Arşiv

  • Kasım 2018 (6)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)

    Etiketler

    Suriye stratejisinin beş bileşeni -2-

    Nihat Ali Özcan, Dr.11 Eylül 2018 - Okunma Sayısı: 200

    Geçen yazıda Türkiye’nin Suriye stratejisinin beş bileşeninin olması gerektiğinden söz etmiştim. İdlib’in geleceği, PKK/PYD’nin konumu, ÖSO’nun istikbali, mülteciler ve yabancı teröristlerin nasıl temizleneceği.

    Yeni krizler üretme potansiyeline sahip İdlib daha yakından bakmayı hak ediyor. İdlib, hem Türkiye’nin Suriye stratejisinde yön değiştirici bir faktör hem de diğer aktörlerle ilişkilerinde belirleyici bir unsur. Stratejinin tüm bileşenlerinde hızlandırıcı, çeldirici etkiye de sahip. Örneğin, PKK’nın Suriye’deki kaderinden Özgür Suriye Ordusu’nun istikbaline, Türkiye-Rusya, Türkiye-İran, Türkiye-Avrupa ve Türkiye-ABD ilişkilerine kadar etkili olacaktır. Ayrıca, Rusya ve müttefiklerinin İdlib’de izleyeceği yol, sadece Türkiye’nin Suriye stratejisini belirlemekle kalmayacak, ABD’nin Suriye’deki varlığını da şekillendirecektir.      

    Bu gün Esad rejimi, İran ve Rusya’ya göre İdlib, Suriye sorununda aşılması gereken stratejik bir eşik. Yöntemin askeri olduğu konusunda hemfikirler. Nitekim üç ülkenin asker ve milisleri müşterek/birleşik askeri harekâtla “teröristlere” son darbeyi vurmaya giriştiler. ABD ve Türkiye ise, birbirlerinden bağımsız ve farklı gerekçelerle askeri operasyona karşı çıkmaktalar. Türkiye, mülteci dalgasından, orta vadede Özgür Suriye Ordusu/muhaliflerin dağılmasından, Esad’ın güçlenmesinden mutsuz. ABD ise, Rusya’nın doğu Akdeniz’de kalıcı olmasından, kısa sürede “cihatçılardan kurtulmasından”, İran ile iş birliğinden kaygılı. Ayrıca, İran’ın Suriye’de gücünü pekiştirmesi, İsrail’in güvenliğini tehdit etmesi, ambargoya meydan okuyan görüntüsü ve bölge politikalarında sağladığı “başarı da” ABD’yi mutsuz etmektedir.    

    Türkiye, İdlib’de ateşkes ilan edilmesini isterken, sorunun “müzakere yolu” ile yönetile-bileceğini/çözülebileceğini düşünmekteydi. Bu sayede radikallerin birçoğu “ılımlı” kampa geçmeye ikna edilebilir, kalan yabancı terörist savaşçılar için ise sınırlı askeri harekât düşünülebilirdi. Fakat Rusya, İran ve Esad bu önerinin bir sonraki aşamada işi uzatacağını, çeşitli sorunlar doğuracağını öngördüler. Müzakere demek, rejim ile muhaliflerin masada eşit konuma gelmesi, “egemenliği paylaşması”, uzun vadede ise güç kayması demek. Yine Esad ve müttefiklerine göre, İdlib’in coğrafi konumu, yapısı, nüfusu, mukimlerin ideolojik ve mezhebi kimlikleri, Türkiye’nin “değişebilir” politik tutumu, orta vadede rejim karşıtı, uzun süreli, bir gerilla savaşına imkân verebilir.

    Baştan sona güvensizlik içeren bu tablo, Esad ve müttefiklerinin askeri güç kullanmaktaki ısrarını açıklıyor. Onlara göre, muhaliflerin “her cinsi”, zaten “kaybedenler kulübünün” birer üyesi. Azalan askeri güçleri, kontrol ettikleri toprağın küçülen ölçeği, zayıflayan ideolojik ve hukuki meşruiyetleri, sorunlu ittifakları bunun göstergesi. Bu bağlamda muhaliflere temsil gücü tanımak, müzakere etmek, Türkiye’ye verilmiş bir taviz anlamın gelirdi. Önümüzdeki günlerde tarafların kararlılığını, seçtikleri yöntemlerin işe yarayıp yaramadığını, kırılganlıkları görebileceğiz.

    Bu köşe yazısı 11.09.2018 tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: