Arşiv

  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (14)
  • Mayıs 2021 (13)
  • Nisan 2021 (8)
  • Mart 2021 (15)
  • Şubat 2021 (12)
  • Ocak 2021 (14)
  • Aralık 2020 (16)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)

    Elin işsizlik oranı bizim faize kur mu yapıyor?

    Serdar Sayan, Dr.31 Ekim 2011 - Okunma Sayısı: 2276

     

    İki hafta kadar önce

    TRT Haber’de Dünya Turu programının konuğu oldum. Programın yapımcısı Berrak Kanbir bir süre önce aradı ve ABD’de Başkan Obama’nın açıkladığı istihdam artırma paketi konusunda görüşlerimi, program izleyicileriyle paylaşmamı rica ettiklerini söyledi. Davet ettikleri günün takvimime uyduğunu görünce, konuk olmayı kabul ettim. Bu yazıda, bu konuda konuşmak üzere davet edilmemin bende yaptığı kimi ilginç çağrışımlardan söz edeceğim. Küreselleşme, demokrasi, politik istikrar vb. konular üzerinde, çok da aşikar olmayan göstergelerden yola çıkarak, bir takım gözlemlerimi paylaşacağım. Aslında yazının geri kalanındaki tartışmanın (ya da sohbetin) kurgusu göstergelerden ziyade, ağırlıkla tek bir gösterge etrafında dönüyor. Bahsettiğim gösterge, çeşitli ülkelerdeki haber kanallarında ya da televizyon haber programlarında ele alınan ya da alınmayan kimi konular.

    Küresel krizi geride bırakıp bırakmadığımızdan emin olamadığımız şu dönemde, dünya ekonomisinin lokomotifi olan ABD ekonomisini canlandırma ihtimali olan her türlü teşvik paketinin dünyanın geri kalanında haber değeri taşıdığı açık. Dolayısıyla bir Türk televizyonundan böyle bir konuşma daveti almamda şaşırtıcı bir taraf yoktu. Esasen, ABD işgücü piyasalarındaki gelişmelerin Türk medyasınca yakından izlenmesi, küresel krizden önce başlamıştı zaten. Hatta son birkaç yıldır haber kanallarımız ABD’deki işsizlik rakamlarının açıklanacağı gün yaklaşırken, söz konusu rakamla ilgili beklentilere dikkat çekmeye başlıyorlardı. Yani kitle iletişim araçlarının Amerikan işgücü piyasasındaki gelişmeleri Türkiye’deki kamuoyuna duyurulmaya değer bulması, son küresel krize özgü bir durum değil. Dolayısıyla Türk haber kanallarının

    ABD’deki işsizlik oranı Türkiye’de haber değeri taşır mı?

    sorusunun cevabını zaten bulduğu anlaşılıyor. Yani taşıdığına karar vermişler bile. Bu durumda asıl soru, neden haber değeri taşıdığı… Bu gerçekten ilginç ve önemli bir soru. Kısaca “çünkü artık Amerika’daki işsizlik oranındaki değişmelerin, Türk vatandaşlarının ve kurumlarının yatırım kararlarını ve Türkiye ekonomisinin önemli bir takım makroekonomik değişkenlerini etkileme potansiyeli var” diye cevaplamak mümkün. Daha ayrıntılı, teknik bir cevap, ABD’nin işsizlik oranındaki değişikliklerin, küresel sermaye akımlarına Türkiye ekonomisi kadar açık olan bir ekonomide tasarrufların nispi getirileri, kur beklentileri vs. açısından imalarını değerlendirmeyi gerektiriyor. Seyrettiği bir haber kanalında ABD’deki işsizlik oranının arttığını (ya da azaldığını) duyan bir Türk vatandaşının bu haberi neden umursaması gerektiği sorusunun cevabı da burada yatıyor. Ben bu soruyu TOBB ETÜ’de İktisat üçüncü sınıflara verdiğim “Uluslararası Ekonomi” dersini alan öğrencilere de soruyorum. Bu soruyu cevaplarken, öncelikle ABD’deki işsizlik oranının artmasının (veya azalmasının) ya da bu artışı (veya azalışı) ortaya çıkartan ekonomik faaliyet düzeyinin Amerika’daki enflasyon oranını ne yönde etkilediğine de bağlı olarak, Amerikan faizlerinde nasıl değişiklikler gözlenebileceğini göz önüne almalarını bekliyorum. Bunun da Türkiye’deki faiz oranı ile kur beklentileri arasındaki ilişkiyi –ve dolayısıyla tasarruflarına dolar ya da TL cinsinden sağlayabilecekleri getirileri– nasıl etkileyeceğine vs. atıf yapan bir akıl yürütme yapmalarını bekliyorum. Bu akıl yürütmeyi eksiksiz ve sistematik biçimde yapmayı her zaman başarabildiklerini söyleyemem. Ama benim için burada önemli olan da teknik cevabın kendisi değil zaten.[1] Açıkçası çoğunun kafası nedensellik zincirinin bütün halkaları konusunda tam anlamıyla net olmasa da öğrencilerim, ABD’deki (hatta AB’deki, ya da mesela BRICKS ülkelerindeki) işgücü piyasasında yaşanan gelişmelerin, çeşitli mekanizmalar yoluyla Türkiye ekonomisindeki faiz paritesini ve faiz-kur kanalları vasıtasıyla da diğer değişkenleri etkilemesi fikrine yabancı değil. Benim asıl vurgulamaya çalıştığım husus da onların bu fikre aşina olmaları. Yani onlar, benim kuşağımın onların yaşında olduğu 1980’li yılların başında dünyada yaygın olmayan, hele hele o zamanki Türkiye ekonomisi kadar kapalı ve kontrollü bir ekonomide yaşayan bizlerin hayal bile edemeyecekleri etki mekanizmalarının farkındalar.

    İşte dikkat çekmek istediğim birinci gözlemim bununla alakalı: Yirmi-yirmi beş yıl önce, (benim de aralarında yer aldığım iktisat öğrencileri de dahil) profesyonel ya da değil, neredeyse hiç kimsenin ilgilenmediği bir göstergenin seyri, bir süre sonra kimi politika yapıcılar ve uzmanlar ile piyasa profesyonellerince izlenir hale gelmekle de kalmayıp; medyanın düzenli olarak izlenecek/duyurulacak/tartışılacak konular listesine giriyor.  Dolayısıyla, bu farkındalığın en azından (özel) haber kanallarına yeteri kadar reyting sağlayacak sayıda insanı kapsadığı açık.

    Şimdi gelelim

    Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada kim kimin işsizlik oranını izler?

    sorusuna… Yukarıdakine paralel olarak vurgulamak istediğim ikinci gözlem, Türkiye’nin batı komşuları (hatta belki bir tek Yunanistan) dışındaki komşuları ve etrafındaki coğrafyanın büyük bölümünde, ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak izleyip duyuracak TV haber kanallarının da, bunlara yönelik bir talebin de mevcut olmadığı. Yani mesela İran, Irak ya da Suriye’de yahut Mısır’da  televizyon izleyen kamuoyu Amerika’da işsizliğe ne olduğunu bilmiyor da, çok fazla umursamıyor da. Esasen umursamasını gerektirecek bir durum da yok.

    Üçüncü gözlemim ise, ABD işsizlik oranlarındaki değişmelerin Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada umursanır olması ya da olmamasıyla ilgili asimetriye dair. ABD’de işsizlik oranının seyrinin, yukarıda bahsettiğim nedenlerle Türkiye’de kamuoyunun gündemine girmesine karşın; Türkiye’deki işsizlik oranının seyrinin, ABD’de kamuoyu gündemine gelme olasılığı neredeyse hiç yok. Bu sadece Türkiye ekonomisinin büyüklüğünden kaynaklanan bir ölçek sorunu, bir “kelebek etkisi” meselesi de değil üstelik. Mesela Mısır ekonomisi Türkiye ekonomisinden çok daha küçük olduğu halde, bu ülkedeki işsizlik oranı artışlarının ABD’de kamuoyu gündemine gelme olasılığı daha fazla. Daha fazla, çünkü haber kanallarının ABD’de işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak duyurmadığı ülkelerde işsizlik oranının yükselmesi siyasi istikrarsızlık, kalkışma, rejim değişikliği kaygılarına yol açıyor. Bu ülkeler Mısır gibi Ortadoğu’da yer aldığında da, bu tür sorunların petrol arzında yol açabileceği sıkıntı ve düzensizlikler ya da sırf bunlarla ilgili risk algısının artışı dolayısıyla artan petrol fiyatları nedeniyle sadece ABD’de değil, dünyanın geri kalanında da kaygı verici gelişmeler haline geliyor.

    Toparlarsak; ABD’de kamuoyu, kendi televizyonlarından ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak duyuran Türkiye gibi ülkelerdeki işsizlik oranının seyrini izlemiyor, ama ulusal televizyonları ABD’deki işsizlik oranına ne olduğu konusunda tamamıyla sessiz kalan ülkelerde işsizlik oranına ne olduğunu izliyor.  Peki neden böyle bir asimetri var? Bana kalırsa, televizyon kanallarında ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak duyuran ya da ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak duyuracak türde televizyon kanalları olan Türkiye gibi ülkeler, küresel ekonomiye entegre olmuş; kimi arızi sorunları, sıkıntıları olsa da, demokratik rejimi büyük ölçüde kurumsallaştırmış ve politik istikrarı tesis (yahut yönetimin seçim dışı yöntemlerle el değiştirme riskini bertaraf) etmiştir. Kayda değer miktarda doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmekte; muhtemelen başka ülkelere de yatırım yapmaktadır. Türkiye’nin durumunda olduğu gibi, bankacılar ya da fon yöneticilerince yakından izlense de, ABD’deki makroekonomik politika yapma süreci açısından kaale alınacak büyüklükte olmayan böyle bir ekonomide işsizlik oranına ne olduğu, ABD kamuoyunu da ilgilendirmez. Öte yandan, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada yer alan ve haber kanallarının ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeler konusunda tamamıyla sessiz olduğu ya da böyle haber kanalları bile olmayan ülkeler, küresel ekonomiye en fazla kısmen entegre olmuş; demokratik rejimi kurumsallaştırmaktan ve politik istikrarı tesis yahut yönetimin kalkışma vs. sonucu el değiştirme riskini bertaraf etmiş olmaktan çok uzak olan ülkeler. Bu tür ülkelerde işsizlik oranının kritik seviyelere yükselmesi, politik istikrarın bozulması, rejim değişikliği vs. riskleri artırarak belirsizlik yaratır. Bu ülkeler, ABD’deki makroekonomik politika yapma süreci açısından kaale alınacak büyüklükte olmasalar bile, siyasi istikrarsızlıklarının yaratabileceği sonuçların büyüklüğüne paralel olarak ABD kamuoyunun gündemine taşınabilirler. Dolayısıyla Türkiye’de işsizlik oranındaki iniş çıkışlar, ABD’de tamamıyla profesyonel nedenlerle izleyenler dışında kimsenin gündemine girmezken; daha küçük bölge ekonomilerinde bu oranın seyri kaygı verici bulunabilir ve kamuoyunun gündemine girebilir.

    Okul öncesi yaşlarımdaki bir yanılgımı aktararak bağlayayım konuyu. Benim henüz okula gitmediğim, ama ortaokula giden bir ağabeyimin ve liseye giden bir ablamın olduğu yıllarda, onlar evde İngilizce derslerinde olanlardan, verilen ödevlerden, yapılan sınavlardan vs. bahsettikçe; İngiltere’de ve Amerika’daki çocukların da Türkçe dersi gördüklerini ve evlerine geldiklerinde bu derslerinden bahsettiklerini sanırdım. Yani mesela Mount Vernon, Ohio’da okuldan evine dönen Amerikalı bir lise öğrencisi kardeşine “bugünkü Türkçe sınavı da çok zordu ya!” diye yakınıyordur yahut Sheffield’lı bir ortaokul öğrencisi anne-babasına “bizim Türkçe hocasının tayini Londra’ya çıkmış; dersler boş geçecekmiş” diye bilgi veriyordur herhalde diye düşünürdüm. Bu işin mütekabiliyet esasına göre olmadığını, bizim ortaokul ve liselerde (zorunlu) İngilizce dersi olmasının, Amerika’daki okulların müfredatında Türkçe dersi olmasını gerektirmediğine ne zaman, kaç yaşına geldiğimde uyandım hatırlamıyorum. Bunu hatırlamıyorum ama öğrendiğimde bu işe bozulduğumu (muhtemelen kendi saftoronluğumu fark etmiş olmanın da etkisiyle), adil bulmadığımı hatırlıyorum. Aradan geçen çok uzun zaman sonunda, bazı şeylerin mütekabiliyet esasına göre olmamasını tercih edilebilir bulmamı sağlayacak bilgeliğe eriştim. Şimdi anlıyorum ki,  televizyon kanallarında ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak duyuran ya da ABD’deki işsizlik oranındaki değişmeleri düzenli olarak duyuracak televizyon kanalları olan, ama kendi işsizlik oranlarının seyrinden ABD televizyonlarında bahsedilmeyen bir ülke vatandaşı olmak o kadar da fena değil. Zaten “no news is good news” diyorlar; varsın mütekabiliyet olmasın diyebiliyorum artık.

    Son not

    Sizlerden gelen önerileri de dikkate alarak, “Ahkam Keseri”ni bu sayıdan itibaren bir miktar kısaltıyorum. Önümüzdeki ayki yazı on ikinci “Ahkam Keseri” olacak (çok fazla seyahatim olmasına rağmen aksatmamaya çalışacağım) ve bir yılı tamamlamış olarak, izleyen aylarda ufak tefek başka bir takım değişiklikler de yapacağım. Ancak sizlerin yorum ve görüşlerinizle ilgili e-postaları keyifle okumaya devam edeceğimi, soru ve önerilerinizi iletmenizle ilgili beklentimde bir değişiklik yok.

    Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim; gani gönüllü editörümüz Ömer Faruk Çolak, yaz tatilinde yazı tatilimiz olmaması konusunda geçen iki yazımda seslendirdiğim serzenişlerime cevaben olsa gerek, çok güzel bir akşam yemeğine davet etti. Zarif eşi Fethiye Çolak ile birlikte gerçekten çok iyi ağırladılar. Çok keyifli bir ortamda sundukları nefis yemeklerle yazın yazı yazmamın eziyetini unutturdular gerçekten. Yalnız başka misafirler de vardı. Yani yemek, İktisat ve Toplum dergisinin seçkin bir yazarı olan bendenizin hiç tatil yapamadan Ankara’da geçirmek zorunda kaldığı yaz boyunca çektiğim eziyeti telafi edici bir jest olarak düşünüldüyse, ötekileri çağırmaya ne gerek vardı anlamadım. Diğerleri hadi neyse de Erinç Yeldan yazın Cunda’sına gitmiş; tatilini yapmış; eziyet falan çekmeden, tatilde denizden gelen imbat esintisi altında sodasını yudumlarken çiziktirdiği yazısını dergiye göndermiş. O akşam yemeğini ne yapıp da hak ettiği belli değil. Neyse, efendilik bende kalsın: Hiç değilse asli amacı benim çektiğim bir eziyeti tazmin etmek üzere verilen bir akşam yemeğine davetli olduğunun farkındadır umarım.

     

     


    [1] “Ahkam Keseri” köşesini başlatan ilk yazımda da vurguladığım gibi, faiz-kur (beklentisi) ilişkisinin kendisi, medyanın çabalarının da etkisiyle, Türkiye’de ekonomik okur-yazarlığın nispeten ileri bir noktaya geldiği alanlardan biri (muhtemelen birincisi). Teknik cevap, tam da bu nedenle “Ahkam Keseri”nin öncelikli konuları arasında değil.

     

     

    Bu yazı İktisat ve Toplum Dergisi'nin Eylül 2011 sayısında yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır