Arşiv

  • Eylül 2018 (10)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)
  • Kasım 2017 (20)
  • Ekim 2017 (23)

    Etiketler

    Aslında Y kuşağının işi daha zor

    Güven Sak, Dr.07 Eylül 2018 - Okunma Sayısı: 374

    Geçenlerde rahmetli Güngör Uras’tan ilham alarak, “Ayşe teyze bundan sonra ne yapsın?” diye sormuştum. Hemen cevabımı aldım, “Asıl gençler ne yapsın?” dedi mesaj atanlar. O günden beri kafamda evirip çeviriyorum. Doğrusu ya, Y kuşağının işi çok daha zor, Ayşe teyze ve Ali Rıza amca ile karşılaştırıldığında. 1980 ve sonrasında doğanlar var aklımda Y kuşağı derken. Şimdilerde 30’larının baharında olanlar bir nevi. Gelin bir çerçeve çizeyim.

    1980-2000 arası doğanlar, bugün memleket nüfusunun yüzde 30’undan fazlasını oluşturuyorlar. Türkiye’de medyan yaşın artık 31’e doğru yükseldiğine bakarak, 30’larının baharında olanların Türkleri temsil ettiğini de söyleyebilirim. Medyan ortanca olduğuna göre, nüfusumuzun yaş dağılımında daha yüksek ile daha düşük arasında ortada yer alıyor Y kuşağı. Şimdilerde ev kurma ve çocuk sahibi olma derdindeler. Bu da işlerini, katmerli zor hale getiriyor doğrusu. İş bulmak, iş kurmak ve ev sahibi olmak için zor bir sürecin başlangıcındayız. Neredeyiz? Churchill’in El Alameyn zaferinden sonra söylediklerini tekrarlayayım. “Bu bir son değildir. Bu sonun başlangıcı da değildir. Olsa olsa başlangıcın sonu olabilir.”. Bana kalırsa, başlangıcın sonuna yaklaştık. Sonra asıl süreç başlayacak.

    Bugün 30’larının baharında olanlar, esasen 2001 döviz krizinden sonra çalışma yaşamına girdiler. 2001 krizi sonrası alınan tedbirler, Türkiye’de devalüasyon deyimini literatürden kaldırdı. Ayşe teyze ve Ali Rıza amca paramız pul olduğunda, hemen “Bak işte hükümet devalüasyon yaptı.” derlerdi. Hâlbuki Türkiye 2001 sonrasında dalgalı kur rejimine geçti. Doların lira cinsinden fiyatı manasına gelen döviz kuru, piyasada serbestçe belirlenmeye başladı. İdari kararla parayı pul etme dönemi bitti. Paramızın piyasada “kendiliğinden”, milletin “güvensizlik oylaması” ile pul olması süreci başladı 2001’den sonra.

    Fark nerede? Şurada: Devalüasyonlar döneminde hükümetin iktisat politikası hataları ile paranın pul olması arasında gözle görülebilir, doğrudan bir ilişki vardı. Sonuçta paranın pul olduğu, bir idari kararla kabul edilir ve “lira deval yerdi”. Şimdi öyle değil. Bir nevi kimliği bilinmez bir piyasa heyulası gün be gün paramızı pul ediyor. Yöneticilerimiz bakıyor, lira eriyor. Kimse dönüp de “Yahu, senin işin böyle bakmak mı?” diye siyaseti doğrudan suçlamıyor. Onun yerine “O gün kim döviz alarak, vatana ihanet etti?” türünden bir geyik dönüyor ortada. Hâlbuki atalarımız ne güzel ifade etmiş “Dün yediğiniz hurmalar, bugün bir yerinizi tırmalar.” diye. Kötü makro yönetim, milleti kendi parasından uzaklaştırıyor. Geçtim Y kuşağını, ilköğretim bebeleri bile haftalıklarını dolara yatırmayı biliyor.

    Nedir? İdarenin iktisat politikası hataları ile liranın serencamı arasındaki illiyet bağı, serbest dalgalı kur rejimi ile birlikte artık zayıflamıştır.  Aslında hakikat değişmedi. İktisat politikası hataları olmasa, ekonomik zafiyetimiz olmasa lira, dolar karşısında böyle tir tir titremezdi. Ama fiil ile fail arasındaki illiyet bağı bu yeni sistem ile zayıfladı. Ortalık ondan manasız geyiklere kaldı. Halbuki bugün dolar 2001 ile kıyas kabul etmez bir biçimde fırladı. Bakınız yandaki grafik tam da serbest dalgalı kur dönemini gösteriyor. 2001’de hatırlarım çok daha fazla kızgındık. Y kuşağının öncüleri üniversite kapılarındaydı.

    Peki, Y kuşağı sakinlerinin işini neden daha zor görüyorum? Doğrusu aklımda üç neden var. Birincisi, 2001 yılındaki döviz krizinde hadise yalnızca kamu maliyesi ile ilgiliydi. Kamu maliyesindeki disiplinsizlik Türkiye’yi zora sokmuştu. Şimdi ise hadise, doğrudan doğruya şirketler kesiminin bilançoları ile alakalı. Özellikle bu yılın başından itibaren bakarsanız, şirket bilançolarının pasifindeki yabancı para cinsinden borçların lira karşılığı birden bire arttı. Hâlbuki şirketin varlıkları benzer biçimde yükselmedi. Ne oldu? Bilançoların dengesi bozuldu. Bugün tedavinin merkezinde bu şirket ve banka bilançolarını yeniden dengelemek olmalı. Daha oraya gelmediysek, bakın o da hatadır. Dün kamu menkul kıymetleri piyasasındaki ödeme güçlüğünü tedavi etmek, bugüne göre çok daha kolaydı. Şirketlerinki çok daha zor.

    İsterseniz yandaki ikinci grafiğe de bakabilirsiniz, burada şirket bilançolarındaki yabancı para cinsinden pozisyon açığının milli gelire oranı var. Buna göre,  yabancı para cinsinden pozisyon açığının milli gelire oranı 2013’te yüzde 20 civarındaymış. En son 2018’de yüzde 30’a kadar yükselmiş. Malum kur en çok bu yıl hızla sıçradı. Ama son günlerde bir dolar yedi lira civarına yükselince açık pozisyonunun milli gelir içindeki ağırlığı yüzde 40’a sıçradı. Bilançoların dengesi bozuldu dediğim bu işte. Şimdi Y kuşağındakiler yıllardır hatalı kararlarla biriktirdiğimiz bu riskleri temizlemenin bir yolunu bulacaklar. Ayrıca dünün hatalarının bedelini kitlesel işsizlik, giderek yükselen iki haneli enflasyon ve artan belirsizlik biçiminde ödeyecekler. Kur istikrarı bir an önce temin edilip, mıntıka temizliğine başlamazsak, katlanılacak bedel yalnızca daha fazla olacak. Bundan bir ay önce, “Canım bir şey olmaz, programı 15 Eylül’de açıklarız.” demenin bir bedeli olduğunu hep birlikte göreceğiz.

    İkinci olarak, 2001 yılında Ayşe teyze ve Ali Rıza amcanın karşılaştığı son büyük döviz krizinde, uluslararası finansal piyasalar asla bugünkü gibi değildi. Parasal genişlemeden parasal sıkılaştırmaya doğru geçmiyorduk. Uluslararası finansal piyasalarda fon akımları, böyle “eve dönüş” modunda değildi. Halbuki şimdi merkez ülkelerde yükselen getiri oranları, bir nevi eve dönüş borusu niteliğinde yatırımcılar için. O vakit likidite daha bir boldu. Şimdi ortada bir sıkışıklık var ve faizler yukarı doğru gidiyor. Tam bu nedenlerle 2001’de Türkiye ekonomisi hızla toparlandı. İç talep hızla canlandı. Ekonomi yeniden raya oturdu. Bu kez V-biçiminde değil, L-biçiminde bir toparlanma beklemek gerekiyor sanki.

    Ayrıca 2001’de bölgemizde böyle savaş havası da yoktu. Türkiye müttefikleri ile sorunlu ve kafası bu kadar karışık da değildi. Tam tersine, o dönemde, Amerikalılar, Avrupalıları Türkiye’nin dönüşümünde daha aktif bir rol oynamaları gerektiğine “ikna etmeye” çalışıyorlardı. Brüksel üzerine Vaşington’dan baskı geliyordu, Türkiye ile ilgili müspet bir rol oynaması için. Şimdi Vaşington’da, Türkiye lehine konuşacak bir Allah’ın kulunu bile bulmak mümkün değil, ne yazık ki. Ümitler bu kez Avrupalıların Amerikalıları Türkiye konusunda ikna etmesinde gibi duruyor. Bütün gözler o nedenle Merkel’de. Merkel ile yapılacak görüşmelerde, falan filan. Geçenlerde AB teknik yardım heyetlerinin yaptırım gücü ile IMF programlarının yaptırım gücü üzerine bir karşılaştırma vardı Bruegel’in web sitesinde. Bir ara anlatırım. Böyle bakınca, Y kuşağının işi daha zormuş gibi geliyor bana doğrusu. Hele 2001’de hazır işleyen bir bürokratik hiyerarşimiz varken, şimdi daha yenisinin oluşum halinde olduğunu da dikkate alırsanız, hadiseyi daha iyi anlarsınız.

    Bütün bunların üzerine gümüş bir tüy gibi Y kuşağının alışkanlıklarını da ekleyin, lütfen. Alışkanlıkları devam ettirmek kolay olmayacak. Artık yurt dışı tatil sıklığı süratle azalacak. Dışarıdan gelen her tür tüketim eşyası pahalılaşacak. Bunlara hayatımızın ayrılmaz parçası olan elektronik cihazları da ekleyin. Gerçi Çinliler köşede pek mutlu bekliyorlar ama ben Y kuşağı sakinlerinin uzun istikrar döneminde geliştirdikleri alışkanlıklarını olumsuz etkileyecek bu dönemi, pek sevmeyeceklerini düşünüyorum doğrusu.

    Bugüne kadar, Y kuşağı Türkiye’nin dışa açılmasının hep pozitif yanlarının tadına vardı, küreselleşmenin nimetlerinden faydalandı. Şimdi ilk kez küreselleşmenin külfetini üstlenmek zorunda kalacak. Bakalım nasıl olacak?

    Bu köşe yazısı 07.09.2018 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: