Arşiv

  • Ağustos 2020 (6)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)

    Etiketler

    FDF'de tehlike sınırı ne?

    Fatih Özatay, Dr.05 Temmuz 2007 - Okunma Sayısı: 1047

     

    İşgücü piyasasındaki katılıkları gidermek amacıyla girişilecek işlerden birisi de vergi ve prim indirimi. Faiz dışı kamu bütçesindeki fazlanın azalması demek bunlar. O fazla ki programın en kuvvetli çapası. Borcun azalmasında temel bir rol üstleniyor.

    Yine de faiz dışı fazlada, başlangıçta küçük bir miktarda, ama zamanla artacak bir indirime gidilebilir mi? Kamu borcunun milli gelire oranının (borç oranının) azalma eğilimi engellenmeden yapılabilir mi bu?

    Borç oranının düşme eğiliminde olması, bu oranın yarınki değerinin bugünkünden, sonraki günkünün de yarınkinden düşük olması demek. Yani zaman içinde izlenecek yol önemli.

    Borç oranının zaman içindeki hareketi ile neden ilgiliyiz? İlgiliyiz, çünkü borç oranı sürekli artamaz. Borç oranı artıyorken reel faizler sürekli artar, borçlanma vadeleri de düşer. Yani, borç katlanarak artma eğilimine girer. Öyle bir an gelir ki kimse Hazine'nin ihraç ettiği tahvilleri satın almaz. Hazine'ye borç para vermek 'sermayeyi kediye yüklemek' anlamına gelir.

    Bu duruma düşen bir işveren olsa iflas eder. Hazine iflas etmeyeceğine göre, süreç içinde ya Merkez Bankası'na (yasal değişiklikleri yaptırtarak) para bastırtacak ve bunu kullanarak borçlarını ödeyecektir. Ya da basitçe 'borcumu ödemiyorum' diyecektir. Böyle bir ekonomi, daha bu noktaya gelmeden işsizliğin zirveye çıktığı bir ekonomidir ve sürekli bir kriz durumundadır.

    Dolayısıyla, borç oranı yüksek düzeylerde ise ve krize sürüklenmek istenilmiyorsa, onu düşürücü politikalar uygulanması kaçınılmazdır. Ama 'düş deyince düşmez' ki borç oranı; e-muhtıra falan da kâr etmez. Borç oranının nasıl bir eğilim izleyeceğini belirleyen dört temel değişken var: Reel borçlanma faiz oranı (Hazine tahvilleri için), liranın reel değeri, milli gelir büyüme hızı, faiz dışı bütçe fazlasının milli gelire oranı.

    Bir hükümet bu dört değişkenden sadece dördüncüsünü, yani faiz dışı bütçe fazlasını kontrol edebiliyor. Diğerleri, uyguladığı ekonomik politikanın (bu arada faiz dışının) bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. İşte kriz sonrasında, milli gelire oran olarak yüzde 6.5 düzeyinde faiz dışı bütçe fazlası verilmesinin temel teknik nedeni budur.

    Çok önemli bir nokta: Borç oranının ilk iki belirleyicisi ile faiz dışı fazla arasında çok yakın bir ilişki var. Reel faizi (nominal borçlanma faizi ile enflasyon arasındaki fark), nominal borçlanma faizini de (risksiz bir ortamdaki makul reel faiz + sermayenin kediye yüklenmesi riski + kur riski + politik riskler + enflasyon beklentisi) olarak ifade edelim.

    Ne görüyoruz? Enflasyon beklentisi ile gerçekleşen enflasyon arasında önemli bir fark yoksa (ki Türkiye'de 2003-2005 döneminde böyleydi) reel faizin temel belirleyicisi riskler oluyor. Bu risklerin düşmesi, yani, reel faizin ve borç oranının düşmesi için herkesi inandırıcı ölçüde bir faiz dışı bütçe fazlası verilmesi gerekiyor. Aynı olgu borç oranın üçüncü belirleyicisi olan liranın reel değeri için de geçerli. Diğer bir ifadeyle, reel faiz için (ya da reel kur için) bir varsayım yapıp borç oranını hesaplayamazsınız. İkisi karşılıklı etkileşim içinde çünkü.

    Kıssadan hisse şu: Kullandığınız model ne kadar gelişmiş olursa olsun, borç oranını arzuladığınız düzeye indirecek (gereken) faiz dışı fazlayı ancak belli bir hassasiyet düzeyinde hesaplayabilirsiniz. Ne kadar ikna edici olacağınızı; risk algılamasını ne kadar düşüreceğinizi bilemezsiniz çünkü. Yani, üç yıl üst üste yüzde 6.5 ile ulaşacağınız borç oranına, tehlikeli bir eşiğin altına inmemek koşuluyla (bunu hesaplamak mümkün; yüzde 4.5 diyelim), mesela ilk yıl yüzde 5.75, ikinci yıl yüzde 5.5, üçüncü yıl yüzde 5 ile de ulaşabilirsiniz.

    'Ama'sız olmaz: Faiz dışı fazladaki indirimin, popülist bir macera olmadığına, tam aksine, ileride istikrar ve büyüme açısından çok yararlı sonuçlar doğuracağına ve borç oranının düşmeye devam edeceğine herkesi inandırmanız gerekir.

     

    Bu köşe yazısı 05.07.2007 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır