (20)
  • Ekim 2017 (23)
  • Eylül 2017 (18)
  • Ağustos 2017 (19)
  • Temmuz 2017 (21)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)

    Etiketler

    2007’de duraklama dönemine giren ihracatımız, 2012’den beri gerileme döneminde

    Güven Sak, Dr.15 Ocak 2018 - Okunma Sayısı: 2074

    Türkiye, bundan böyle, bugüne kadar yaptıklarını yapmaya devam ederek zenginleşemez. Bunu uzun bir süredir biliyoruz. Olası bir sanayi politikasının parametreleri üzerine yaklaşık 10 yıldır öyle telaşsız geniş geniş konuşuyoruz. İnsan hayret ediyor ama hal böyleyken böyle. Peki, bugüne kadar sanayi politikası ve yeni büyüme stratejisi konusunda ne yaptık? Hiçbir şey. Türk sanayisinin teknolojik yenilenmeye ihtiyacı olduğunu söylemekle yetindik. Bu süreçte çok alametler belirdi. Yapılan hesaplamalar, ülkemiz ihracatının niteliğindeki bozulmanın artık alarm verdiğini gösteriyor. İhracatımız 2007’de duraklama dönemine girmişti. 2012’den beri artık gerileme dönemindeyiz. El âlem yerinde durmuyor, Türkiye irtifa kaybediyor. Küresel rekabette geriliyoruz. Peki, bu ne demek? Neden böyle oluyor?

    Önce vaziyeti tanımlayayım: 1980 yılında Türkiye’de kişi başına gelir 1500 dolar civarındaydı. İhracatımızın toplamı 3 milyar dolardı ve bunun yüzde 65’ini tarım ürünleri oluşturuyordu. 2000’li yılların başında kişi başına milli gelirimiz 3000 dolara ulaştı. Toplam ihracatımız ise 30 milyar dolara erişti. Artık toplam ihracatımızın yüzde 80’ini sanayi malları oluşturuyordu. Türkiye, Turgut Özal reformları ile uyuşuk bir tarım toplumundan canlı bir sanayi ülkesine dönüştü. Geldik bugüne. Şimdilerde, milli gelir hesaplama yöntemindeki yaratıcı değişikliklerin de doğrudan etkisiyle, kişi başına milli gelirimiz 10 bin doları aştı. İhracatımız gümrük birliği düzenlemesinin de katkısıyla 130 milyar dolar seviyesinde. Toplam ihracatımızın hala yüzde 80’inden fazlası sanayi malları ihracatından oluşuyor. Bunlar hep iyi.

    Şimdi grafiğe bakarak, bu süreci bir de ihracat mallarımızın sofistikasyon düzeyi açısından nitel olarak inceleyebilirsiniz. Yandaki grafikte ülkelerin ihracatlarının ne kadar sofistike yani ne kadar nitelikli olduğu, diğer ülkelerin performansıyla kıyaslanarak belirleniyor. Dünyanın genelinden iyiyseniz pozitif, kötüyseniz negatif değer alıyorsunuz. Genel olarak Türkiye, eskiden yalnızca gelişmiş ülkelerde üretilebilen, daha sofistike malları üretebiliyor. Giderek daha fazla sofistike mal üretebiliyor. Ne demek daha sofistike mal? Daha karmaşık, daha ileri, üretilebilmesi daha fazla beceri ve daha fazla teknoloji gerektiren mallar bunlar. Ne zamandan beri? 1980 yılından beri.

    Sonra ne oluyor? 1994’ten 2001’e art arda gelen problemli, krizli, depremli yıllarda Türkiye’nin ihracatının niteliği göreli olarak kötüleşiyor. Siyaset, ekonominin önüne geçiyor. Reform adımları gecikiyor. Sonuçta, ne oluyor? İhracatımızın sofistikasyon düzeyi, küresel rekabet ortamındaki yeri, belirgin bir biçimde kötüleşiyor. 2002’den sonra Kemal Derviş reformları ile gelen iktisadi istikrar, 2002 seçimleri sonunda AKP’nin getirdiği siyasi istikrar ile birleşip, Türkiye’yi AB üyelik sürecine sokunca, Gümrük Birliği anlaşması çalışmaya başlıyor. Türkiye’nin ihracatının miktarı 30 milyar dolardan 150 milyar dolara çıkıyor.

    Ayrıca 2002’den 2007’ye ihracatın niteliği, sofistikasyon düzeyi de süratle artıyor. Sonra? 2008’den 2012’ye Türkiye’nin ihracatı nitelik açısından bir duraklama devrine giriyor. Türkiye ekonomisi, dünya ihracatının ortalama sofistikasyon düzeyindeki artışın üzerinde bir sofistikasyon artışı sergileyemez hale geliyor. Duraklama dediğim bu işte. İlerliyoruz ama ileri geçemiyoruz. 2013 yılından itibaren ise ihracatımızın niteliğinde bir gerileme dönemi yaşanıyor. Türkiye’nin ihracatının sofistikasyon düzeyi dünya ortalamasına yakınsamaya başlıyor. 2002-2007 arasında dünya ortalamasını yukarı çekerken, şimdi ancak vasatı yakalıyoruz. Rakamlar ortada.

    Yandaki grafikteki yatay eksen yılları, dikey eksen ise ihracatın sofistikasyon düzeyini, ihraç mallarımızın ne kadar gelişmiş ülkelerin ihraç mallarına doğru yakınsadığını gösteriyor. Dikey eksende, sıfır noktası, dünyadaki ihracat mallarının yıllar itibariyle ortalama sofistikasyon düzeyini gösteriyor. Ülkenin ihracatının sofistikasyon düzeyi dünya ortalamasının üzerindeyse, o ülke yukarıdaki pozitif alanda yer alıyor. Yok, ilgili ülkenin ihraç mallarının sofistikasyon düzeyi dünya ortalamasının altındaysa, o vakit, ilgili ülkenin ihraç mallarının sofistikasyon düzeyi negatif alanda işaretleniyor.

    Doğrusu ya, Türkiye’nin ihracatının sofistikasyon düzeyi 1980 reformlarından sonra, dünya ortalamasının üzerinde seyrediyor hep. Ta ki 2016 yılına kadar. 2016 yılında, 1980’den beri ilk kez ihracatımızın ortalama sofistikasyon düzeyi, dünya ortalamasına yeniden eşitleniyor. Neredeyse 40 yıl sonra ilk kez ancak vasatı yakalıyoruz ve ilk kez ortalamanın altına inme tehlikesi beliriyor ihracatımız için. Gerileme dediğim bu işte.

    Söylememe gerek yok sanırım, buradaki ortalama, her yıl yeniden değişen bir ortalama. Sanayi dünyaya yabancı yatırımlarla yayıldıkça, dünyanın daha fazla ülkesi gelişmiş ülkelerin ihracat sepetine doğru yaklaşıyor. Ortalama hep yukarı doğru gidiyor. Küresel rekabet ortamı denilen işte tam da bu. Ne oluyor? Türkiye dünyadaki yarışta geri kalmaya başlıyor. Bir nevi motor artık tekliyor.

    Peki, bu neden böyle oluyor? Yapılan çalışmalar, bir ülkenin ihraç mallarının sofistikasyon düzeyini artırmada yabancı sermaye yatırımlarının önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Yabancı sermaye yatırımları teklemeye başlayınca  ya da yabancı sermaye üretim amacıyla ülkenize gelmemeyi tercih edince, gelen yabancı sermayenin niteliğidepişince, ülke ihracatı, sofistikasyon düzeyi ile ölçülen küresel rekabet yarışında geride kalıyor.

    Not edeyim. Yanlış anlaşılmasın: Türkiye’nin ihracat sofistikasyonundaki bu gerilemenin birdenbire olmadığını idrak etmemiz lazım öncelikle. 2007 yılından beri siyasetin ekonominin önüne geçmesinin, art arda gelen seçim ve referandumların, bitmeyen siyasi çekişmelerin önümüze koyduğu bir fatura bu.

    15 yıldır 6 bakana rağmen eğitim reformunu yapamamamızın, mahkeme sistemini şebek etmemizin, 12 Eylül faşizminin eseri olan Türk usulü OHAL ile idari tasarrufları hukuk ve parlamento denetimi dışına çıkartmamızın ve en son “Anayasa Mahkemesi konuyu esas mahkemeden daha mı iyi bilecek?” gafletinin kümülatif olumsuz etkisini bertaraf edebilmek için Türkiye’nin bir an önce güçlü bir büyüme stratejisine, bir sanayi politikası çerçevesine ve bütün bunları mantıklı makul bir biçimde birleştiren bir sağlam ekonomik programa ihtiyacı bulunuyor. Hem bunun 2018 yılında bir an önce yapmak gerekiyor.

    Türk sanayiinin artık bir teknolojik yenilenmeye ihtiyacı var. Türkiye’nin güçlü bir sanayi politikası stratejisi olmadan bu yenilenmeyi kendiliğinden gerçekleştirebilmesi mümkün değil. Bu iş “Şirket kurmayı kolaylaştırdım, yabancı sermayenin yükünü hafiflettim. Haydi, gelin!” demekle olacak bir iş değil. Artık hiç değil. Türkiye’nin zenginleşme sürecinin kolay bölümü bitti. 1500 dolardan 10 bin dolara geldik. 10 bin dolardan 25 bin dolara varmak için şimdiye kadar alışık olmadığımız işleri yapmaya başlamamız gerekiyor. Öyle bir rahatlık görüyorum ki etrafta insan şaşırıyor hakikaten.

    Bu köşe yazısı 15.01.2018 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.