Arşiv

  • Temmuz 2021 (8)
  • Haziran 2021 (14)
  • Mayıs 2021 (13)
  • Nisan 2021 (8)
  • Mart 2021 (15)
  • Şubat 2021 (12)
  • Ocak 2021 (14)
  • Aralık 2020 (16)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)

    Süveyş Kanalı mı daha dar, ayırdığı coğrafyalardaki seçme/eleştirme/hesap sorma kanalları mı?

    Serdar Sayan, Dr.03 Mayıs 2011 - Okunma Sayısı: 1714

     

    Bu yazıda

    geçen ay ele aldığım bazı konuların yaptırdığı kimi (güncel) çağrışımlarla devam edeceğim. Okuyanların hatırlayacağı gibi, Şubat yazımda yolsuzluk konusundan söz etmiştim. Rüşvet, irtikap vs. eylemlerin genel adı olarak "yolsuzluk" kavramı ile yolların (mesela karayollarının) eksikliği ya da yetersizliği anlamındaki "yol-suz-luk" ve argoda parasızlık anlamına gelen "yolsuz-luk" kavramları arasındaki ilişkilere değinmiştim. Sadık okurlarımdan olduğu anlaşılan sayın başbakan, 12 Mart 2011 tarihinde katıldığı bir toplantıda, aynı kelime oyununu "İşte yolu olmamanın bir adı da yolsuzluktur. Öyle değil mi?" sorusuyla kullanmış. "Paran varsa yolu yaparsın. Paran yoksa adama sorarlar 'Nereye gitti bu para?' İşte bu para yolsuzluklara gitti" diye de devam ederek, yazı(ları)mın ne kadar ilham verici olduğu gerçeğinin altını çizmiş -ki işte bu köşeyi izleyenlerin zaten malumu olan bir husus bu (!)

    Nitekim bu yazıda da, kestiğim ahkamlarla okuyanlara ilham verme misyonumu sürdürüyorum. Bu sefer ele alacağım konu, Tunus, Mısır ve Libya'daki son gelişmeler ve bunların Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki diğer ülkeler açısından imaları. Geçen yazıda yolsuzluk ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi tartışırken, bunun "önemli ve Mısır'da olup bitenler yüzünden güncelliği artmış bir konu" olduğunu söylemiş ve Mısır'da "Mübarek'e yönelik protestonun önemli nedenlerinden biri yaygın yolsuzluklar" diye de vurgulamıştım. Son zamanlarda Mısır gibi kargaşa/kalkışma yaşayan iki Arap ülkesi daha var: Tunus ve Libya. Tunus'ta Bin Ali gitti, isyan bitti. Libya'da ise sürüyor. Hem Bin Ali'nin, hem Kaddafi'nin (ve ailelerinin) akıl almaz şekilde zenginleştiği kanısı çok yaygın. Genel yolsuzluk algıları konusunda Tunus'unki bir nebze daha iyi olsa da, üç ülkenin de yolsuzlukla mücadele konusunda örnek olabilecek bir performans gösterdiği söylenemez.

    Bu yazıda bu üç ülkenin yolsuzlukla mücadele zafiyetleri ve aynı coğrafyada (Kuzey Afrika) yer almaları dışındaki bazı ortak özelliklerine bakacağım. Daha özel olarak, politik istikrar ve seçme/eleştirme/hesap sorma kanallarının durumu gibi kurumsal (institutional) karakteristikleri konusundaki benzerliklerini ele alacağım. Sonra da bu benzerliklerin Ortadoğu'daki diğer Arap ülkelerine de teşmil edilebilir olup olmadığını sorgulayacağım kısaca. Bu sorgulamanın ışığında da Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki diğer ülkelere ilişkin öngörülerin neler olabileceğini tartışacağım. Bu vesileyle, sosyal bilimlerde öngörü yapma konusundaki kimi sıkıntılara da şöyle bir değineceğim. (İktisat ve Toplum'da çıkan keyifli bilim felsefesi yazılarının sadık bir okuyucusu olarak, değinmesem duramazdım.)

    Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da bundan sonra ne olacak?

    sorusuna ilişkin bir şeyler söylemeden önce bu soruya nasıl yaklaşmak gerektiği üzerine birkaç hususu not etmek istiyorum. Öncelikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin sık sık ortak bir coğrafya tanımlayacak biçimde, birlikte anıldığını vurgulayayım. Nitekim Dünya Bankası, IMF ve başka pek çok uluslararası örgütün sınıflamasında Ortadoğu ve Kuzey Afrika  (Middle East and North Africa-MENA) bölgesi yer alıyor. Ben bu bölgeye kısaca ODKA diyeceğim. Yani Ortadoğu ve Kuzey Afrika'dan oluşan ve birbirinden Süveyş Kanalı ile ayrılan iki parçalı bir bölge bu -ki iki parçanın ortasında da Mısır var. Ama bu bölge Maveraünnehir ya da Mezopotamya gibi sınırları iki nehir vb. tarafından çizilen coğrafi bir bölge değil. O halde, bu ülkeleri niye birlikte sınıflıyor; bunları niçin aynı "bölge"ye ait olarak görüyoruz? Bir başka deyişle, ODKA'yı bir "bölge" olarak tanımlamamızı sağlayan,  burada yer alan ülkelerin hangi ortak özellikleri acaba?

    Bu önemli bir soru. Buna verilebilecek cevaplar üzerinde düşünmek, son gelişmeleri daha iyi anlamamıza yardım edebilir.  Şimdi, son iki ayda ODKA'nın KA'sındaki üç ülkede (Tunus, Mısır ve Libya) arka arkaya bir kargaşa ve kalkışma yaşandı. Sonuçta, bunlardan ilk ikisinde iktidarda olan lider/diktatör ülkeyi terk etti. Libya'daki de eninde sonunda terk etmek zorunda kalacak, ama gidene kadar çok kan dökecek gibi gözüküyor. KA'daki bu gelişmelerin ışığında OD'da da benzer gelişmeler olabilir mi sorusu birçoğumuzun aklına geldi -ki bu da ODKA'nın iyi tanımlı bir bölge olduğunu destekliyor. Hatta kimi yorumcular (analistler?) daha özel olarak Ürdün ve Suriye'de benzer kalkışmaların olası olduğunu söylediler. Tabii bunu bilimsel (ve dolayısıyla yanlışlanabilir) bir önerme olarak sunabilmek için, Tunus, Mısır ve Libya'daki durumun arkasında olan ortak bir takım özellikleri/dinamikleri saptamak (nedenlere dayalı bir genelleme yapabilmek) ve aynı özellik ya da nedenlerin Ürdün ve Suriye için de geçerli olduğunu göstermek gerekiyor(du). Sonuçta, analizin gücünün, bu iki ülkede de benzer gelişmelerin (uzunluğu açıkça zikredilen bir gelecek zaman dilimi içerisinde) olması olasılığına atfettiğiniz değer ile, öngördüğünüz gelişmelerin söz konusu gelecek zaman diliminde gerçekleşip gerçekleşmemesine göre belirleneceğinin farkında olmak lazım. Ancak bu işlerde, iddialı öngörüler yapmanın çok zor olduğu da açık, çünkü bugünkü veriler ve benzerlikler ışığında yapacağınız öngörüler yeterince ikna edici ise, o benzerlikleri ortadan kaldırma yolunda atılan adımlar öngörüyü geçersiz kılabiliyor. Şöyle bir senaryo düşünelim. Diyelim ki isyan çıkan KA ülkelerinde isyanların çıkış nedenini kesinlikle ve eksiksiz olarak saptadık ve mesela Suriye için de tıpatıp aynı nedenlerin geçerli olduğunu gösterip, buna istinaden de Suriye'de mesela üç ay içinde isyan çıkacağını öngördük. Bu öngörünün gerçekleşme olasılığının yüksekliği muhtemelen Beşar Esat'ı hızla harekete geçmeye ve bu nedenleri ortadan kaldırmaya iterek, öngörünün gerçekleşme olasılığını zayıflatacaktır. Yani öngörünün doğru çıkma olasılığı, bizzat öngörü egzersizinin başarısı yüzünden düşebilir. Paradoksal gözüken bu durum, iktisatta zaman zaman ve diğer sosyal bilimlerde sık sık karşımıza çıkan bir öngörü sorunu.

    Dolayısıyla burada ele aldığım ODKA ülkeleri arasındaki kimi benzerliklere işaret edeceğim ama bundan sonra ne olacağını tahmin konusunda ben de çok iddialı değilim. Çok karmaşık dinamiklerin sonucu gerçekleşen süreçleri, burada sıralayacağım birkaç benzerlikle açıklama ve iddialı öngörüler yapmak niyetinde değilim. İlginç bazı benzerlikleri not etmekle ve kişisel (ve büyük ölçüde öznel) beklentilerimi söylemekle yetineceğim.

    Tunus, Mısır ve Libya ile diğer Ortadoğu ülkelerinin benzerlikleri

    sıralamama öncelikle en aşikâr olanlardan başlayayım. KA'daki üç ülke de, OD'da adı geçen iki ülke de Arap ülkeleri. Nüfuslarının büyük çoğunluğu da Müslüman. Bunlar tek başına isyan nedeni değil kuşkusuz. Diğer benzerlikleri yerimin elverdiği ölçüde saymaya devam edeyim de, okurlar herhangi bir noktada okumayı kesip "evet bu kadar benzerlik yetermiş" kararını kendileri verebilsinler isterlerse. Devam ediyorum.

    Hem olaylara sahne olan üç KA ülkesinde, hem de OD'daki iki ülkede otoriter rejimler vardı ve politik istikrar da, bekleneceği gibi, had safhadaydı. Tunus Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali, ülkesini terk etmesine yol açan isyan öncesinde, 23 yıl boyunca iktidarın mutlak sahibi idi. Mısır, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'i ancak 30 yıl sonra geniş katılımlı kutlamalarla uğurladı. Başkan Muammer Kaddafi ise "saltanatının" 42. yılını sürüyor. Bu üç gözleme dayalı olarak bir genelleme yapıp "iktidarda kalış süresi uzadıkça, isyancıların sonuç alma süresi de uzuyor" diyebilirim ama bu satırların yazıldığı sırada Kaddafi'nin akıbeti henüz belli değildi (hep "bu satırların yazıldığı sırada" kalıbını bir cümle içinde kullandığım bir yazı yazabilmeyi istemişimdir; kısmet bu yazıyaymış).  Neyse, devam ediyorum. Suriye'de ve Ürdün'de iktidar (birincisinde başkanlık, ikincisinde krallık adı altında) babadan oğula geçtiği için iktidar sürelerini soyadına göre vereceğim. Suriye 1971'den beri tam 40 yıldır baba-oğul Esat'lar (1971-2000 arası Hafız ve 2000'den bu yana Beşar Esat) tarafından yönetiliyor. Ürdün Krallığı'nı yöneten son iki kral da -doğal olarak­- baba-oğul. Kral Hüseyin'in 1952-1999 arası 46 yıl süren saltanatını takiben ölmesi üzerine, krallık 1999'dan bu yana oğlu Abdullah'ta. Yani son 58 yıldır Ürdün'ün hakimi de bu baba-oğul oldu. (Yetkileri açısından baktığınızda Ürdün Kralı olmanın, mesela Norveç Kralı Harald V ya da İsveç Kralı Carl VI Gustaf olmaktan çok daha havalı olduğunu söylememe gerek yok sanırım.)

    Öte yandan, Asya'daki kimi otoriter rejimlerin aksine, bu ülkeler liderlerinin uzun iktidarları sırasında hızlı bir ekonomik büyüme performansı gösterememiş. Çok zengin petrol yatakları olan Libya dışında hepsi, satın alma gücü paritesine (SAP) göre kişi başına gelir seviyeleri itibarıyla 10.700 dolarlık dünya ortalamasının altında. Libya'nın kişi başına 14.800 dolarlık geliri (2009 SAP) de bu ülkeyi orta gelirli ülkeler arasına yerleştiriyor ancak. IMF'in 2009 rakamlarına göre, diğerleri de şöyle sıralanıyor: Tunus 9.500; Mısır 6.400; Ürdün 5.650 ve Suriye 5.100 dolar. Karşılaştırma için söyleyeyim; Türkiye 13.400 dolarlık kişi başına gelir (yine 2009 SAP) ile dünya ortalamasının üstünde. Kısacası, bu liderlerin uzun iktidarları sırasında ülkeleri zenginleşemese de kendileri ve aileleri fazlasıyla zenginleşmiş. (Geçen sayıdaki yolsuzluk algı endekslerinin olduğu grafikte de görüldüğü gibi) Ürdün ve bir ölçüde Tunus dışındaki üç ülkede yolsuzluk algısı yüksek. Dünya Bankası'nın Tunus için hesapladığı ülke çapındaki yolsuzluk algısına dayalı endeks değeri çok kötü olmasa da, Bin Ali ailesinin çok büyük çapta yolsuzluklara karıştığı iddiaları çok yaygındı. Nitekim bu husus isyanın önemli tetikleyicilerinden biri olarak görüldü. (Dünya Bankası endeksine göre yolsuzlukla mücadele performansı en kötü olan ülke Suriye; hemen ardından da Libya geliyor.)

    Bu noktada muhtemelen hiç kimse, şimdi değineceğim son benzerliğe şaşırmayacak: Bu ülkelerin tümünde seçme/eleştirme/hesap sorma kanalları oldukça kapalı. Dünya Bankası'nın bu durumu (daha doğrusu bu duruma ilişkin algıları) ölçen endeksinin 2000'li yıllardaki seyrini grafikte gösteriyorum. Banka'nın endeksi vatandaşların seçim sürecine katılma, örgütlenme ve ifade özgürlükleri ile basın özgürlüğü ve hesap sorabilme hakları konusundaki algıyı ölçüyor. Ben orijinalde -2,5 ile 2,5 arasında değişecek şekilde hesaplanan değerleri önce [0, 5] aralığına normalize ettim; sonra da grafiği, bulduğum değerlerin OECD ortalamasına oranlarını gösterecek şekilde çizdirdim. Karşılaştırma amacıyla güzel Türkiyem'i de ekledim (son zamanlardaki bütün toz dumana rağmen 2009'dan sonra da en üstte seyretmeyi sürdüreceğini umduğumuz çizgi). Grafikteki değerler, bu özgürlüklerin hangi ülkede diğerinin kaç katı iyi (ya da kötü) durumda olduğunu söylemiyor ama ele aldığım beş ODKA üyesi içinde bu özgürlüklere ilişkin algılar açısından en iyi durumda olanın Ürdün; en kötü durumda olanın Libya olduğunu söylüyor. Yolsuzlukla mücadele algıları konusunda Libya'nın arkasında kalan Suriye'nin, burada Libya'yı solladığını; Tunus ile Mısır'daki özgürlüklere ilişkin algıların da benzer seviyelerde olduğunu söylüyor.

    serdar sayan.520px

     

    Şimdi de Ajda Pekkan'dan geliyor: Ya sonra?

    Bütün bu değerlendirmeden sonra, geleceğe ilişkin beklentilerimin ne olduğunu sorarsanız, bunları bilimsel bir öngörü egzersizi olarak yapmadığımı bir kez daha hatırlatmak kaydıyla şunları söyleyebilirim. Bence kısa vadede Libya'daki sürecin nasıl sonuçlanacağı, Suriye başta olmak üzere Ürdün ve diğer ODKA ülkelerinde bundan sonra ne olacağı açısından kritik. Libya'daki isyan şimdilik bastırılırsa, Suriye ve Ürdün'de yapılacak kısmi bir takım reformlar, isyan çıkma olasılığını ciddi ölçüde engelleyebilir diye düşünüyorum. Libyalılar Kaddafi'den kurtulmayı başarırsa, bu durumun tüm ODKA ülkelerinde farklı hızlarda seyretse de, çok daha kapsamlı bir reform süreci başlatacağına bahse girebilirim. Bunun kısa vadede çıkabilecek başka isyanları önleyip önlemeyeceğini ise göreceğiz.

    Bütün bunları yuvarlak laflar olarak görenler varsa, daha damardan tahminler de yapabilirim: Libya'daki isyan kısa vadede nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Muammer Kaddafi'nin, Kaddafi ailesinin bu ülkeyi yöneten son ferdi olacağına eminim.  Yani kendisinin, geçen yıl Mikonos'ta iki hafta tatil yapan ve bu sürede, Yorgo Kırbaki'ye göre, en muhafazakar tahminle 600 bin euro harcayan hayırsız oğlu ve diğerleri, Kaddafi'nin yerini alamayacaklar. Hatta daha da ileri giderek söyleyebilirim ki Suriye'nin bir sonraki başkanının soyadı da Esat olmayacak (soyadı benzerliği nedeniyle olma durumu hariç). Bu öngörümün, gerçekleşme olasılığının yüksek olması nedeniyle gerçekleşemeyecek öngörüler kategorisine de girmeyeceğini düşünüyorum. Tıpkı Mübarekler ve Bin Aliler gibi, Kaddafiler'in ve Esatlar'ın da bir sonraki kuşağının devlet başkanı olamayacağına dair tahminim, aynı zamanda ODKA'daki monarşik olmayan rejimlerin yaşayacağı reform sürecinin hızının alt sınırına ilişkin tahminimdir. (Ürdün'de Kral Abdullah'ın oğlunun, yetkileri büyük ölçüde temsile indirgenmiş bir kral olarak devam etmesini hayal edilemez bulmuyorum.)

    Reform hızının üst sınırı ise, hadi söyleyeyim, bu ülkelerin Türkiye'yi yakalamasını sağlayacak hızdır her şeye rağmen.

    Geçen sayı(lar)daki bilmece(ler)

    Geçen sayının "Ahkam Keseri"nde, İsrail'de, çocuk ve veli profilleri birbirine benzeyen toplam on kreşte yirmi hafta boyunca yürütülen bir deneyden söz etmiştim. Bu deneyi yapan iktisatçılar, çocuklarını almak için kreşe gelen velilerin geç kalma oranının, gecikmeler için parasal bir ceza uygulanmaya başlanmasından sonra iki misline çıktığını gözlüyorlardı. Yani ceza kesilmeye başlandıktan sonra, çocuklarını almaya geç giden velilerin sayısı, ceza öncesi durumdan daha fazla olmaya başlıyordu. Bu deneyle bağlantılı olarak, çocukları almaya geç gitmek bir tür Giffen malı mıdır diye (biraz teknik bir soru) sormuştum? Yani eğer ceza fiyat gibi rol oynuyorsa, fiyat arttıkça talep artıyor gibi bir durum mu var sanki ortada demiştim. Buna bir cevap önerilmedi. O yüzden ben söylüyorum: Hayır, bu deneydeki gecikme cezaları Giffen malı değil. Değil, çünkü Giffen mallarındaki fiyat-talep ilişkisinin ortaya çıkması için gereken ters gelir etkisinden söz edemeyiz bu bağlamda.

    Gelecek sayıda çocuklarını kreşten gecikerek alan anne-babalara kesilen ceza örneğine (ve benzer başkalarına) deneysel iktisatçıların hoşlandığı bir konu olan sosyal normlar ile piyasa normları ayrımı açısından bakacağım. Bizim Barış'ın (Urhan) yazdığı kitap eleştirisini okuyunca fark ettim ki Dan Ariely'nin bu konuları tatlı tatlı ve çok keyifli biçimde tartışan kitabı Predictably Irrational da Türkçe'ye çevrilmiş zaten. Bu sosyal normlar-piyasa normları ayrımın Türkiye'nin kültürel/kurumsal dekorunda özellikle ilginç olacağını düşünüyorum.

    Giffen malı soruma cevap gelmedi ama daha önce sorduğum trafik cezalarının gelire (ya da servete) endekslenmesi konusunda görüş bildirmeniz talebime değişik cevaplar geldi. Bunlardan Mustafa Serhat Koçak'ın, cezaya baz teşkil edecek gelirin (veya servetin) eksik gösterileceğine ilişkin kaygılarını da içeren cevabını özellikle ilginç buldum -ki kendisi zaten Vergi Denetmen Yardımcısı imiş. Bu arkadaşımız, böyle bir ceza mekanizmasının lüks otomobil (kendisinin deyimiyle yüksek MTV'li) araç talebini azaltıcı etkileri de olabileceğinden söz ediyor. Ferrari almayı düşünen biri, yüksek hız yapmaktan alacağı ceza bedeli artacağı için bu kararından vazgeçer mi bilemiyorum ama Grand Cherokee vb. SUV'ler alıp, sanayide tüplüye dönüştürten tüketiciler olduğunu bilince, hiçbir şeye şaşırmamız lazım belki. Bu konuya belki daha sonra dönerim.

    Bir kural ihlaline karşılık kesilen ceza bedelini artırmanın, ihlal oranını her zaman azaltmamasının nedenleri üzerine, daha da önce sorduğum (ve cevabını da geçen sayıda açıkladığım) soruya halen ABD'de yaşayan İdil Bilgiç Alpaslan uzun bir matematiksel analizle cevap verdi. İdil cevabını yazdığında benim cevabımı görmemişti. Bu ayrıntılı cevabı tartışmaya yetecek yerim yok bu köşede ama kendisine çok teşekkür ediyorum.

     

    Bu yazı İktisat ve Toplum dergisinin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

     

    Etiketler:
    Yazdır