TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.
© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.
Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara
Telefon: +90 312 292 5500Fax: +90 312 292 5555
tepav@tepav.org.tr / tepav.org.trTEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.

16 Ocak 2026’da ABD Başkanı Donald Trump’ın, “Gazze için Barış Kurulu”nun kurucu başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği ve Türkiye’yi kurucu üye olmaya davet ettiği mektup ilk bakışta yeni bir diplomatik hamle gibi görünüyor. Oysa bu gelişme, Washington’un Ortadoğu’da aşina olduğumuz eski bir refleksini hatırlatıyor: Türkiye-ABD-İsrail üçlü mekanizmasını.
Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin jeopolitik öneminin zayıfladığı iddialarına karşın Türkiye ile İsrail bölgede “demokratik ve laik” değerlere sahip iki ülke olarak yakınlaştırılmış; bu yakınlaşma ABD’nin bölgeyi güvenlik ekseninde dengeleme arzusunun pratikte hayata geçirilmeye çalışılan yüzü olarak ortaya çıkmıştı.
1998’de, dönemin İsrail Başbakanı Netanyahu yaptığı bir açıklamayla bu ilişkinin “güvenliği öncelediğini”, “terörle mücadele” ve “fanatik rejimlerin konvansiyonel olmayan silahlara erişimini engelleme” gibi başlıkları öne çıkardığını anlatıyordu. Türkiye tarafı ise bu ilişkinin Arap Müslüman ülkelere karşı bir askeri ittifak olmadığını, daha çok çıkar ve istikrar arayışı olduğunu vurguluyordu.(Paul Taylor, “Israel, Turkey, Jordan Axis Stirs Debate: Some See Partnership as a Military Threat, Others as an Alliance for Promoting Peace,” Reuters/Pittsburgh Post-Gazette, 25 Ekim 1998.)
Aba altından gösterilen sopa
O dönemin ortak paydası, “değerler” kadar “düzen” fikriydi; benzer devlet aklı, benzer güvenlik okuması ve ABD’nin bölgede tek kutuplu gücünü tahkim etme isteğiydi. Her ne kadar o günden bugüne köprünün altından çok sular akmış olsa da Amerika’nın bugün de bu meseleye bakışında o dönemi andıran yaklaşımlar var.
Bu mekanizmanın devreye sokulduğu süreçten bu yana her iki taraf da demokratik ve laik kimliklerinden uzaklaştı. Güvenlik parametresinde ise değişen daha az şey var. En önemlisi de Amerika, bu iki ülkenin doğrudan bir çatışmaya kalkışma olasılığını dahi gündeme getirmekten imtina ediyor.
Trump, yeni yıl öncesi Mar-a-Lago’daki malikanesinde Netanyahu’yla bir araya geldikten sonra iki lider ortak bir basın toplantısı düzenlemişti. İsrail ve Türkiye arasında olası bir çatışma riski sorulduğunda Trump, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı çok iyi tanıyorum ve hepinizin bildiği gibi çok iyi bir dostum. Ona saygı duyuyorum. Bibi (Netanyahu) de ona saygı duyuyor ve bir sorun yaşamayacaklar” demişti.
Bir başka deyişle, Trump, Amerikan başkanı sıfatıyla her iki taraftan beklentisini net bir şekilde belirtmiş ve deyim yerindeyse aba altından sopa göstermişti.
Trump’ın ateşkese katkısı
Trump’ın ikinci dönem dış politikası her ne kadar kaotik ve agresif bir görünüm sergilese de Gazze’de –mutlak olmasa da– bir ateşkesin sağlanmasına katkı sunması göz ardı edilemeyecek bir başarıydı.
Selefi Joe Biden döneminde, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırının ardından Netanyahu’ya adeta “açık çek” verilmesiyle başlayan yoğun bombardıman süreci, iki yılı aşkın bir süre sonra ancak bu şekilde yatıştırılabildi. Gazze’de yaşananlar, zaten kronik çözümsüzlüğe mahkûm İsrail-Filistin meselesini daha da kilitlerken Trump en azından pragmatik bir yaklaşımla sivil ölümlerin önemli oranda azalmasını sağladı. Bunu yaparken Biden’ın Netanyahu üzerinde kuramadığı siyasi baskıyı devreye soktu.
Nitekim ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff, 15 Ocak Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Trump’ın “Gazze çatışmasını bitirmeye dönük 20 maddelik planı” kapsamında “ikinci fazın” resmen başlatıldığını duyurdu. Witkoff, ikinci aşamayı “ateşkesten silahsızlandırmaya geçiş” hedefiyle tanımladı.
Ateşkesin “ikinci faz” gündeminin merkezinde Hamas’ın silah bırakmaya ne kadar istekli olacağı sorusu duruyor; yani mesele yalnızca çatışmayı durdurmak değil, Gazze’yi kalıcı biçimde Hamas’tan arındırmak.
Trump, Gazze için ortaya koyduğu ve BM Güvenlik Konseyi kararına da dayandırarak ortaya çıkardığı bu sürece eş zamanlı olarak Müslüman Kardeşler’in bazı kollarının terör listesine alındığını da duyurdu.
Bu noktada, sürecin yalnızca siyasi bir çağrıdan ibaret olmadığını gösteren bir başka unsur da devreye giriyor: 20 maddelik planın ilk fazının (ateşkes, çekilme hatları ve insani yardım başlıklarıyla) uluslararası bir çerçeveye oturtulması; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de bu çerçeveyi kabul eden bir kararla süreçte rol alması. “Barış Kurulu” ya da “Board of Peace” fikri de tam bu aşamada ikinci fazın kurumsal ve yönetişim ayağı olarak öne çıkıyor.
“Barış Kurulu” fikrinin pratik karşılığı ne?
Trump şimdi de Türkiye ve Katar’ı masaya alarak Hamas dosyasını “yönetilebilir” kılmaya çalışıyor. İşte burada “Barış Kurulu” fikrinin pratik karşılığı belirginleşiyor; ikinci fazın, İsrail askerlerinin Gazze’den çekilmesi, Gazze’yi yönetmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşacak geçici bir sivil yapının kurulması, uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılması ve yeniden inşa başlıklarını içeren daha geniş bir paketle birlikte tartışıldığı görülüyor.
Böylece, ABD’nin koşulsuz desteğine sahip olduğunu düşünen İsrail hiç beklemediği bir tabloyla karşılaşmış oldu. Bu durum ABD’nin, İsrail’in güvenliğini ikinci plana ittiği anlamına kesinlikle gelmemekle birlikte Trump, Netanyahu’ya bu meselenin nasıl çözüleceğine dair kendi planının olduğunu ve herkesin bu planın gereklerini yerine getirmesini beklediğini açık bir şekilde hissettirdi.
Trump ve Netanyahu arasında bu anlaşmazlıktan ötürü bir kriz yaşandığı ortada. Ancak Netanyahu bu krizi daha da uzatmadan 21 Ocak’ta, “Barış Kurulu”na “kurucu üye” olarak katılacağını duyurdu. Erdoğan, Trump’ın “Barış Kurulu”na “kurucu üye” olunmasına yönelik davetine şimdilik sessiz kalmayı tercih ederek öncelikle Netanyahu’nun pozisyonunu görmek istemiş olabilir. Ancak Erdoğan’ın bu daveti reddetmesini beklemek doğru bir yaklaşım olmaz.
Trump’ın Erdoğan’a ısrarla ve her bir vesileyle “dostum” diye hitap etmesi, Türkiye’ye alan açtığı anlamına gelmiyor; daha çok, Türkiye’yi kendi kurduğu düzenin içine çektiği anlamına geliyor.
Daha açık bir ifadeyle Trump, Netanyahu ve Erdoğan’a çizdiği sınırlarla Türkiye ve İsrail’i ABD’nin Ortadoğu planında aynı eksende hizalıyor.
İsrail sürece nasıl yaklaşıyor?
İsrail Başbakanlık Ofisi, kurulun yapısının İsrail politikasına aykırı olduğunu ve kendileriyle koordinasyon kurulmadan açıklandığını duyururken Netanyahu da Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’dan konuyu ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya taşımasını istedi.
İsrail iç siyasetinde ise tepkiler sertleşti.
Muhalefet lideri ve eski Başbakan Yair Lapid, Türkiye ve Katar’ın kurula dahil edilmesini Netanyahu hükümetinin “tam bir diplomatik başarısızlığı” olarak niteledi ve “Eğer Mısır çözümünü ABD ve dünyayla ilerletmezseniz sonunda Gazze de Türkiye ve Katar olur” ifadeleriyle tepkisini ortaya koydu.
Eski Başbakan Naftali Bennett daha ileri giderek “Erdoğan ve iğrenç Katar, Hamas’ın en hevesli yardımcıları, Gazze’yi yönetmeleri için adeta ön kapıdan içeri alınıyor” sözleriyle Netanyahu’yu hedef aldı.
Ancak Netanyahu’nun Trump’ın davetine olumlu cevabı ile muhalefetin de söyleyeceklerine bir sınır çizilmiş olduğu görünüyor.
Pragmatik hesaplar
Tüm bunlar olup biterken Trump, İsrail karşıtlığından beslenen ideolojik damarları budamaya çalışıyor. Bu, hem İsrail’i güvenlik açısından garanti altına almaya hem de Netanyahu’nun özgüvenine ayar vermeye çalışmak anlamına geliyor.
Trump bu planla, klasik bir barış ya da uzlaşma sağlamayı değil; dünyayı kendince ve kendi arzularına uygun şekilde yönetilebilir hale getirmeyi hedefliyor. Bunu yaparken de muhatap olduğu tüm siyasi aktörlerin psikolojisini, zayıf noktalarını ve birbirlerine karşı olan hırslarını kullanmaktan geri kalmıyor.
Trump’ın Gazze yaklaşımını belirleyen esas etken ise söylendiği gibi “Netanyahu’yla sarsılmaz yakınlığı” değil, İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını merkeze alan pragmatik bir hesap. Bu pragmatik çizgi, Hamas’la mesafeli Filistinli siviller için de en azından daha az ölümün mümkün olabileceği bir geleceğe kapı aralıyor. Bu gelecekte bir Filistin Devleti’nin nasıl var olabileceğini ise zaman gösterecek.