Arşiv

  • Aralık 2018 (5)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)

    Etiketler

    Mealci köktenciliğin çıkmazları

    Hilmi Demir, Dr.21 Eylül 2018 - Okunma Sayısı: 1343

    "Kur’ân size yetmiyor mu?" cümlesi hayatımda karşılaştığım en tehlikeli ve fitne kokan cümlelerden biridir. Haricîlerin Hazreti Ali’yi Kur’ân’a daveti kadar tehlikeli bir çağrıdır bu. Elbette Kur’ân tüm Müslümanlara ve insanlığa yeter. Ama sorun onu nasıl okuyacağımız ve anlayacağımız ile ilgilidir. Her metin gibi Kur’ân’da anlaşılmak, yorumlanmak,  hayata bir anlam ve değer katmak amacındadır. Allah insanlığa bir beşerî dil ile seslenmiştir. Bu yüzden Fahreddin Razi’nin dediği gibi o dilin özelliklerini bilmek, kelamın dizgelerindeki hitabın gramatik yapısını anlamak ve sözün kime, neden ve nasıl söylendiğini (Nüzul sebebi) kavramak ilahi kelamın anlaşılması için şarttır.

    Kur’ân’ın bize yetiyor olması, kitabın nasıl anlaşılması ve nasıl yorumlanması gerektiği meselesinin üstünü örtmemelidir. "Kur’ân bize yeter başka bir kaynağa ihtiyacımız yok" diyenler, bir metnin anlaşılması ve yorumlanması konusundaki tüm zemini de yok sayıyorlar. Bu yüzden "Kur’ân size yetmiyor mu?" diye soranlara "Evet yeter ama söyle bakalım sen, bu sana yeten ilahi kelamı nasıl yorumlayacağını düşünüyorsun?" demek lazım. Kelamı yorumlarken tarihi, geleneği ve kitabı sana getiren Hazreti Peygamber’in sünnetini yok sayarak anlamın sana vahyedildiğini mi iddia ediyorsun? Bir tabula rasa zihnin, (zihni boş levha gibi görerek) Kur’ân’ı nasıl yorumlayacağını düşünüyorsun?

    Mealcilerin en temel çelişkisi anlamak ile okumak, yorumlamak ile manasını bilmek eylemlerini birbirine karıştırmalarıdır. Bir metnin dilini anlamak, o metninin anlamını anlamak, yorumlamak değildir. Anayasa metnini elinize alın ve okuyun. Eminin Anayasayı Türkçe bilen herkes okuyabilir. Biraz eğitim almış vatandaşımız da Anayasa metnini anlar değil mi?  O hâlde anayasa metnini anlayan her vatandaşın avukatlık yapabileceğini iddia edebilir miyiz? Her Türkçe bilenin, anayasa metnini yorumlayabileceğini söyleyebilir miyiz? Bir metnin dil yönüyle anlaşılır olması ile metnin yorumlanması aynı değildir. Bir metni yorumlamak, hüküm çıkarmak, onun üzerine bir sistem inşa etmek özel ihtisas ister. İşte Kur’ân da böyle bir metindir...

    Mealciliğin en büyük zararı, eline Kur'ân alan herkesin kendini fakih, müfessir müftü, sanmasıdır. Kur’ân’ın "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" âyetini göz ardı etmeleridir. Bir metni okumakla, o metnin anlamını yorumlayan olunsaydı, herkes her metnin uzmanı olurdu. Oysa Kur’ân’ın anlaşılır olması, “onun bir kısmını anlamanın özel bir ihtisas gerektirdiğini” kavramayı da gerektirir. Kur’ân'ı okuyup, artık ben onun hakkında her sözü söyleyebilirim diyorsan, yazık ki sen onu hiç anlamamışsın, heva ve hevesine alet ediyorsundur. Kur’ân okumanın sana öğretmesi gereken ilk şey, ilim ve kalem erbabına hürmet ve mütevazılık olmalıdır. Geleneksel ulemanın yazdıkları tüm metinlerin sonunda “en doğrusunu kuşkusuz Allah bilir” ifadesi bu mütevazılığın bir emaresiydi. Oysa mealcilik sayesinde eline bir Kur’ân meali alan “Allah böyle diyor hoca!” diye herkese ayar vermeye kalkıyor.

    Ne yapalım, Kur’ân’ın Türkçe tefsirini okumayalım mı? Elbette okuyun, bunun aksini kim söyleyebilir. Fakat Kur’ân okurken bir müfessir, bir fakih, bir mütekellim olmadığımızı unutmayalım. Kur’ân herkese hitap eder her mümin Kur’ân’ın Türkçe tefsirini de okumalıdır. Ama okurken kendini sosyolog, hâkim, yargıç fakih, müfessir sanmamalıdır. Kur’ân’ın anlaşılır olması demek okuyan herkesin ondan öğüt alması, hayatına kılavuz yapmasının mümkün olması demektir. Yoksa Kur’ân’ı her okuyanın hüküm koyabileceği, fetva verebileceği bir metin olması demek değildir. Bunları diyen de Kur’ân’dır unutmayalım. “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.”; “Bunları, ancak ibret almasını bilenler anlar” ; “Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” gibi âyetler Kur’ân okuyucusuna ihtardır. Mealcilik her zaman yaptığı gibi Kur’ân’dan işine gelen âyetleri cımbızlayarak onun ilim ehline, ihtisas sahiplerine yaptığı işaretleri görmezden gelir.

    "Kur’ân bize yeter" diyen mealcilerin Kur’ân’ı açıklamak için ciltlerce kitap ve tefsir yazmaları da oldukça ironiktir. Sözde geçmiş ulemanın yorumlarıyla Kur’ân ile aramıza girdiklerini iddia edenler, "tefsir"ler yazarak, Batı düşüncesinden atıflar yaparak Kur’ân tefsirleri yazmaktan da geri durmazlar.

    Mealciler "Kur’ân bize yeter başka kaynağa ihtiyacımız yoktur" derken aslında başka bir şey diyorlar. Hazreti Peygamber’i ve onun örnekliğini reddediyorlar. Kur’ân’ın 23 yılda tarihin içinde, yaşanmış birçok tecrübeyle tamamlanan bir metin olduğunu göz ardı ediyorlar. Kur’ân bir gecede indirilmiş bir kitap değildir. Kur’ân’ı İncil’den ayıran en önemli şey, onun 23 yılda tedrici olarak tamamlanmış olmasıdır. Bu 23 yıl boyunca Hazreti Peygamber insanların içinde yaşamış, gelen vahyin nasıl anlaşılması ve nasıl uygulanması gerektiğini göstermiştir. Mealciler Hazreti Peygamber hiç yaşamamış ve yokmuş gibi davranıyorlar. Onlara göre Hazreti Peygamber vahiy geldi diyerek, vahyi elimize bırakıp, sonra içinde ne olup olmadığı ile ilgilenmeyen bir postacı gibidir. Oysa o, bir ömür boyunca Müslümanlara yol gösteren, onlara imamlık yapan, namaz kıldıran, fetva veren, vahyi tefsir eden ve gerektiğinde toplumuna liderlik yapan bir Peygamberdir. Bu açıdan mealcilerin tarih tezi tasfiyeci, katı köktenci bir tezdir. Deizmin "insanı yaratıp onunla ilgilenmeyen tanrısı" gibi, mealcilerin Peygamberi de, vahyi bırakıp bizi onunla baş başa bırakan bir peygamberdir âdeta. Bu nedenle mealcilik Kur’ân’ı Peygamberden daha iyi anladığı iddiası gibi oldukça saçma bir iddiayı da kendi içinde tazammum eder.

    Hazreti Peygamber’in aradan çıkarılması, sünnetin inkârı mealcilere Kur’ân’ı istedikleri gibi yorumlama imkânı verir! Böylece ilahi metin her türlü operasyona açık hâle gelir. Sünnet, tarih ve gelenek metnin anlamını koruyan ve bu anlamın güvenilirliğini sağlayan ana çerçevedir. Bu çerçevenin dışına çıkıldığında metne her türlü anlamın yüklenmesi mümkün hâle gelir. İlahi metin istedikleri gibi eğilip bükülebilir, istedikleri yorum Kur’ân adına meşru hâle getirilebilir. Mealcilerin Kur’ân’ın anlaşılması için bir engel olarak gördükleri Hadis ve Tefsir geleneği aslında Kur’ân’ı kendi adlarına konuşturmaları için kurtulmaları gereken bir yüktür! Bu yükten kurtulduğunuz zaman Kur’ân metinlerinin nasıl aşırı yorumlara doğru savrulacağını DEAŞ bize göstermiştir. DEAŞ’ın Kur’ân ve Hadis metinlerini tarihsel bağlamdan ve gelenekten bağımsız okuyuşunun şiddetini meşrulaştırmada nasıl ona yardım ettiğini unutmayalım. Bu nedenle bir metnin tarihsel bağlam (nüzul) ve gelenekten bağımsız olarak okunması, özgürlük kadar şiddete varan aşırılığa da yol açacak tehlikeli bir süreçtir.

    Ahzab suresinin 21. âyetinde, tüm insanlığa güzel bir örnek (usvetün hasene) olarak takdim edilen Hazreti Peygamber’in hayatı ve öğretileri Müslümanlara bir "rol model" olarak sunulmaktadır. Mealcilerin gençlerimizin elinden aldığı bu rol model,  yaşayan, acı çeken, seven, üzülen,  kendi aşını ümmeti ile paylaşan, babalık, kocalık yapan, haksızlık ve adaletsizliğe tahammül göstermeyen bir Peygamberin anlaşılmasını ve tanınmasını imkânsız kılıyor. Vahyin anlaşılması için bile kendisine ihtiyaç duyulmayan bir Peygamberi tanımak niçin merak edilsin ki? Sünnetsiz dindarlık, Peygambersiz İslam sonuçta gençlerimizi sabah akşam meallerde sırlar, gizler keşfeden birer "falcı"ya ya da DEAŞ gibi ideolojilere kapı açan radikal teröristlere döndürüyor!..

    Yapılan araştırmalar son zamanlarda yüzeysel din bilgisinin(*), kutsal metinlerle sözde bir yorumcu aracılığıyla muhatap olmanın özellikle gençleri daha hızlı radikalleştirdiğini gösteriyor. Dinin derin metafizik boyutunu keşfeden, deruni, içsel yolculuğunu gerçekleştiren, irfani ve hikemi bilgiden nasibini almış bireyler ise radikalleşmeye karşı daha dirençliler. Dinî bilginin öğretim yöntemi ve temsili konusunda ciddi bir krizle karşı karşıya olduğumuz muhakkak. Mealciliğin yaygınlık kazanması ve gençler hatta din eğitimi gören bireylerde bile karşılık bulması da hep böyle kriz zamanlarına denk gelmiştir. 1980 darbesi ve sonrasında Türkiye’de ortaya çıkan mealcilik bugün de FETÖ travması sonrası dinin anlatılma ve yaşanmasındaki temsil krizden faydalanmaktadır.

    Din ve Tanrı inancının yokluğu metafizik bir boşluk oluşturur.  Varoluşsal bir kimlik krizini aşmak çok zordur. Bu yüzden modern insan ve özellikle Türk insanı ateizmden daha çok geleneğe ve kendisine anlatılan dindarlığa karşı bir protest tavrı daha kolay benimser. Mealcilik tam da bu protest tavırdan beslenir. Gelenekteki anlatıların bağlamından koparılarak sunulması, karikatürize edilmiş fetvacılar, dini tartışmaların magazinleşmesi, yeni neslin anlam arayışıyla uyuşmaz din dili gibi birçok olumsuz örnek gençleri mealciliğe doğru itmektedir. Mealcilik ise, köksüz, tarihsel bilinçten yoksun, gelenekle bağını kuramamış bir slogan dindarlığına zemin hazırlar. Her ikisinin de gelip dayanacağı yer modern bir köktenciliktir.

    Hadis metinlerinin mealci metodolojide olduğu gibi okunması Hazreti Peygamber’in kime, nerede, neden söylediğine (hadislerin vürûd sebebine) bakılmaksızın kullanılması başka bir mealcilik türüdür. Hazreti Mevlâna’nın dediği gibi surette değil sirette Hazreti Peygamber’e benzemek çok daha önemlidir.  Toplumda dinî alanda yaşanan savrulma ve krizleri aşmanın yolu, makul, irfani ve hikemi bilgi ile bağını sürdüren, temsilde gençlere örnek, rol modelleri oluşturmaktır. Hazreti Peygamber “Müminlerin iman bakımından en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanlarıdır” buyurur. Hazreti Peygamber’i anlamaya, esvaptan (giyim, kuşam) değil de ahlak kapısından başlamaya ne dersiniz?..

    (*) https://www.theguardian.com/news/2017/apr/13/who-are-the-new-jihadis

    Bu köşe yazısı 21.09.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: