TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.
© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.
Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara
Telefon: +90 312 292 5500Fax: +90 312 292 5555
tepav@tepav.org.tr / tepav.org.trTEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.

Balkanlar 2025 yılı sonu itibarıyla bir kez daha Avrupa’nın en hassas bölgelerinden biri olarak öne çıkmakta. Bölge bugün ne topyekûn bir kriz içinde ne de kalıcı bir istikrara kavuşmuş durumda. Aksine, Balkanlar “kontrollü ama kalıcı bir kırılganlık” haliyle yoluna devam ediyor. Bu kırılganlık, ani çatışmalardan çok; uzayan siyasi tıkanmalar, ekonomik zayıflıklar ve büyük güç rekabetinin yarattığı baskılar üzerinden şekillenmekte.
Bosna-Hersek’te devlet kurumlarının işleyişini zorlayan gelişmeler, Kosova- Sırbistan hattında çözümsüzlüğün sürmesi ve Sırbistan’da aylardır devam eden hükümet karşıtı protestolar, bölgedeki istikrarsızlığın temel başlıklarını oluşturmakta. Bu sorunlar tek tek ele alındığında yönetilebilir görünse de bir araya geldiklerinde Balkanlar’ı yeniden Avrupa güvenliği açısından riskli bir coğrafya hâline getiriyor.
Balkanlar’daki sorunlar yalnızca siyasi değil; belki de daha önemlisi, derin bir ekonomik boyut taşıyor. Bölge ülkeleri uzun süredir yoğun göç veriyor. Genç ve kalifiye nüfusun Avrupa’ya yönelmesi, devlet kapasitesini zayıflatıyor. Altyapı eksiklikleri, enerji bağımlılığı ve sınırlı üretim kapasitesi, ekonomik kırılganlığı da artırıyor.
Ukrayna savaşı bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. Enerji ve gıda fiyatlarındaki artış, Balkan toplumlarında sosyal baskıyı artırırken, ekonomik sorunların aynı zamanda birer güvenlik riski hâline gelmesine yol açmakta. Bu bağlamda Balkanlar’da ekonomi artık sadece kalkınma meselesi değil; doğrudan istikrar ve güvenlik meselesi olarak görülmeli.
Nitekim Ukrayna savaşı sonrası Balkanların Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden merkezine yerleştiğini görmekteyiz. Avrupa Birliği, gelişmeler karşısında bölgeye yönelik genişleme söylemini canlandırarak 6 milyar avroluk bir ekonomik paket açıkladı. Ancak buradaki sorun, siyasi istikrar ve reform iradesi olmayan ülkelerde bu tür paketlerin dönüştürücü etkisinin sınırlı kalmasında yatıyor.
Öte yandan ABD’nin Balkanlar’da daha sınırlı ve yerel aktörleri önceleyen bir çizgiye yönelmesi, Avrupa’nın sorumluluğunu artırıyor. Rusya ise doğrudan müdahaleden ziyade toplumsal ve siyasi fay hatlarını kullanarak etki alanını korumaya çalışıyor. Tüm bu tablo, Balkanlar’ın büyük güçler arasında sessiz ama etkili bir rekabet alanı olmaya devam ettiğini gösteriyor.
Tam da bu noktada Türkiye’nin Balkanlardaki rolü öne çıkıyor. Türkiye, bölgede güvenlik, ekonomi ve diplomasiyi aynı anda kullanabilen ender aktörlerden biri. Kosova’daki NATO gücünün komutasının yeniden ülkemiz tarafından üstlenilmesi, Ankara’nın sahadaki dengeleyici rolünü güçlendirdi. Bu askeri varlık, yalnızca güvenlik sağlamıyor; aynı zamanda çatışmanın önüne geçen bir caydırıcılık işlevi görüyor.
Ekonomik alanda Türkiye’nin Balkanlardaki varlığı da dikkat çekici. Bölgeye yapılan yaklaşık 20 milyar dolarlık yatırım ve 35 milyar doları bulan ticaret hacmi, Türkiye’yi Balkan ülkeleri açısından somut yarar üreten bir ortak hâline getirmekte. Türk şirketlerinin bankacılıktan altyapıya, enerjiden perakendeye uzanan yatırımları, yalnızca ekonomik değil, toplumsal istikrar da üretmekte.
Diplomatik düzlemde ise Türkiye’nin öncülük ettiği yeni bölgesel diyalog girişimleri, Balkanlar’da sorunların dış müdahaleler yerine bölge içi mekanizmalarla ele alınabileceğini gösteriyor.
Türkiye’nin bölgeye bakışı, diğer birçok aktörden ayrışıyor. Ankara, Balkanları daraltılmış “Batı Balkanlar” etiketleriyle değil; tarihsel, kültürel ve coğrafi bir bütünlük içinde ele alıyor. Bu yaklaşımın temelinde de basit ama kritik bir ilke var: Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler. Bu anlamda “kriz çözen” değil, “krizin çatışmaya dönüşmesini engelleyen” aktör olmayı sürdürüyor. Bugüne kadar izlenen çok boyutlu politika, ülkemize bu rolü oynama olanağını da sağlıyor.
Gerçekçi olmak gerekirse, Balkanlar kısa vadede tam anlamıyla istikrara olası görünmüyor. Ancak bu, bölgenin kaçınılmaz olarak krize sürükleneceği anlamına da gelmiyor. Mevcut güvenlik mekanizmaları yetersiz gibi görülse de izlenen dengeli diplomasi sayesinde krizler şimdilik kontrol altında tutulmakta.
Balkanlar’ın geleceği belirsizliğini korurken, Türkiye’nin bölgedeki dengeli ve kapsayıcı yaklaşımı, yalnızca Balkanlar için değil, Avrupa güvenliği açısından da önemli bir istikrar unsuru olmaya devam etmekte.