Arşiv

  • Kasım 2018 (6)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)

    Etiketler

    Sultan Alparslan ve Pax-Sunnica

    Hilmi Demir, Dr.31 Ağustos 2018 - Okunma Sayısı: 644

    Orta Doğu’da bugün Sünni bir dünyadan bahsetmek pek mümkün değil. Ne siyasi ne de kültürel olarak ortak bir dünyamız var. Gözümüzün önünde duran Suriye’de sürekli birbiriyle çatışan sözde Sünni gruplar hayallerimizi günden güne daha da tüketiyor. Oysa Malazgirt’te 947. yıl dönümünü kutladığımız Selçuklu parçalanmaya yüz tutmuş Sünni Müslümanlardan güçlü ve büyük bir ordu kurmayı başarmıştı. İşte Pax-Sunnica Selçuklularla birlikte başlayan merkezîleşmeyi ve güçlü Sünni birliği ifade eden önemli bir kavramdır. Sünni Müslümanlar ortak siyasal akıl etrafında birleştikleri bu barış ortamını nasıl kurmuşlardı? Sultan Alparslan Sünni toplumu nasıl bir arada tutmayı başarmıştı?

    Önce Sünni dünyanın onuncu yüzyıldaki büyük resmini hatırlamakta fayda var. İki saldırı ile karşı karşıya kalmıştı: Birincisi Şii Büveyhi Devleti’nin hilafet merkezi Bağdat’a doğru ilerleyişidir. İkincisi ise Bizans’ın uçlardaki saldırılarıdır. Onuncu yüzyılda Sünni dünya yalnızca siyasal krizlerle sarsılmıyordu. Abbasi hilafetinin merkezi Bağdat, Mutezilenin iktidar olma mücadelesinin başarısızlığıyla Hanbeli ve Ehli hadis ekolünün gittikçe güç kazanarak entelektüel hayatı esir aldığı bir çekişmeye de şahit oluyordu. Sözde akılcı olan Mutezilenin sırtını iktidara dayayarak ulemayı tek tipleştirme çabası başarısız olmuştu. Bunu fırsata çeviren katı lafızcı yorumu temsil eden Hanbeli ve Ehli hadisin Mutezileden boşalan yeri doldurma çabası vardı.

    945 yılında kendi valileri, devleti elleriyle İbn Büveyh’e teslim etmişti. Abbasi Halifesi Müstekfî, Şii Büveyhilerin Bağdat’a girişiyle iktidarı onlarla paylaşmak zorunda kaldı. Artık Sünni dünyanın merkezi Şiiler tarafından işgal edilmiştir. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055’te Bağdat’a girerek Abbasi Halifesini Büveyhilerin baskısından kurtarır. İktidarı kurtarmışlardır ama toplumdaki dinî gerilim devam eder. Toplumda geniş bir imkâna kavuşan Şiiler ile katı lafızcı Hanbeliler arasındaki geçmişte var olan çatışmalar yeniden canlanır.

    Büveyhi tehdidi sonlandırılmıştır ama bu sefer de Suriye ve Mısır’a kadar olan bölgeleri hâkimiyeti altına alan Şii Fatimi Devleti’nin el Ezher’de yetiştirdiği misyonerlerin tehdidi başlar. Hem Bâtınîlik akımlarına karşı koyabilmek hem de Bizans’a karşı Sünni toplumu yeniden birleştirmek için bir merkezin inşa edilmesi zorunlu hâle gelmiştir. İşte tarih Alparslan’ın omuzlarına hem Sünni dünyanın siyasi birliğini hem de entelektüel krizini aşma sorumluluğunu yükler.

    Kuşkusuz bu yükün altından kalmak zorunda olan Alparslan yalnız değildir. Nizamülmülk gibi işinin ehli devlet adamları bu yüke ortak olur. Devletin varlığını tehdit edenlerin hainler değil sultanların çevresindeki liyakatsiz danışmanlar olduğunu çok iyi bilen Nizamülmülk en büyük yardımcısı olur. Nizamülmülk, Alparslan’a her daim akıllı ve işinin ehli yardımcılarla çalışmasını telkin eden bir devlet adamıdır. Bu açıdan Sultan Alparslan’ın zaferlerinin arkasında sadece askerî güç değil, liyakat ve ilim sahibi bir insan sermayesinin de bulunduğunu her daim hatırlamalıyız.

    Nizamülmülk dinin aslında yalnızca bireylerin inanç ve vicdanlarının bir meselesi olmadığını, devletler ve topluluklar için bir güvenlik meselesi olduğunun farkındadır. Ünlü vezir Gazneli Mahmut’un, Irak seferi sonrası şöyle dediğini nakleder: “Boşalan görevlere Râfızî, Harici ve Bâtinîlerin can düşmanı olup, Türkler gibi Ehl-i sünnet olan Hanefî ve Şafiî mezhebinden Horâsân hâcegân ve mutasarrıflarını getirdim.” Devlet sırtını ehil ve güvenilir bir bürokrasiye dayamak zorundadır.

    Bu tercihin yalnızca dinî gerekçelerle alındığı sanılıyorsa hata edilir. Aslında bu tercih 11. yüzyıl bölgesel rekabet ve güç mücadelesinde devletlerin güvenlik refleksleriyle hareket etmelerinin doğal bir sonucudur. Çünkü Bâtınîlik ile olan mücadele yalnızca dinî ya da teolojik nedenlerle yapılmamaktadır. Zaten Bâtınîlik bir siyasi ve askerî tehdit olarak konumlandırılmıştır. Bunun en önemli nedeni Bâtınîliğin teolojik delillerinin, mevcut Sünni devletlerin egemenlik haklarına yönelik bir takım iddialar içermesidir. Ve kamusal otoriteyi yıkacak şekilde paralel bir toplum inşa etme kapasitesidir.

    Bâtınîlik dinî metinlerin zahiri manalarını kabul etmeyen, bu metinlerin gerçek anlamlarını ancak Allah ile ilişki kurabilen “Ma’sûm İmâm”ın yani özel ve seçilmiş bir kişinin bilebileceğini iddia eden bir kült topluluğudur. Zaten “Gizli olmak; bir şeyin iç yüzünü bilmek” anlamındaki batn veya butun kökünden hareketle bu isim verilmiştir. Bâtınîlik gerçeğin yalnızca seçkin kimselere verilebileceği anlayışına dayalı bir öğretiye sahiptir. Seçkincilik, Bâtınî yapıları tasavvufi mistik yapılardan ayıran en önemli unsurdur. Halkın içinde Hak ile beraber olmak, ilkesini benimseyen tasavvufi düşüncenin seçkinci olmadığı aşikârdır.

    Bâtınîliğe göre bilgi, öğrenilmiş, kişisel çabayla elde edilmiş, akli tefekkür yoluyla kazanılmış ya da içtihadi değildir. Bir tür ilham, aydınlanma ya da vehbi olarak elde edilmiş bir bilgidir. Bununla birlikte Bâtınîliğe göre bu bilgi sırdır ve adaylara derece derece verilir ve her derece için yeniden ahit yapılır; ahde vefa ise en önde gelen değerdir. Bâtınîlikte sırrı dışa vurma kâmillikten yoksun olma anlamına gelir. Bu yüzden Bâtınî öğretiler sırrı, sır tutmayı, hiyerarşik bilgiyi önemserler. Sırrın saklanması için gizliliği, sembolik bir dil kullanmayı, kelimelere yükledikleri çift anlamlılığı bir taktik olarak kullanırlar. Böylece gizli bir şekilde teşkilatlanmış örgütlerle kamusal düzen içinde kendilerine alternatif bir alan açarak merkezî otoriteye karşı siyasi-dinî bir propaganda yürütürler.

    Bu yüzden İslam tarihinde çıktıkları ilk andan itibaren, sayısız muhalif hareketi ve isyanı tetikleyerek merkezî otoriteye karşı gelmişlerdir. Belli bir gücü elde edinceye kadar gizli kalmayı tercih eden Bâtınîlik Horasan’dan Mağrib’e kadar birçok bölgede isyan çıkarmayı başarmıştır.

    Ayrıca Bâtınî hareketler legal görünümlü yapıların arkasına gizli organizasyonları gömmeyi başarırlar. Bu legal yapılar yardım, eğitim, dinî öğretim vb. sivil organizasyonlardan oluşur. Legal yapılar aslında legal olmayan, seçkin örgüt yapılarının toplumdaki otoritesini ve gücünü tahkim etmenin araçlarıdır. Ya da örgütün toplumun kılcal damarlarına kadar sızması için gerekli eleman temini bu legal yapılar aracılığıyla devşirilir. Bu legal yapıların arkasında ise Bâtınîliğin “İmam” ve “dâî-davetçi” dedikleri güçlü ve gizli organizasyonlar yer alır. Bunlar sır saklama, gizlenme, istihbarat toplama, eylem yapma konusunda eğitilmişlerdir. Bu yapıda bulunanların ayrılması asla kabul edilemez. Bu örgütün varlığı için de bir tehdit oluşturur.

    Bu nedenle Bâtınî örgütler aslında bilinen mistik yapılar, züht ve insanın kemalini sağlayan ahlaki cemaatler değil, toplumu Bâtınî liderlik aracılığıyla kurtuluşa eriştirmeye çalışan radikal yapılardır. Selçukluların bu yapılara karşı aldığı ilk temel önlem toplumda din öğretimini akli, makul ve test edilebilir öğretiler üzerinden yeniden inşa etmek olmuştur.

    Sultan Alparslan’ın veziri Nizamülmülk tarafından 1064–1066 tarihlerinde Bağdat’ta kurulan Nizamiyye Medresesi ve yine aynı tarihlerde Bağdat’ın Azamiyye Mahallesi’nde kurulan Ebu Hanife Medresesi ve külliyesi İslam dünyasında eğitimin bir sistem dâhilinde yürütülmesini sağlamıştır. Her ne kadar bu eğitim kurumları devlete hukukçu (Kadı-Müfti-İmam) yetiştirmek üzerine kurulmuş ise de daha sonraki yüzyıllarda hızla yaygınlaşarak öğrenciler için ders materyali niteliğinde kısa risalelerin yazılmasına yol açacaktır. Ayrıca bu kurumlarda yetişen âlimler Bâtınîliğin iç yüzünü ortaya çıkaran metinlerle bu mücadeleye entelektüel bir katkı sunacaklardır.

    Sultan Alparslan, Şii Bâtınîlik ile katı Hanbelilik arasındaki çekişmeye karşı hem güvenliği sağlamak hem de büyük bir devlet olmak için sırtını Sünniliğin ana yorumu olan Hanefiliğe ve Şafiliğe yaslamıştır. Toplumda Şafileri de dışlamadan sisteme katmayı başarmıştır. Unutmayın Anadolu'yu fetheden komutan Sultan Alparslan Hanefiliğin ve Şafiliğin kültür dünyasını kuran Azamiyye ve Nizamiyye medreselerini kuran büyük bir dehadır. Anadolu'yu bize açan sadece Alparslan'ın kılıcı değil bu medreselerin ilim ve irfan büyükleridir. Bâtınîliğe karşı yalnızca askerî önlemeler değil aynı zamanda Sünni merkezin yeniden inşasıyla mücadele edilmiştir. Bu merkez de dinin irfani ve makul yorumunu dışlamayan, tasavvuf, hukuk ve kelamı bir arada tutmayı başaran Hanefilik ve Şafilik olmuştur. Neden Malikilik yok denilebilir. O günkü şartlarda toplumsal bir ihtiyaç yoktur.

    Unutmayalım, ordular bize kapıları açar ama girdiğimiz kapıdan bin yıl çıkmamamızı sağlayan şey bilgiyi yönetme gücümüz ve kapasitemizdir. Sultan Alparslan Türk tarihinde orduları ve bilgiyi yönetmeyi başaran ilk komutan olarak anılmalıdır. Onun bıraktığı miras daha sonra oğlu Sultan Melikşah tarafından sahiplenilecek ve Osmanlıya tevarüs edecektir. Bağdat'tan kısa sürede Diyarbakır, Konya, Sivas ve Tokat-Niksar'a kadar medrese ağları Sultan Alpaslan’ın ilk tohumunu attığı Nizamiyye ve Azamiyye modeliyle gerçekleşmiştir. Kılıçla fethettiği topraklarda ilim ve kültürle kalabileceğini anlayan ender liderlerden biridir. Ruhu şad olsun…

    Bu köşe yazısı 31.08.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: