Arşiv

  • Aralık 2019 (6)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)

    Etiketler

    Çin işi, Japon işi

    Serdar Sayan, Dr.29 Aralık 2011 - Okunma Sayısı: 2671

     

    Son bir yıldır bu köşede

    ahkâm keserek İktisat ve Toplum dergisi okurlarının, bu köşenin ilgi alanına giren konulardaki ahkâm ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştım. Köşenin ilgi alanları da günlük gazetelerde ve haftalık/aylık dergilerde yazan meslektaşların genellikle ele almadığı konulardan oluştuğu için, yoğun bir rekabetle karşılaştığımı söyleyemem. Ama zaten bu köşede yazmaya, güncel ve gelip geçici ekonomik gelişmelerin arkasından koşmamak; gündemi izlemeye çalışmak yerine daha kalıcı ve süreklilik arz eden ama bazen kolay farkına varılmayan ya da varılsa da üzerinde fazla kafa yorulmayan konulara, eğilimlere yoğunlaşmak niyetiyle başlamıştım. Ekonomik olaylara farklı açılardan bakmayı; çeşitli toplumsal eğilimlerin ya da bireysel davranış kalıplarının ardında hemen fark edilemeyen ekonomik güdü ya da nedenlere dikkat çekmeyi hedeflemiştim. O yüzden de bu köşedeki ahkâm kesme işini, ciddi ve didaktik değil, neşeli bir popüler bilim yazısı üslubuyla yapmaya karar vermiştim. Nitekim önümüzdeki dönemde de siz muhterem okurlarıma bu köşeden, yine aynı üslup ve anlayış içinde hizmet vermeye devam edeceğim. Kapsam açısından da, bu köşedeki yazılarımda güncelin ve gündemin peşinde koşmama tercihimde de bir değişiklik yok. Yalnız 2010 Ekim’inde çıkan ilk sayıda bu köşenin kapsamına dair tercihlerimi açıklarken çok da farkında olmadığımı şimdilerde fark ettiğim bir hususun varlığını itiraf etmeliyim. Köşeyi yazmaya başladığımda, dünyanın bu kadar hızla değiştiği/dönüştüğü bir dönemde, bazı alanlarda neyin gelip geçici, güncel gelişmeler; neyin ise aslında kalıcı hale gelmeye aday yeni eğilimlerin (trend), hasbelkader içinde bulunduğumuz günlerde gerçekleşen ilk habercileri olduğunu kestirmenin güç olduğunun farkına bu kadar açıkça varamamıştım. Mesela Avro bölgesinde olup bitenlerin gelip geçici bir kriz mi, yoksa Avro bölgesinin sonunu kalıcı olarak getirecek gelişmeler mi olduğunu şimdiden belirlemek çok da kolay değil. Dolayısıyla bu köşede bu gibi konular üzerine ahkâm kesmem caiz midir bilemiyorum. Ancak kesin olan bir şey var. Bu hızlı değişim ve dönüşüm sürecinde, toplumsal ya da ekonomik pek çok alanda yaşadığımız trend kırılmaları, birçok kavram ve kategorinin alışılmış anlamlarını yitirmesine yol açıyor. Böyle kavram ve kategorilere mebzul miktarda örnek bulmak mümkün. Sadece Çin’de dahi, 20-30 yıl önce tahayyül bile edilemeyecek şeyler oluyor.

    Dolayısıyla köşenin ikinci yılında, içinde bulunduğumuz değişim sürecinde kırılıp yerine yenilerinin geçtiği toplumsal ve ekonomik trendler, anlamı değişen kimi kavramlar üzerine yazacağım zaman zaman.  Bugünlük, değişen kavramlara geçen sayıda ele aldığım konu ile alakalı bir örnek vererek başlayıp, bu vesileyle Çin’in değişen konumuna şöyle bir değineyim diyorum. Türk malı, Çin malı, Japon malı sözlerinin geçirdiği anlam değişikliğinin, dünyadaki yeni trendleri nasıl algılamamız gerektiğini düşünme fırsatı vereceğini düşünüyorum.

    Şimdilerde tedavülden büyük ölçüde kalktı ama eskiden çok kullanılan

    “Adamlar yapmış kardeşim!”

    diye bir laf vardı bizde. Bu kalıptaki “adamlar” lafı bazen Japonlar, bazen Almanlar, bazen da Amerikalılar anlamına gelirdi. Çok beğenilen, şaşırtıcı derecede yaratıcı, kullanışlı vs. bulunan mekanik ya da elektronik ürünler için kullanılırdı bu laf daha çok. Böyle bir ürünü görüp/kullanıp etkilendiğinizde, bir köşesindeki “Made in …” damgasına bakar ve oradaki üç nokta yerinde gördüğünüz ülke ismi Japan, Germany,  USA vb.’den hangisiyse, “adamlar” ile kastiniz o ülke vatandaşları olurdu. “Adamlar yapmış kardeşim” lafı öyle bir tonla söylenirdi ki bu, hem “helal olsun adamlara (Japonlara/Almanlara/Amerikalılara), süper bir ürün üretmişler” anlamında bir takdir duygusunu; hem de, “biz Türkler olarak böyle bir ürün hayatta üretemeyiz” şeklindeki kompleksli hayıflanma duygusunu aynı anda yansıtırdı.[1] Yahut o etkilendiğimiz ürünün muadili olma iddiasında olan Türk malı (Made in Turkey) bir ürün varsa, “adamlar yapmış kardeşim” sözü ve tonlanış biçimi, “bir onların –mesela Almanların– yaptığının kalitesine/sağlamlığına/kullanışlılığına bakın; bir de Türk malı muadilinin zavallılığına” mealindeki, yine bir miktar kompleksli bir çaresizlik hissini ifade ederdi. Zaman içinde Türk sanayi geliştikçe, Türklerin bu patetik özgüven eksikliği de azaldı.[2] Şimdilerde bu hissiyatın yoğun halini ancak Türkiye dışında, söz ettiğim duygunun gayet hayatta ve yaygın olduğu bazı ülkelere gittiğimde gözleyebiliyorum. Bu da başlı başına ilginç olmakla beraber, benim bu yazıda yoğunlaşmak istediğim konu değil. Ben burada Türk malı, Japon malı, Alman malı vs. tamlamaların eskiden sahip oldukları anlamı yitirmesiyle ilgiliyim.

    Küreselleşmenin vardığı noktada tedarik zincirleri o kadar uluslararasılaştı ki, artık sanayi ürünleri tipik olarak çok sayıda ülkede üretilmiş parçalardan ya da ara-mallarından oluşuyor. Verdiğim harita, Tayland’da üretilen, sözüm ona Tayland malı bilgisayar sabit disklerinin değişik parçalarının nerelerden geldiğini gösteren bir örnek sunuyor.[3] Yani Tayland’dan gelme bir sabit diski çok beğenen; depolama kapasitesinden, sağlamlığından falan çok etkilenip de “adamlar yapmış kardeşim” diyen birinin “adamlar” ile hangi milleti kastetmiş olacağı belli değil artık.

    sayan .520px

     

    Buna benzer örnekleri artırmanın çok kolay olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Mesela Çin’den ABD’ye yapılan iPhone ihracatının tutarı 2 milyar dolar mertebesinde. Öte yandan, Hasan Ersel’in 1 Kasım 2011 tarihli Radikal’de çıkan “Çin Avrupa’yı kurtaracakmış…” başlıklı ilginç yazısında da vurguladığı gibi, Çin’den ABD'ye tanesi 179 dolara ihraç edilen iPhone 3G'lerin bedelinin sadece 6,5 dolarlık kısmı Çin’de yaratılan katma değeri temsil ediyor. Bir başka deyişle, Çin’deki iPhone üretimi büyük ölçüde, değişik ülkelerde üretilen farklı parçaları bir araya getiren bir montaj faaliyetinden ibaret aslında –Türkiye’de bir zamanlar çok popüler olan deyimle “montaj sanayi” yani. Bu durumda

    iPhone Çin malı mı?

    sorusuna  verilecek cevap dikkatli olmayı gerektiriyor. İhracatı yapan Çin ama Amerikan şirketi Apple, yaklaşık 60 dolarlık parçayı sağlayan Toshiba (Japonya), 23 dolarlık parçayı sağlayan Samsung (Kore) ve 29 dolarlık parçayı sağlayan Infineon (Almanya) da dahil olmak üzere çeşitli ülkelerin firmalarından tedarik ettiği parçaları Taiwan merkezli Foxconn şirketinin Çin’deki tesisinde –adet başına 6,5 dolar karşılığı– monte ettiriyor.[4] Bu durumda iPhone’a Çin malı demek zor. Amerikan malı ya da Japon malı demek de keza. Kısacası 1990’lardan bu yana artan bir hızla ilerleyen küreselleşme sürecinde X ülkesi malı, Y ülkesi malı kavramları anlamını büyük ölçüde yitirdi. İyice çok-uluslulaşan tedarik zincirleri pek çok sanayi ürününü herhangi bir ülkenin olmaktan çıkartıp Dünya malı ya da Küresel mal haline getirdi. Getirdi getirmesine ama halen kullandığımız dış ticaret istatistikleri,  tedarik zincirlerinin ulusal olduğu, küreselleşme öncesi dönemden kalma kurallara göre tutulduğu için, Çin’den ihraç edilen ürünleri ve bu arada iPhone’ları Çin malı olarak değerlendiriyor hala. Dolayısıyla bu istatistikler Çin’in ihracat rakamı ve dış ticaret fazlasını abartılı biçimde yüksek gösteriyor. Nitekim bu ve buna benzer sorunlardan kaçınmak üzere, dış ticaret kayıtlarını tutma kurallarını, anlamını yitiren ve bunların yerini alan kavramları göz önüne alacak şekilde güncelleme tartışmaları sürüyor.

    Peki ama Tayland’da “monte edilen” sabit disk Tayland malı değilse ne malıdır? Keza Çin malı addedilemeyeceği aşikâr olan iPhone 3G’yi kimin hanesine yazacağız? Bir Apple ürünü olduğu için Amerika’nın mı? Yoksa maliyet payı en yüksek girdileri (ya da en yüksek katma değer) Toshiba ürettiği için Japonya’nın mı? Gerçekten de bu soruya cevap vermenin bir (ama kesinlikle yegane olmayan) yolu, toplam katma değerin ne kadarının, nerede üretildiğine bakmak. Nitekim birçok ülkede kamu alımlarına konu olan malların belli bir yüzdesinin “yerli” üretim olması koşulu var. Ancak bu da sorunu çözmeyebiliyor. Bakın ABD’de belediyelerin toplu taşım hizmeti vermek üzere alacakları otobüslerde, yerli (yani Amerikan) katma değer payının en az yüzde 50 olma koşulu getirilince ne olmuş? Bizde de pek çok belediyenin kullandığı Ikarus otobüslerini üreten Macar şirketinin ABD’deki kolu olan NABI (North American Bus Industries) şirketi, otobüslerin Macaristan’da ürettiği karoserlerine Amerika’dan getirttiği dingil ve lastikleri takarak tekrar Amerika’ya göndermeye ve buradaki fabrikasında da motoru monte etmeye başlamış. Dingil, lastik vb. parçalar Amerika-Macaristan arasında demonte vaziyette gidip, monte vaziyette gelerek iki kez okyanus havası aldıktan sonra, üretilen otobüslerde Amerikan katma değerinin yüzde 51’i azıcık geçmesi sağlanmış ve otobüsler Miami ve Baltimore belediyelerinin de aralarında olduğu kamusal müşterilere satılmış. NABI üretimi bu otobüslerin Macar malı olarak mı yoksa Amerikan malı olarak mı telakki edilmesi gerektiğinin cevabı da çok açık değil.

    Velhasıl kelâm, üretim süreçlerinin farklı aşamalarının farklı ülkeler arasında paylaştırılması, hangi ürünün hangi ülke imalatı olduğu konusunu karmaşıklaştırdı. Dolayısıyla ülkelerin dış ticaret açıkları ya da fazlalarına ilişkin yorum yaparken bu hususun göz önünde tutulması gerekiyor artık. Eski ve sorunlu “üretici ülke” kavramına dayalı olan geleneksel dış ticaret istatistikleri, üretimin çeşitli aşamalarının ülkeler arasında paylaştırılmasını hesaba katmadığı için, birçok ülkenin dış ticaret dengesi gerçekte olduğundan daha fazla açık ya da fazla veriyor gibi gözüküyor. Mesela Çin’in ABD’ye ihracatı ile bu ülkeden ithalatı arasındaki muazzam fark, bu iki ülkenin dış ticaret dengesizliğini gerçekte olduğundan çok daha büyük gösteriyor. Bir tahmine göre, Çin’in ABD’ye karşı 2008’de verdiği, geleneksel tanıma göre hesaplanmış 285 milyar dolarlık dış ticaret fazlası, katma değer esaslı bir hesaplamada 164 milyar dolara iniyor –yani geleneksel hesabın yol açtığı yukarı yönlü sapma yüzde 40’dan fazla.

    Mamafih, hangi ürünün hangi ülke malı olduğuna dair eski kavramları demode kılan gelişmeler arasında benim çok daha ilginç bulduğum, şirket satın almak üzere gerçekleşen yabancı sermaye akımlarının ortaya çıkardığı kimi durumlar. Mesela otomotivde

    Volvo! O da mı Çin malı?

    diye şaşıran, Volvo’yu hala bir İsveç markası zannedenlere bir haberim var. Volvo geçen yıl Çinli Zhejiang Geely Holding tarafından satın alındı. Üretilen Volvo otomobilleri İsveç malı olarak mı yoksa Çin malı olarak mı değerlendirmek gerektiği keyfinize kalmış. Yukarıda anlattıklarımı ve geçen sayıda yazdıklarımı da göz önüne alarak siz karar verin diyorum. Zira bu hususu tartışacak yerim kalmadı. Bu arada itiraf etmeliyim ki Volvo ile ilgili gelişmeleri ben de yeterince iyi bilmiyormuşum. Çinli şirketin satın alma haberini görünce, satıcının İsveç firması olduğunu zannetmiştim. Meğerse Volvo Çinlilerden önce bir de Ford’a satılmış; ben atlamışım. Yani Çinliler Ford’a müşteri olmuş. Çok yeni bir haber de, İsveçli lüks otomobil üreticisi Saab’ın iflastan Çinlilere satılarak kurtulduğu. Saab’ı üreten Swedish Automobile şirketinin yaşadığı finansal sorunlar yüzünden kapanmak üzere olan fabrika, şirketin geçen ay Çinlilere satılması sayesinde kurtuldu. Türkçesi ile İsveç Otomotiv isimli şirketi satan son sahibi kim derseniz, o da General Motors. Kısacası Çinliler, son bir yıl içinde Amerikalılardan (Ford ve General Motors) iki tane İsveç (!) otomotiv şirketini (Volvo ve Saab) satın aldı. İsteyen dünya ekonomisinin ekseni kayıyor mu tartışmalarının açıldığı dost meclislerinde, ahbap toplantılarında kullansın bu örneği. Ben bu konuyu çok daha önemli bulduğum başka bir açıdan ele alacağım ileride.

    Ha unutmadan, Majestelerinin Gizli Servisi’nden Ajan 007 Bond’un, James Bond’un gururla kullandığı İngiliz otomotiv sanayinin incileri Jaguar ve Land Rover’ı da Hintli Tata satın aldı. Bunları artık Hint otomobili olarak mı değerlendirmeliyiz siz karar verin.  Keza hür teşebbüsümüzden birileri yurtdışında kelepir bir otomotiv şirketi bulup satın alsa, ürettiği otomobiller hükümetimizin “Türk otomobili” üretme arzusunu yerine getirmeye cevaz verir mi sorusu da ekstra puan sorusu olsun.

     


    [1] Nitekim geçen yazıda bahsettiğim Devrim otomobili projesi de, her şeyden önce zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in bile iliklerine kadar hissettiği bu kompleksten kurtulma girişimidir bence.

    [2] Yahut daha sofistike ürünlere sınırlandı demeliyim –ki hükümetimizin son zamanlardaki vurgusuna rağmen yeni bir otomobil, Türkiye’de üretilemediği için hayıflanılacak türde sofistike bir ürün değil esasen.

    [3] Richard Baldwin’in Singapore Economic Review’da 2008’de basılan makalesinden aldığım bu haritayı daha önce Harvard Üniversitesi’nde yaptığım bir konuşmada da kullandım.  2009 Nisan ayında, o sıralar tam gaz devam eden küresel krizin dünyada korumacı eğilimleri güçlendirerek, 2. Dünya Savaşı öncesindekine benzer korumacılık savaşlarına yol açma riski olup olmadığını değerlendirmek üzere aldığım davet üzerine yaptığım konuşmada, tedarik zincirlerinin böylesine uluslararasılaşmasının bu tür korumacılık savaşları riskini ciddi ölçüde azalttığını savunmuştum. Gerçekten de bu çok-uluslu tedarik zincirleri, belli ürünlerin ithalatını kısıtlamaya kalkışan ülkeleri, bu ürünlere girdi sağlayan yerli üreticileri de cezalandırma riski ile karşı karşıya bırakıyor. Sonuçta, üretimin bu uluslararası işbölümü çerçevesinde yapılması, ülkeleri serbest ticareti engelleyici girişimlerde bulunmaktan alıkoyuyor.

    [4] Bu rakamların ayrıntıları ve bu konuda daha fazla bilgi isteyen meraklılara, Tepav’ın genç araştırmacılarından Ayşegül Dinççağ’ın bu yıl Mart’ta çıkan değerlendirme notunu okumalarını tavsiye ederim http://www.tepav.org.tr/tr/haberler/s/1960

     

    Bu yazı İktisat ve Toplum Dergisi'nin Kasım 2011 sayısında (No. 13) yayınlanmıştır.

    Etiketler: