Arşiv

  • Aralık 2018 (5)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)

    Etiketler

    “Hele bir Türkiye gibi olalım, ticareti serbestleştiririz”

    Güven Sak, Dr.19 Şubat 2018 - Okunma Sayısı: 1355

    Ben geçen hafta Beyrut’taydım. Ziyaretten aklımda başlıktaki ifade kaldı. Lübnanlılar, Türkiye ile ticaretin serbestleştirilmesi konusu açıldığında, “Hele biz de Türkiye gibi bir sanayi ülkesi olalım, o vakit, ticareti serbestleştiririz” diyorlardı. Bunun bir versiyonu daha var aslında. “Lübnan’ın bir süpermarket olmasını da istemeyiz elbette” diyorlar. Aynı bizdeki gibi “onlar ortak bir pazar” olmak istemiyoruz diyorlar. Akıllıca mı? Değil. Ama Amerikan başkanı Trump başkan olduğundan beri yalanı sahi zannedenlerin sayısında bir artış var. Ben bu sefer, Lübnan’da da serbest ticaretin ulusları fakirleştirdiğine dair derin bir önyargı gördüm. Aynı eskiden bizde de olduğu gibi. Aynı bugünlerde Türkiye’de yine hortlamaya başlayan ve teknoloji transferi perdesi arkasında gizlenen ithal ikamesi merakı gibi.

    Türkiye dünyaya sırtını dönerek değil, dünyayı kucaklayarak zenginleşti

    Halbuki Türkiye, bölgesinde nasıl sanayi devi oldu? Hatırlayın. 1980’li yıllar Turgut Özallı dönüşüm yıllarıydı. Türkiye dışa açılıp ticareti serbestleştirerek zenginleşti ve bir sanayi devi haline geldi. Türkiye, dünya ekonomisinin bir parçası olmak için gerekli adımları attıkça daha da zenginleşti. 1996 yılındaki Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği, Türkiye’yi orta teknolojili bir sanayi ülkesi haline getirdi. Türkiye, Alman otomotiv sanayisinin ve Avrupa’nın önemli bir parçası haline geldi. Türkiye’den Almanya’ya uzanan tedarik zinciri kesilirse, Alman sanayisinin zarar görme ihtimali böyle ortaya çıktı. Karşılıklı bağımlılık güçlendi. İşte tam da bu nedenle, Türkiye’nin çeke çeke uzattığı OHAL süreci hem Türkiye, hem de Avrupa ekonomisi için bir tehdit haline geldi. OHAL demek, Türkiye anormal demek. Türkiye anormal mi? Değil. O zaman bitmeyen OHAL ne iş?

    Peki, Türkiye daha önce üretmeyi bilmediği orta-yüksek teknolojili bazı ürünleri nasıl oldu da üretmeye başladı? Önce serbestleşme iradesi vardı. 1980’de Türkiye dünya ekonomisinin ayrılmaz bir parçası olmak istediğini konuşarak değil, yaparak ifade etti. 1996’de Avrupa Birliği ile sanayi malları söz konusu olduğunda Gümrük Birliği’ne girdi.

    Gümrük Birliği ne zaman işler hale geldi? 2001 krizi sonrasında IMF ile birlikte alınan istikrar tedbirleri bankacılık sektörünü güçlendirdi, kamunun iktisadi kararlara doğrudan müdahalesini bir kez daha kısıtladı, enflasyonu tek haneye indirdi ve mali disiplini güçlendirdi. Gümrük Birliği işte bu iktisadi istikrar ile birlikte işlemeye başladı. Türkiye 2000’li yıllarda bu sayede biçim değiştirdi.

    Yeni teknolojik devrim, Türkiye için hızlı zenginleşme fırsatıdır

    Şimdi geldiğimiz noktada, öncelikle dünyada iki tür ülke olduğunu idrak etmemiz gerekiyor. Sıçrama kabiliyeti olan ülkeler ile işi şansa kalmış olan ülkeler. İyi haber şu ki Türkiye işi şansa kalmış ülkelerden biri değildir. Türkiye, dünyada, kendi kendine sıçrama kabiliyeti olan az sayıda ülkeden biridir. Bu iyidir.

    Sıçrama kabiliyeti olan ülkeler de aslında eskiden ikiye ayrılıyordu. Robert Frost’un “ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben daha önce gidilmemiş olanından gittim” dizelerinden yola çıkarak anlatayım. Daha önce gidilmiş yoldan giderek zenginleşebilecek olanlar ile sıçramak için daha önce gidilmemiş yolu seçmek zorunda olanlar.

    Almanya gibi gelişmiş ülkelerin sıçramak için dünyada daha önce yapılmamış, denenmemiş olanı yapmaları gerekirken, Türkiye, Hindistan, Çin gibi ülkelerin daha önce gidilmiş yoldan ilerleyerek sıçrayabilme imkanları vardı. Türkiye gibi ülkeler ihracat sepetlerini gelişmiş ülkelerin ihracat sepetlerine yakınsatarak zenginleşebilirler. Teorik olarak bakıldığında, kendilerinden önce gidenlerin ayak izlerini takip edebilirlerdi.

    Artık ormanda gidilmemiş olan yolu seçerek daha hızlı zenginleşebiliriz

    Ama içinde bulunduğumuz yeni sanayi devrimi süreci, bu yeni teknolojik devrim, bu aralar ıskaladığımız bir başka imkanı daha getirdi önümüze. Türkiye gibi ülkelerin, ormanda gidilmemiş olan yolu tercih ederek zenginleşebilme ihtimali, yeni sanayi devrimi ile güçlendi. Bu ne demek? Yalnızca gelişmiş ülkelere göreli olarak yakınsayabilmeyi değil, doğrudan yetişebilmeyi hedefleyebilmek artık mümkün hale geldi. Nasıl oldu?

    Eskiden inovasyon büyük şirketlerin merkezlerinde yapılırdı. Sonraları küresel değer zincirleri ile bizim gibi ülkelere de yayıldı. Ancak hala aynı şirketin ofisinde yenilikler yapılıyordu. Şimdi ise inovasyon süreci demokratikleşti. İnovasyon süreci, dünyanın her tarafında kurulu startup ofislerine yayıldı. Büyük şirketler yatırım yapmak üzere, dünyanın her tarafında kurulu startupları aramaya başladılar. Startupların görünürlüğünü artırmak, Türkiye gibi ülkeler için artık bir politika önceliği haline geldi. Sektör değil, startuplar için teknoloji odağı seçmek önemli oldu.  İşte ben Dünya Gazetesi yazarlarından Selin Arslanhan Memiş’in bir süredir altını çizdiği startup odaklı yeni sanayileşme sürecinden ve  bu çağda “sektör değil, teknoloji seçme gereği”nden bunu anlıyorum.

    Teknolojinin yerlisi ve millisi olmaz, evrenseli olur

    Yeni teknolojik devrim, Türkiye gibi ülkelerin daha önce gidilmemiş olan yoldan giderek sıçrayabilmeleri imkanını önümüze getirdi. Fırsatın önümüze çıkması, fırsatın akıllıca kullanılacağını garanti etmez elbette. Ben bu “yerli ve milli geyiği”ni doğrusu çok tehlikeli buluyorum. Neden? İlk olarak  yalnızca lakırdıdan ibaret olduğu için. İkincisi ise, teknolojinin yerli ve millisi olamayacağı için.

    Çağımız teknik bir uygarlık çağı. Bu çağda, bir tıp doktorunun yerlisi ve millisi olmaz, evrenseli olur. Tıp doktoru burada da orada da aynı işi yapar, yaptığı işin niteliği bulunduğu yere göre değişmez. Yaptığı iş dünyanın her tarafında geçerli olduğu için değeri vardır. Aynı biçimde teknolojinin de yerlisi ve millisi olmaz, evrenseli olur. Dünyanın her tarafında geçerli olmayan teknolojinin değeri yoktur. Kalanı nedir? Lakırdıdır.

    Rahmetli Erbakan 1970’li yıllarda yerli ve milli demezdi. Ne derdi 1976’da ağır sanayi hamlesinden bahsederken? “Fabrika yapan fabrikalar yapacağız” derdi. Ne derdi? “ Makina yapan makinalar yapacağız” derdi. Mesajı evrenseldi. Son derece çağdaştı. O bunları 1970’lerde söylerdi, biz gülerdik. Mesajı hala geçerli ve doğrusu ben artık gülmüyorum. Hayıflanıyorum.

    Bu köşe yazısı 19.02.2018 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: