Arşiv

  • Aralık 2018 (6)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)

    Etiketler

    Gelenek, Mezhep ve Medeniyet

    Hilmi Demir, Dr.10 Ağustos 2018 - Okunma Sayısı: 906

    Gelenek Nedir?

    Modern toplumun geleneğin anlaşılması noktasında iki hastalıklı yaklaşımı vardır. Bunlardan birisi yaşadığı tüm krizleri geleneğin sırtına yükleme alışkanlığıdır. Bir diğeri de geleneği statik, sabit bir ilke olarak alıp geçmişte olanla tüm meselelerini çözebileceğine inanır. Biri gelenekten tümüyle kurtulmaya çalışırken diğeri de bugünü geçmişe sığdırabileceğine inanır. Oysa gelenek ne tümden sırtınızdan atabileceğiniz bir yük ne de geçmişte bulunan durağan bir andır. Gelenek dediğimiz yapı, tarih içerisinde yavaş yavaş oluşur, süreklilik kazanır ve böylelikle gelenekleşir. Gelenek durağan bir yapı değil onu sahiplenen, onunla hemhâl olanlarca sürekli ileriye doğru akan bir nehir gibidir.

    Bugün bu hastalıklı yorumlardan ilki üzerinde durmayı tercih edeceğim...

    Günümüzde köktenci tarih yorumu diye isimlendireceğim bu anlayışın entelektüel hayatımızda çok güçlü bir etkisi bulunuyor. Aslında bu tez aynı zamanda Selefi bir tarih yorumunu da içinde barındırıyor. Selefi tarih tezi ilk üç asırdan sonra her şeyin kötüye gittiği ve bu nedenle bozulmayan, saf, otantik ana geri dönülmesi gerektiğini söyler. Bu teze göre ilk üç asırdan sonra yaşanan her tecrübe, şöyle ya da böyle İslam’dan bir uzaklaşma, inhiraf, bozulma, çürüme ya da bidattir. Çağdaş Türk düşüncesinde de baskın hâle gelen bu okumaya göre, bugünkü çıkmazlarımızın ana nedeni, “Gelenek”, “Sünnilik”, “Mezhepler”, “Tarikatlar” ya da Kur’ân’dan uzaklaşmaktır. Katı köktenci yorum bu sınırı ilk üç asra çekerken ılımlı köktenci yorum bazen İmam Gazali hazretleri ile bazen şerh ve haşiyecilik denilen 14. yüzyılla sınırlar.

    Modernizmle karşılaşmadan bu yana Müslüman entelektüeller anlamlı buldukları nerede hata yaptık? Sorusuna öyle sarıldılar ki, bu hatanın tarihsel kesitlerini belirlemek adına kırılma modeline uygun olarak İslam tarihini yeniden inşa ettiler. Bazen geleneği ve geçmişi sırtımızdan atmamız gereken bir ölü ağırlığı olarak gördük. Bazen de geçmişte yaşanmış sapmaları tespit ederek, tarihin altın çağına, asr-ı saadete, sıfır noktasına geri dönebileceğimizi hayal ettik. Oysa geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir. Hanna Arendt’in dediği gibi, asıl trajedi onu miras alacak ve sorgulayacak, hakkında düşünecek ve hatırlayacak hiçbir insanın bulunmadığında başlar.

    Oysa insan geçmişle gelecek arasında yaşayan bir varlıktır. Geçmişle gelecek arasında yaşayan insan, eylemleri ile insanlar arasında bir iletişim kurarak ortak bir dünya inşa eder. İnsan ancak bu yolla kültürel bir dünya kurabilir ve kendisini kendi evinde hissedebilir. Kurduğu bu kültür evreni öngörülemezliği, belirsizliği ortadan kaldırır. Ölümlü ve sonlu olan insanın kalıcı olmasını sağlayan bu kültür evreni ve tarihtir. Tarihe süreklilik sağlayan ise gelenektir. Geçmiş ile gelecek arasındaki bağı gelenek kurmakta ve gelenek sayesinde insan köksüzlükten kurtulabilmektedir. Gelenek köksüzlüğün aşılmasını ve dünyanın anlamlı kılınmasını sağlar. Bu yüzden gelenek ayaklarımıza vurulan bir pranga değil önümüzü aydınlatan bir ışıktır.

    Ne zaman? Elbette anlaşılabildiği, onu sahiplenebilen ve taşımayı hak eden bir bilim, sanat, edebiyat ve fikir dünyası kurabildiğimiz zaman. Gelenek sahiplenilmediği, kültür evreni ile bağını yitirdiği zaman, sırtınızdaki bir ölü yüküne döner. Atıp kurtulmak istersiniz. Attığınızda ise köksüzlük, yabancılık ve kimsesizlik duygusu sizi esir alır. Önünüzü göremez olursunuz. Pusulası kırık, rehberini kaybetmiş bir gemi gibi, fırtınalı okyanusta nereye doğru gideceğinizi bilmeden bir sağa bir sola savrulursunuz. Gördüğünüz her limana bir kurtuluş umuduyla demir atarsınız. Yanaştığınız limanda başınıza geleceklere razı olarak hem geçmişinizi hem de geleceğinizi kaybedersiniz...

    Gelenekle makul bir ilişkisi bulunmayan toplumlar, geleceklerini inşa etme imkânını da kaybederler. Gelenek, geleceğe adım atmak için ayağımızı bastığımız sağlam bir zemin gibidir. Boşlukta adım atamayacağınız için bir sabit sıçrama noktasına ihtiyacımız vardır. Hazreti Mevlana’nın pergel metaforunda anlatmaya çalıştığı gibi. Bir ayağınız geçmişte sabit dururken diğer ayağınızla geleceğini kuracağınız coğrafyalarda özgürce dolaşabilirsiniz...

    Gelenekle nasıl bağ kurarız?

    Tarihsel sürekliliği sağlayan ve ortak belleğimizi oluşturan gelenek ile sağlıklı ilişki kurmanın yolu, geçmişi öykünecek bir nostalji konusu olmaktan çıkarıp bilginin konusu hâline getirmektir. Nostaljik öykünmeler geleneği yaşatmaz, olsa olsa tüketir. Geleneğin yaşayabilmesi, anlaşılmasına bağlıdır. Bunun için geleneği anlayacak ve yorumlayacak bilgi setlerine sahip olmamız gerekir. Süreklilik için gelenek, önce entelektüel dünyamızı kuran kavramlar dünyasında yaşamalıdır. Akademide, edebiyatta, sanatta ve beşeri ilimlerin her alanında ona temas etmemiz gerekir. Gelenek düşünce dünyamıza kitaplar, âlimler ve onların kurdukları okullar aracılığıyla sızar. Tıpkı Aristoculuğun, Platonculuğun modern çağdaş felsefede hâlâ kendisine yer bulması gibi.

    Bizim en temel sorunumuz gelenekle temasımızı kuran düşünce okullarımızı kaybetmiş olmamızdır.  Çünkü bizde tarihin sürekliliğini sağlayan, geçmişi bugüne bağlayan düşünce okulları yani mezhepler, selefi tarih tezinden dolayı tarihin çöplüğüne terk edilmiştir. Oysa mezhepler sistemli düşünmenin, sürekliliğin ve belirsizliğin ortadan kalkması için gerekli olan referans çerçeveleridir.

    Mezhep bireysel görüşlerin bir öğreti hâline gelerek daha sonrakiler tarafından da kendisine referans verildiği düşünce okuludur. Tüm dinlerde mezhepler bulunur. İslam'da Sünni mezhepler ve Şii mezhepler, Yahudilikte Ortodoks ve Karailik, Hıristiyanlıkta Katolik ve Protestan mezhepler gibi. Ekonomistler arasında kapitalistler ve sosyalistler ya da psikiyatristler arasında Freudcu veya Jungçu ekoller de aslında birer “mezhep”tir.

    İslam tarihinde iki tür mezhep ortaya çıkmıştır. Birincisi amelî denilen ve Müslümanların pratiklerini düzenleyen mezheplerdir. Bunlara Fıkıh Mezhepleri de denilmektedir. Fıkıh aslında hukuki uygulamaları da içeren geniş bir anlama sahiptir.  Müslümanların nasıl ibadet edeceklerinden nasıl ticaret yapacaklarına, özel ve kamu alanındaki davranışlarını da düzenleyen bir alanı ifade eder. Bu yüzden bu mezhepler nasıl oruç tutarım, nasıl zekât veririm, nasıl evlenirim, nasıl vergi veririm gibi pratik sorunlarımıza cevap vermek üzere ortaya çıkmıştır.

    Fıkhî Mezhepler, hukuk emniyetini sağlamak amacıyla sivil birer gerçeklik olarak oluşmuş ve yayılmıştır. Böylece hukuk güvenliği temin edilmiştir. Tüm bölgelerde aynı olaylara aynı hükmü vererek hukuk birliğinin sağlanması mümkün olmuştur.  Böylece  geniş halk kitleleri belli bir müctehid imamı esas alıp onun mezhebini kanun gibi görmeye başlayarak toplumda istikrar ve adalet gerçekleştirmiştir. Günümüze kadar ulaşan dört Sünni ana akım mezhep vardır: Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik.

    İkincisi itikadî ya da kelamî mezhepler olarak isimlendirilir. Bu mezhepler de Müslümanların inanç alanına ilişkin temel ilkelerini belirleyen ekollerdir. Diğeri pratik meseleler ile ilgilenirken bunlar daha çok teorik-nazari konularla ilgilenmişlerdir. İman nedir, Müslüman kimdir, günah işleyen bir Müslümanın durumu nedir,  iyi ve kötü eylemlerimiz neden iyi ya da kötüdür gibi meseleleri teorik düzeyde ele alarak Müslümanların metafizik düşüncelerini oluşturmalarına katkı sağlamışlardır. Yine Sünni ana akımda iki tane itikadî mezhep vardır: Eş’arilik ve Matüridilik.

    Geleneksiz ve ekolsüz bir medeniyet mümkün mü?

    Her medeniyet bir geleneğin üzerine inşa edilir. Ve medeniyetler kentlerde yükselir. Kırın, kasabanın medeniyeti olmaz. Metropoller, büyük kentler ve farklı kültür evrenleriyle temasın sonucudur medeniyet. Her medeniyet kendi içinde onun kurucu unsurlarına süreklik kazandıran ekolleri, mezhepleri de ortaya çıkarır. Kanuni ve hukuki istikrara kentlerde ihtiyaç duyulur. Sanat, edebiyat, bilim ve metafizik kentlerde yeşerir.

    Ortodoksluk olmadan Ruslardan, Katoliklik olmadan Batı’dan ve Protestanlık olmadan Çağdaş Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün müdür? Çin’in bile yüzünü Konfüçyüsçülüğe döndüğü bir dünya var artık. Hindistan’da da Sihler, Budacılık ve Caynacılık kültür dünyasının inşasında ana aktörler olarak karşımıza çıkar.

    Peki, İslam Medeniyetinin kadim geçmişini bugüne taşıyacak ekolleri nedir? Çağdaş Selefilik mi? Vehhabilik mi? Şiilik mi? Yoksa gelenekle bağını koparmış, ne olduğu tanımlanamayan Sünnilik mi? Bir medeniyet inşa etmek için hangi taşıyıcı sütunlar üstüne temellerinizi kuracaksınız? Ayağınızı basacağınız sağlam zemin nedir? “Kur’an” ve “Sünnet” diyenlere de sormak lazım; bu kurucu metinleri hangi yöntem ve usul ile yorumlamayı tercih edeceksiniz? Geçmişle bağınızı kuran yorum geleneğiniz nedir?

    Benim bu sorulara cevabım; Orta Asya’dan Anadolu’ya ve Balkanlara kadar medeniyetimizin ana havzasını oluşturan Ehl-i sünnetin o kuşatıcı ve kapsayıcı dilini ve onun için de özellikle “Hanefi-Maturidi-Yesevi” yorumu merkeze taşımak... Ben Anadolu’da ayağımı bu merkezin üzerine basarak bir pergel gibi diğer ayağımla tüm diğer yorumları anlamayı tercih ediyorum.

    Ayağımızı basacak sağlam bir zemin ve merkez olmadan bu coğrafyada tutunmak mümkün değil. Bu yüzden dinî kurumlarımız ve topluluklarımız çok kolay sağa sola savrulabiliyorlar. Allah’ın, İbrahim süresinde verdiği örnekte olduğu gibi, iyi doğru, anlamlı ve değerli bir söz, kökleri toprakta, dalları semada olan bir ağaç gibidir. Bu dünyada iyi, doğru ve anlamlı bir söz ve eyleminiz olmasını istiyorsanız köklerinizi derine salın ki, dallarınız geleceğe uzanabilsin…

    Bu köşe yazısı 10.08.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: