Arşiv

  • Mayıs 2018 (16)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)
  • Kasım 2017 (20)
  • Ekim 2017 (23)
  • Eylül 2017 (18)
  • Ağustos 2017 (19)
  • Temmuz 2017 (21)
  • Haziran 2017 (23)

    Etiketler

    Ehl-i sünnet ve dinî jeopolitiğin dönüşümü

    Hilmi Demir, Dr.04 Mayıs 2018 - Okunma Sayısı: 547

    Tarih boyunca dinler ve dinî gruplar devlet politikalarında her zaman önemli olmuştur. Bugün de dinî aktörler ve gruplar uluslararası ilişkilerin önemli aktörlerinden biri hâline geldi. Din hiçbir zaman yalnızca bireyin inanç dünyasını ilgilendiren bir mesele olarak kalmadı. Katı sekülerleşme teorileri dinin rolünün azalacağını iddia etse de tam tersi oldu. Özellikle bulunduğumuz coğrafyada dinî yapılar ve örgütler devletlerin güvenlik politikalarını etkileyecek kadar önemli hâle geldi. Tarih boyunca devletler kendi egemenliklerini çevreye doğru yaymak için dinî bir yoruma yaslandılar. Bugün de modern devletler için durum aslında çok da değişmedi. İngiltere için Anglikan kilisesi, ABD için Protestanlık ve Evanjelizm, Putin’in yeniden ayağa kaldırdığı Rusya için de Ortodoks mezhebi dinî jeopolitiklerini belirleyen ana eksendir.

    İslam dünyasından bahsettiğimizde, durum çok da farklı değildir. Şiiliğin siyasal bir güç hâline gelmesiyle birlikte Sünni dünya kendisini savunacak merkezî güçlere ihtiyaç duymaya başlamıştır. İşte “Ehl-i sünnet” diye bilinen Sünni dünyayı bir arada tutan şemsiye kavramının öne çıkması bu zorunluluğun doğal bir sonucudur. İslam dünyasında Hazreti Peygamber’in vefatıyla başlayan iç krizler karşısında birçok grup ve fırka ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir yandan da şehirleşme ve devletleşme süreci zorunlu olarak hukuk yapma ihtiyacını da zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluklara cevap Ebu Hanife hazretleri tarafından kurulan ilk hukuk okulu tarafında verilmiştir. ‘’Hanefiyye’’ olarak anılan bu okulu daha sonra Malikîler, Şafiiler ve en son da Hanbelîler takip etmiştir.

    Şiilik ve Batınîlik karşısında Sünni merkez inşası

    İslam dünyasının siyasi merkezinde hissedilen ilk derin kriz, Şii Büveyhilerin hilafet merkezi için bir tehdit olmasıyla yaşanmıştır. Onuncu yüzyılın başlarında İslam dünyası dışarıdan gelen ve Şii olan Büveyhi devletinin saldırısı ile sarsılınca Sünniliğin savunusu gündeme gelmiştir. Hilafet merkezi Bağdat’ın işgali, İslam dünyasında siyasi ve kültürel bir krizin yaşanmasına neden olmuştur. İşte tam bu sırada Hanefi ulemayı destekleyen Samanilerin emîri İsmail bin Ahmed (892-907) Semerkant, Buhara ve diğer Maveraünnehir kasabalarındaki âlimleri toplayarak, onlardan Sünni inancı savunmalarını istemiştir. Bu âlimler de Sünni amentünün prensiplerinin tespiti ve yorumu görevini Matüridi'nin akranı olan Hanefi âlim Ebü'l-Kasım İshak bin Muhammed el-Hakîm es-Semerkandî’ye (ö. 953) vermişlerdir. Şeyh Semerkandî de Ebu Hanife’nin görüşlerini merkeze alan es-Sevadü'l-a'zam ismiyle meşhur olan eserini kaleme almıştır. Bu eser Samaniler döneminin resmî ilmihali olmuştur. Öyle ki metin Farsçaya da çevrilerek özellikle Şiilerin hâkim olduğu Türk bölgelerinde okutulmuştur.

    Abbasilerin son dönemindeki krizler, Sünni dünyada bir merkez krizi de oluşturmuştur. Bu krize müdahale ederek hem krize son veren hem de Sünni merkezi yeniden kuran yine Hanefiler ve Türkler olmuştur. 940’lı yıllar sürekli askerî darbelerle tahtan indirilen ve yerine yeni Halifeler getirilen bir dönemdir. Bağdat’ta toplumsal ve siyasal krizler tırmanmaktadır. İşte böyle bir dönemde yukarıdan gelen Şii Büveyhiler 945’te Bağdat’ı ele geçirerek, Abbasi Halifesi el-Müstekfî’ye egemenliklerini kabul ettirmişlerdir. Artık Sünni dünyanın merkezi Şiiler tarafından işgal edilmiştir. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055’te Bağdat’a girerek Abbasi Halifesini Büveyhilerin baskısından kurtarmıştır. Bu olaydan sonra Abbasi halifeleri Selçukluların himayesi altına girmiştir. Böylece Selçuklular hem Bağdat’ta yayılan Şiiliğe hem de Mısır’dan gelen bir diğer Şii devleti olan Fâtımilerin Bâtınilik akımlarına karşı koyabilmek için Sünniliği yeniden inşa etmek zorunda kalmışlardır. Amcasından sonra 1064’te tahta geçen Sultan Alparslan Sünni merkezi yeniden ihya etmek için iki kurum inşa ettirmiştir.

    Sultan Alparslan’ın veziri Nizam-ül Mülk tarafından 1064-1066 tarihlerinde Bağdad’da kurulan Nizamiyye Medresesi ve yine aynı tarihlerde Bağdad’ın A’zamiyye mahallesinde kurulan Ebu Hanife Medresesi ve külliyesi İslam dünyasında eğitimin bir sistem dâhilinde yürütülmesini sağlamıştır. Her ne kadar bu eğitim kurumları devlete hukukçu (Kadı-Müfti-İmam) yetiştirmek üzerine kurulmuş ise de, daha sonraki yüzyıllarda hızla yaygınlaşarak öğrenciler için ders materyali niteliğinde kısa risalelerin yazılmasına yol açacaktır. Bu medreseleri model alan yüzlerce medrese kısa sürede tüm İslam dünyasını bir ağ gibi kuşatacaktır.

    12. Yüzyıldan sonra İslam dünyasında Şiiliğin siyasi bir devlet tarafından temsil edilme imkânı ortadan kalkacaktır. Bunun yerine İslam dünyasında Selçuklularla yeni bir dönem başlayacaktır. Bu yeni siyaset biçimi dinî alanda özellikle Hanefiliğin Ehl-i sünnet ile daha çok anılmasına yol açacaktır. Bu süreçte Eş’arîlik de kurumsallaşarak bir mezhep kimliğini kazanmaya başlayacak ve Ehl-i sünneti temsil görevini üstlenecektir. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren Ebu Hanife’nin Müslümanları ortak bir aidiyet içinde tutma çabasını yansıtan ve el-Hakîm es-Semerkandî tarafından evrenselleştiren akide (es-Sevadü'l-a'zam) içindeki birçok görüş Eş’arilerce de paylaşılmaya başlanacaktır.

    Moğol krizi ve Sünni merkezin tahkimi

    İslam dünyası ikinci büyük krizini Moğol saldırıları ile yaşamıştır. Moğollar katliam, yağma, tecavüz ve esir alma gibi eylemlerle Semerkant’tan Bağdat’a kadar tüm İslam şehirlerini yerle bir etmiştir. Bu tarihlerde Sünniliğin yeni merkezi Memluklular olmuştur. Şafii ve Eş’arilik daha ön planda olmakla birlikte Moğol saldırıları İslam âlimleri arasındaki ihtilafları azaltma ve safları güçlendirme ihtiyacını öne çıkarmıştır. Tabii özellikle 14. Yüzyılın başlarında aslında Sünniliğe karşı bir saldırı da İbn Teymiyye’den gelmiştir. Memlukluların öne çıkardığı Eş’ariliğe karşı sert tavrı nedeniyle İbn Teymiyye de bu tarihte Sünni ulemanın tepkisini çekmiştir. İşte tam bu noktada Takiyüddin es Subki (ö. 1355) bir Şafii ve Eş’ari olmasına rağmen Hanefi olan Tahavî’nin Akide’sini merkeze alarak Eş’arilik ile Matüridiliği uzlaştırmaya çalışmıştır. Böylece hem Sünni dünyayı bir arada tutabilecek hem de İbn Teymiyye’nin fikirlerine karşı güçlü bir cephe oluşturabilecekti.

    Bu durum oldukça karşılık buldu; hatta öyle ki daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı’da da Eş’arilik ve Matüridilik arasındaki farkların lafzi farklar olduğunu ispat etmeye çalışan birçok eser kaleme alındı. Osmanlı devletinin kuruluşu ve Moğol saldırılarının atlatılmasından sonra Sünni dünya daha merkezî bir dinî-jeopolitiğe kavuştu.

    Yeniçeri ocağının sancağını Ebu Hanife sancağı koyan Osmanlı’da Hanefilik Bektaşileri de içine alan merkezî bir gücü temsil ediyordu. Öyle ki artık Ehl-i sünnet kendi içinde birçok farklı tasavvufi görüşleri içeren, ama akidede birliği temsil eden büyük bir aileye dönüştü.

    Taşköprü-Zâde’den Mütercim Asım Efendi’nin Emali şerhine ve Taftazânî'nin Şerhu'l-'Akâidi’n-Nesefiyye’sine haşiye yazan el-Mevlâ Muslihiddîn Mustafa el-Kestellî’ye kadar tüm ulema Ehl-i sünnetin iki imamı olduğu konusunda icma etti: İmam Ebu’l Hasan el-Eş’ari ve İmam Matüridi. Böylece Osmanlı İstanbul’dan Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Mağrib’e ve hatta Balkanlara kadar dinî jeopolitiği Ehl-i sünnet üzerinden belirlemeyi başardı.

    Osmanlı’nın çekilişi ve Vehhabilik

    İslam dünyası üçüncü krizini Osmanlının çekilişiyle yaşadı. Arap yarımadasında başlayan Vehhabi devrimi yerini Arap milliyetçiliği ve Selefiliğe bıraktı. Bilinenin aksine Vehhabi-Selefilik, Sünniliğin mirasını devralmaktan daha çok onun boşluğunu doldurmak üzere kurgulanmış sun’î bir oluşumdu. Osmanlı yıkılırken yerini alan Arap devletleri için yeni bir dinî kimlik inşa ediliyordu. Pan-İslamizm adı altında aslında uzun süre Selefilik bir ideoloji olarak yeni bir kök arayışını ifade etti. 1979 İran Devrimi ile birlikte de İslam dünyasında Fars milliyetçiliği ile Şiilik yeniden dirildi. Böylece hem Sünni dünya hem de Şii dünya sözde iki kutba ayrılmış oldu. Kurdukları devasa üniversiteler, vakıflar ve yardım kuruluşları ile bu iki kutup kendi cazibe merkezlerini oluşturmuşlardır.

    21. yüzyıla girerken, bugün hem İran hem de Suud merkezinde inşa edilen bu iki dinî jeopolitik bir krizle karşı karşıya. Bugün Suudi Arabistan’ın Sünniliği Vehhabi-Selefilikle doldurma teşebbüsünün başarısızlığı Muhammed bin Selman’ın “Vehhabilik diye bir şey tanımıyoruz” çıkışıyla iflas etti. Diğer bir itiraf ise İran’dan geldi. İran’da İslamlaştırma çabalarının başarısız olduğu açıkça dillendirilmeye başlandı. En son Tahran Üniversitesi Hocalarından Sadık Zibakelam “devrim sonrası dinî entelektüalizm iflas etmiştir” dedi.

    İslam dünyası dördüncü krizin eşiğinde görülüyor. Bu kriz de muhtemelen yeni bir dinî jeopolitik ile aşılacak. Şiilik kendi iç krizini aşabilecek nitelikte gibi. Asıl sorun, Sünni dünyanın bu krizi nasıl aşacağıdır. Osmanlı’nın çekilmesiyle başlayan “yüzyıllık Sünni boşluk” kim tarafından doldurulacak? İslam dünyası İran Şiiliği ile Vehhabi-Selefilik arasındaki gerilim sonrası nereye doğru savrulacak? İslam dünyası bu soruların cevabını ararken, Türkiye’de dinî hayatın 15 Temmuz ile büyük bir travmaya savrulması boşuna değil yani. Ehl-i sünnetin yeniden ihyası, hem iç travmanın atlatılmasında hem de yeni jeopolitiğin tasarlanmasında bize bir imkân sunamaz mı? Ne dersiniz...

    Bu köşe yazısı 04.05.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: