Arşiv

  • Haziran 2020 (4)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)

    Etiketler

    Şehirlerimiz Güney Amerika’dan Neler Öğrenebilir?

    25 Şubat 2013 - Okunma Sayısı: 3223

    Coğrafi sebepler ve her daim yakın olagelmiş ilişkilerden olsa gerek, Türkiye’yi ekonomiden futbola kadar her alanda Avrupa ile kıyaslamaya oldukça alıştık. Her ne kadar son zamanlarda bütçe açığı ve makroekonomik görünüm gibi konulardaki karşılaştırmalarda kendimize olumlu bakabilmeye başladıysak da, şehircilik başta olmak üzere birçok alanda halen moral bozucu bir durumdayız.  Bu sebeple, benzerler arasında yapılacak bir karşılaştırmanın daha sağlıklı olabileceği varsayımından yola çıkarak, ülkemizi ve şehirlerimizi sosyal ve ekonomik gelişmişlik açısından yakın seviyede bulunduğumuz Güney Amerika ülkeleri ile kıyaslamakta fayda var.

    Her iki tarafa da baktığımızda 20. Yüzyılın ikinci yarısında çok hızlı bir kentleşme süreci ve bu sürecin kötü idare edilmesi sonucu kentlerin çeperlerinde kısmen veya tamamen illegal bir şekilde oluşmuş plansız mahalleler ve şehir genelinde kirlilik, trafik ve suç gibi unsurların yol açtığı düşük yaşam kalitesini görüyoruz.  Kırsal kökenlilerin yaşadığı mahallelerin, sosyal ve fiziki altyapı yetersizliği, kentle olan bağlantının zayıf olması gibi ortak sorunları bulunmakta. Bu sorunlar da değişen derecelerde yoksulluk ve suç gibi sosyal sorunlara yol açmakta. Her ne kadar ekonomik eşitsizlik ve suç gibi kimi konularda genelde bize nazaran daha kötü bir konumda olsalar da Güney Amerika şehirleri, şehirlerimize Avrupa veya Kuzey Amerika’dakilere nazaran daha çok benziyor.

    Peki, benzer sorunlarla boğuşan Güney Amerika şehirleri, sorunlara çözüm geliştirme ve kendilerini dönüştürme açısından Türkiye şehirleriyle nasıl karşılaştırılabilir? Gelin bir örneğe yakından bakalım.

    Kolombiya’nın başkenti olan 7 milyon nüfuslu Bogota, 1993 yılında 100.000 kişi başına 81 cinayet ile “dünyanın cinayet başkenti” lakabını fazlasıyla hak ediyordu. Her seviyesinde yolsuzluğun hâkim olduğu verimsiz bürokrasi ve toplanamayan vergiler nedeniyle şehrin düzelmesi çok zor görünüyordu. 1995 yılından itibaren reformist belediye başkanlarının yönetişim, sosyal ve fiziki altyapı alanında yaptıkları radikal reformlarla bugün cinayet oranı 1/5 seviyesine düşmüş, şehir ekonomik kriz döneminde dahi ziyaretçi sayısı yıllık %10 artan bir turizm merkezi haline gelmiştir. 1995 yılında seçilen bağımsız belediye başkanı Antanas Mockus, vergi reformuyla şehrin gelirlerinin 3 senede 1.25 milyar dolardan 2.46 milyar dolara çıkmasını sağlamış ve bu kaynakları yoksul semtlere altyapı ve sosyal hizmetler götürmek için harcamıştır.[1] Dönüşüm mantalitesini halka yaymak isteyen Mockus, bir sosyal denetim mekanizması oluşturmak amacıyla vatandaşlara sorumsuz davranan sürücülere göstermeleri için kırmızı kartlar dağıtmış, kamu sektöründeki yolsuzluğun üzerine gitmiştir.

    Bir sonraki başkan Enrique Penalosa ise “tasarım yoluyla eşitlik” düsturu ile büyük bir yatırım hamlesi başlatmıştır. Bu amaçla ilk önce şehrin verimsiz ve karmaşık otobüs sistemini İstanbul’un dahi örnek aldığı bir metrobüs sistemi olan TransMilenio ile değiştirmiştir. Şehrin yoksul bölgelerini merkeze bağlayan bu sisteme vatandaşların ulaşabilmesi için sadece yaya ve bisikletlerin girebildiği özel yollar inşa edilmiş, bu yollar da okul, kütüphane gibi sosyal yapılarla çevrelenmiştir. Aynı zamanda, işgal edilen veya işlevsiz kamusal alanlarını geri kazanmak için bir Kamu Alanını Koruma Ofisi kurulup şehir genelinde kaldırımlar genişletilmiş, arabaların kaldırımlara park etmesi engellenmiş ve yayalaştırılan bölgelerle parklar arttırılmıştır. Bogota’nın en büyük sorununu arabaların yayalardan üstün olması olarak gören Penalosa, “Bisiklet yolu eşitliğin güçlü bir sembolüdür, çünkü 30 dolarlık bir bisikleti süren vatandaşın 30.000 dolarlık bir arabayı kullananla eşit olduğunu gösterir“ sözünün de sahibidir.

    Bogota ile kıyaslandığı zaman Ankara veya İstanbul son 10-15 senede kendisini nasıl dönüştürmüştür? Özellikle son 10 senede baş döndürücü bir hızla gelişip zenginleşen 14 milyon nüfuslu İstanbul’da 40 km bisiklet yolu bulunurken 7 milyon nüfuslu Bogota’da 300 kilometre bisiklet yolu bulunması açıklayıcı bir karşılaştırma olabilir. Ankara için bu konuda herhangi bir verinin mevcut olmaması ise başlı başına bir çıkarım. Sosyal dönüşüm odaklı baktığımızda ise her iki belediyenin de son yıllarda yoksul semtlere önemli altyapı ve üstyapı yatırımları olmuşsa da, İstanbul’un en dezavantajlı ve hassas konumdaki sakinlerinin yaşadığı Sulukule ve Tarlabaşı semtlerinin dönüşüm süreci ve Ankara Dikmen’de gecekondu sahiplerinin yıkıma karşı 5 yılı aşan direnişleri bu şehirlerin yaşadıkları dönüşümün sosyal boyutu üzerine büyük soru işaretleri düşürmektedir.

    Sonuç olarak Kolombiya, kentsel sorunlarına çözümü aşağıdan yukarı ve mevcut dokuyu bozmayacak bir şekilde, yaşam kalitesini ve bağlanırlığı arttırmakta ve yayaları kentin esas hâkimi yapmakta bulmuştur. Gerek sorunlu bölgeleri dönüştürme açısından, gerek yayalara yönelik şehirciliğin sadece zengin ülkelerin sahip olduğu bir lüks olmadığını bize göstermesi açısından Bogota örneği daha yakından incelemeye değer. Türkiye’de ise önümüzdeki 15-20 yıla damgasını vuracak olan Kentsel Dönüşüm Projesi, Güney Amerika’daki herhangi bir şehrin bugüne kadar giriştiğinden çok daha büyük bir proje. Peki, biz halkın yüzde 70’inin kentlerde yaşadığı ülkemizde şehirlerimizi ve dolayısıyla toplumumuzu yeniden tasarlarken “tasarım yoluyla eşitlik” düsturundan ilham alacak mıyız? Olmadı, kendi kronik sorunlarımıza çözüm getirebilecek yeni bir düstur icat edebilecek miyiz?

     


    [1] http://www.globalurban.org/Issue1PIMag05/Montezuma%20article.htm


    * Ali Sökmen, Ekonomi Çalışmaları, Araştırmacı

    Etiketler: Kentleşme,
    Yazdır