TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.
© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.
Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara
Telefon: +90 312 292 5500Fax: +90 312 292 5555
tepav@tepav.org.tr / tepav.org.trTEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler, uzun yıllar boyunca tarihsel mirasın ağırlığı, çözümsüz çatışmalar ve bölgesel rekabetler nedeniyle son derece sınırlı bir çerçevede kaldı. Ancak Güney Kafkasya’da son birkaç yılda yaşanan gelişmeler, bu kronik çıkmazın artık aşılabileceğine ilişkin beklentileri güçlendirmekte. Şubat 2026’da kaleme aldığım yazımda bu süreci bir “fırsat penceresi” olarak değerlendirmiştim. Bugün ise aradan geçen kısa sürede atılan somut adımlar, bu pencerenin yalnızca açık kalmadığını, giderek genişlediğini göstermekte.
Bu değişimin temelindeki kırılma noktası, Azerbaycan’ın 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nda elde ettiği zafer ve 2023 sonrasında bölgede ortaya çıkan yeni güç dengesi oldu. Eski statükonun ortadan kalkması, Güney Kafkasya’nın donmuş çatışmalar üzerinden değil, egemenlik, karşılıklı tanıma, ekonomik bağlantısallık ve bölgesel iş birliği üzerinden yeniden düşünülmesine olanak sağladı.
Ardından gelen diplomatik süreç de bu yeni gerçekliği pekiştirdi. Azerbaycan ile Ermenistan arasında 8 Ağustos 2025’te Washington’da varılan mutabakat ve barış anlaşması metninin parafe edilmesi; tarafların birbirlerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tanıması, toprak iddialarından vazgeçmesi ve güç kullanmama ilkesi üzerinde anlaşması bakımından tarihî önemdeydi. Barışın kurumsallaşması için hâlâ atılması gereken adımlar bulunmakla birlikte, Güney Kafkasya’nın siyasal mimarisinin çatışmadan iş birliğine doğru evrilmesi açısından önemli bir eşik aşılmış oldu.
Türkiye–Ermenistan normalleşmesi de artık yalnızca diplomatik temaslardan oluşan bir süreç değil. 2022’de özel temsilciler aracılığıyla ve ön koşulsuz normalleşme hedefiyle başlayan görüşmeler, başlangıçta doğal olarak ihtiyatlı ilerledi. Temmuz 2024’te Alican/Margara sınır kapısında gerçekleştirilen görüşme, doğrudan hava bağlantılarının geliştirilmesi, diplomatik ve hizmet pasaportu sahipleri için vize işlemlerinin kolaylaştırılması ve çeşitli güven artırıcı önlemler sürecin altyapısını oluşturdu.
2026 yılı ise sürecin niteliğinin değişmeye başladığı yıl oldu. Bunun en önemli göstergelerinden biri ticaret alanında ortaya çıktı. Türkiye, 11 Mayıs 2026 itibarıyla Ermenistan ile doğrudan ticaretin başlaması için gerekli bürokratik hazırlıkların tamamlandığını açıkladı. Yeni düzenlemeyle, üçüncü ülkeler üzerinden taşınsa dahi malların nihai varış veya çıkış noktası olarak doğrudan “Türkiye/Ermenistan” gösterilebilmesinin önü açıldı. Erivan da Türkiye’nin ikili ticaret üzerindeki kısıtlamaları kaldırmasını memnuniyetle karşıladı ve bunun sınırın açılmasıyla diplomatik ilişkilerin kurulmasına doğru ilerlemesi gerektiğini açıkça belirtti.
Bu gelişmenin önemi küçümsenmemeli. Çünkü ekonomik normalleşme, siyasi normalleşmenin hem sonucu hem de güvencesi. Ticaret yapan, birlikte yatırım yapan, ulaştırma hatlarını kullanan ve karşılıklı ekonomik çıkar üreten toplumların krizlere geri dönme maliyeti yükselir. Dolayısıyla ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir güven artırıcı önlem olarak görmek gerekir.
Benzer şekilde, demiryolu bağlantısında da söylemden uygulamaya geçişin işaretleri görülüyor. Türkiye ve Ermenistan’ın oluşturduğu ortak çalışma grubu, 28 Nisan 2026’da Kars’ta bir araya gelerek Kars–Gümrü demiryolunun rehabilitasyonu ve yeniden işletmeye alınmasını ele aldı. Tarafların, hattın bölgesel ulaştırma bağlantılarının geliştirilmesi bakımından mümkün olan en kısa sürede faaliyete geçirilmesinin önemini ortak biçimde vurgulamaları başlı başına dikkat çekici. Kars–Gümrü hattının yeniden açılması, sadece Türkiye ile Ermenistan arasında bir tren bağlantısı kurulması anlamına gelmiyor. Bu hat, daha geniş perspektiften bakıldığında Anadolu’yu Güney Kafkasya’ya ve buradan Orta Asya’ya bağlayan yeni ulaştırma ağının önemli bir unsuru. Azerbaycan ile Ermenistan arasında ulaşım hatlarının açılmasına ilişkin mutabakatlarla birlikte değerlendirildiğinde, Güney Kafkasya’nın bir çatışma coğrafyasından transit ve ticaret coğrafyasına dönüşmesi artık geçmişe göre çok daha gerçekçi bir olasılık.
Bu noktada, Haziran 2026’da Ermenistan’da yapılan parlamento seçimlerinin sonucu ayrıca önem taşımakta. Başbakan Nikol Paşinyan’ın Sivil Sözleşme Partisi seçimleri yaklaşık yüzde 50 oyla birinci tamamlayarak iktidarını korudu. Seçimlerin önemi yalnızca Paşinyan’ın görevine devam etmesi değil elbette. Daha önemlisi, Ermeni seçmeninin Karabağ sonrasındaki güç koşullara rağmen Paşinyan’ın Azerbaycan ile barış, Türkiye ile normalleşme ve Ermenistan’ın bölgesel izolasyondan çıkarılması yönündeki politikasına yeniden güçlü bir siyasi yetki vermiş olması.
Bu sonuç Paşinyan açısından önemli bir hareket alanı yaratıyor. Seçim öncesinde Azerbaycan ve Türkiye ile atılacak her adımın iç siyasette yaratacağı maliyeti hesaplamak zorunda olan Ermeni hükümeti, artık yenilenmiş bir demokratik meşruiyetle hareket edebilir. Muhalefet ve diasporanın malum kesimlerinden gelecek itirazlar elbette ortadan kalkmış değil. Kaldı ki anayasa tartışmaları da devam ediyor. Ancak seçimlerin geride kalmış olması, Paşinyan’ın özellikle Azerbaycan ile barışın kurumsallaştırılması ve Türkiye ile normalleşmenin ileri aşamalara taşınması konusunda daha rahat karar alabilmesini mümkün kılıyor.
Tam da bu nedenle, bundan sonraki mantıklı adım Türkiye–Ermenistan kara sınırının açılmasıdır. Bugüne kadar sınırın açılmasını engelleyen güvenlik ve siyasi koşulların önemli bölümü değişti. Karabağ’daki eski statüko sona erdi; Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış anlaşmasının esasları üzerinde mutabakata varıldı, Türkiye ile Ermenistan arasında düzenli siyasi diyalog kuruldu, doğrudan hava ulaşımı sağlandı, ticaretin önündeki engeller kaldırılmaya başlandı ve demiryolunun yeniden işletilmesi için iki ülkenin teknik heyetleri ortak çalışma yürütür hâle geldi. Bu yeni gerçeklik içerisinde kara sınırının kapalı tutulması, giderek geçmiş dönemin şartlarını yansıtan bir uygulama görünümü kazanıyor. Sınırın açılması, her şeyden önce normalleşme sürecinin mantıksal devamı olacak. Alican/Margara kapısının önce üçüncü ülke vatandaşları ve diplomatik pasaport sahipleri için, ardından mümkün olan en kısa sürede iki ülke vatandaşlarının ve ticari yüklerin karşılıklı geçişine açılması düşünülebilir. Kademeli bir model tercih edilecekse dahi hedefin tam normalleşme olduğu açık biçimde ortaya konulmalı.
Böyle bir adımın ekonomik etkileri özellikle Türkiye’nin doğu illeri ve Ermenistan’ın batı bölgeleri açısından hissedilecektir. Kars, Iğdır ve çevre iller için yeni ticaret, lojistik, turizm ve hizmet sektörü imkânları doğarken Ermenistan açısından Türkiye üzerinden Akdeniz ve Avrupa pazarlarına erişimin kolaylaşması, çok daha geniş ekonomik sonuçlar yaratabilir. Gümrü ile Kars arasındaki ekonomik ve sosyal etkileşimin yeniden kurulması, bugün ekonomik bakımdan çevrede kalan iki sınır bölgesini yeniden birer bağlantı merkezine dönüştürebilir. Turizm ve toplumlararası temas da en az ticaret kadar önemlidir. Türkiye’de bulunan Ermeni tarihî ve kültürel mirasa Ermenistan’dan erişimin kolaylaşması, aynı şekilde Türk vatandaşlarının Ermenistan’ı çok daha rahat ziyaret edebilmesi, iki toplum arasındaki psikolojik mesafenin azalmasına katkıda bulunur. Ani gibi ortak tarihî coğrafyanın sembolik merkezleri bu bakımdan yalnızca geçmişin tartışmalarını değil, geleceğin iş birliği imkânlarını da temsil edebilir.
Elbette bütün sorunların çözüldüğünü düşünmek gerçekçi değil. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barışın nihai biçimde kurumsallaştırılması, Ermenistan’daki anayasal tartışmalar, ulaştırma güzergâhlarının hangi hukuki ve siyasi çerçevede işletileceği, İran’ın bölgesel bağlantısallık projelerine ilişkin hassasiyetleri ve Rusya’nın Güney Kafkasya’daki değişen rolü önemini korumakta. Ancak bunlar normalleşmeyi ertelemek için gerekçe değil; tam tersine, normalleşmenin yaratacağı karşılıklı bağımlılığı güçlendirmeyi daha da önemli kılan unsurlar olarak görülmeli.
Türkiye açısından da izlenen politikanın şimdiye kadarki sonuçları olumlu değerlendirilebilir. Ankara, Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesini Azerbaycan’ın güvenlik kaygılarını göz ardı ederek yürütmek yerine, Bakü–Erivan barış süreciyle eşgüdümlü biçimde ilerletmeyi tercih etti. Bu yaklaşım başlangıçta süreci yavaşlatmış görünse de bugün gelinen noktada Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının Azerbaycan açısından bir tehdit değil, bölgesel barış mimarisinin tamamlayıcı unsuru hâline gelmesine olanak sağlıyor. Şimdi bu stratejik sabrın somut sonuçlarla tamamlanması gerekiyor.
Doğrudan ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, Kars-Gümrü demiryolunun yeniden faaliyete geçirilmesine yönelik ortak çalışmalar, hava ulaşımının gelişmesi, vize kolaylıkları ve diplomatik temasların süreklilik kazanması aynı yönde ilerleyen bir sürecin parçaları. Azerbaycan ile Ermenistan arasında barışın temel ilkelerinin kabul edilmiş olması da bu daha geniş bölgesel dönüşümün zeminini güçlendirmekte. Dolayısıyla artık soru, Türkiye ile Ermenistan arasındaki kara sınırının açılıp açılmaması değil, bunun hangi takvim ve yöntemle gerçekleştirileceğidir. Kaldı ki, Paşinyan’ın seçimlerden yenilenmiş bir siyasi meşruiyetle çıkması bu bakımdan kaçırılmaması gereken bir fırsat yarattı. Erivan yönetiminin önünde, seçim öncesinin siyasal baskılarından nispeten bağımsız hareket edebileceği yeni bir dönem bulunmakta. Ankara açısından ise sınırın açılması, Azerbaycan ile stratejik ilişkilerinden vazgeçmek anlamına gelmeyeceği gibi, tam tersine Bakü-Erivan barışının ekonomik ve toplumsal temellerini güçlendirmesi mümkün.
Güney Kafkasya’nın ihtiyacı olan kalıcı barışın yalnızca imzalanan anlaşmalarla sürdürülmesi mümkün gözükmüyor. Barışın trenlere, kamyonlara, sınır kapılarına, ticarete, turizme ve insanlar arasındaki gündelik ilişkilere dönüşmesi gerekir. Siyasi uzlaşmanın kalıcı olabilmesi, ekonomik ve toplumsal bir altyapıya kavuşmasına bağlıdır. Bu çerçevede, Kars-Gümrü demiryolunun mümkün olan en kısa zamanda işletmeye alınması ve Türkiye-Ermenistan kara sınırının karşılıklı geçişlere açılması artık atılması gereken somut adımlar. Bunları diplomatik ilişkilerin tam olarak kurulması ve ekonomik entegrasyonu kolaylaştıracak yeni düzenlemeler izleyebilir. Bölge hâlâ risklerden arınmış değil; fakat uzun yıllardan sonra ilk kez siyasi irade, güvenlik koşulları, ekonomik çıkarlar ve bölgesel bağlantısallık ihtiyacı aynı yönde hareket etmekte.
Bu fırsatın kalıcı bir bölgesel düzene dönüşmesi için şimdi yapılması gereken, normalleşmenin en görünür ve anlamlı adımını teşkil eden sınırların, artık açılmasıdır.