Arşiv

  • Ekim 2019 (7)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)

    Etiketler

    Türkiye nereye

    Güven Sak, Dr.05 Ocak 2007 - Okunma Sayısı: 1258

     

    Mutlu yıllar...

    2007 yılının başlaması ile birlikte Avrupa Birliği'nin iki yeni üyesi daha oldu. Romanya ve Bulgaristan birliğe katıldılar. İngiltere'de yayımlanan muhafazakâr Daily Express gazetesi 2 Ocak günü "İngiltere, yabancılara 2.5 milyar pound katkı payı ödeyecek" manşetiyle çıktı. Konu, Romanya ve Bulgaristan'ın AB üyesi olmasıydı. Her aile için 105 pound ödeneceği varsayımıyla bir hesap yapılmıştı. "Yabancılar"a bir para ödenecekti. Ödenecek para İngiliz ailelerin kesesinden çıkacaktı. Uzun yazının ana konusu böyle bir şeydi. Yazıya uzak bir Rumen köyünden sekiz kişilik bir aile fotoğrafı eşlik ediyordu. Hani kentli Rumenlere gösterdiğinizde sinir olacakları türden bir fotoğraf. Başı bağlı üç kız ve bir anne ile kafasında şapka olan üç erkek çocuk ve de bol sakallı bir baba. Dökülen bir köy evi kapısı, duvardan sarkan torbalar. Yazının altında koyu kocaman harflerle şöyle yazıyor: İngiltere tarafından bakılıyorlar. Romanya 22, Bulgaristan ise yaklaşık 8 milyonluk ülkeler. Konuyu böyle ele alan tüm İngiliz medyası değil, bir tek gazete. Ama böyle düşünenler de var.

    Evet, AB genişleme süreci artık geniş kitleleri ilgilendiren bir mesele haline geldi. Evet, böyle bakış açıları var. Ama siz sonuca bakın: İsteyen istediğini söylesin, Romanya artık Avrupa Birliği üyesi.

    Şimdi kafanızda Türkiye'yi bir canlandırın. Biz öyle ufak tefek bir ülke de değiliz. Türkiye daha kalabalık ve daha büyük. Böyle fotoğraflardan bizim buralarda bir tane değil, pek çok çekebilme imkânı var. Çok gürültü kopacak ama bize kalırsa sonucu değiştirmeyecek. Türkiye, Avrupa kamuoyu istese de istemese de Avrupa Birliği üyesi olabilecek potansiyele sahip. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini ancak bir dizi hatalı tercihi arka arkaya yaparak, bizatihi Türkiye engelleyebilir. Müsaadenizle bugün bu olası hatalı tercihler dizisine bir başlayalım. Ve ilk hatadan başlayalım. Bize kalırsa ilk hata, Türkiye'nin kendisini hafife almasıdır.

    Bir ülke, bir ülkenin vatandaşları kendilerini nasıl hafife alırlar? Bakın etrafınıza, etrafımızda, Türkiye'nin geleceğine duygusal yaklaşan bir dizi yorumcu var. Türkiye'nin geleceğine duygusal yaklaşanların ortak bir noktası var: Türkiye'yi severken de yererken de hafife alıyorlar. Aslında kendilerine, kendi halklarına güvenmiyorlar. Analizlerine baskın bir aşağılık duygusu eşlik ediyor.

    Halbuki 2001-2007 arasındaki iktisadi, siyasi ve sosyal dönüşüm süreci Türkiye'yi hafife almamayı gerektiriyor. Ağır bir iktisadi buhrandan, sapasağlam çıkabilmeyi başardık. Hatırlayın 2001 yılının atmosferini, işte onu kendi çabamızla aşabildik. 2001 yılında tasarlanan iktisadi programı başarıyla tamamladık. Türkiye ekonomisi yaklaşık on altı çeyrektir pozitif bir büyüme sergiliyor. Enflasyon yüzde 80'lerden, yüzde 9'lara indi. Krizle kaybettiğimiz istihdamı geri kazanabildik. Daha önce tartışılması bile düşünülemeyecek konuları gündelik yaşamımıza kattık.

    Hemen arkamızda, gıpta edilmesi gereken bir başarı öyküsü varken biz, her nedense, sürekli konu dışına çıkıp, kendimizi hafife alıyoruz.

    Bu satırların yazarı, 2001 yılında krizin hemen arkasından, DEİK tarafından Londra'da düzenlenen bir toplantıyı hiç unutmuyor. Sabahtan gencecik analistlerin Türkiye hakkında anlattıkları karamsar senaryoları dinledikten sonra konuşmasını değiştirmek zorunda kalmıştı. O vakit, hazırladığı prezantasyonun kapağını gösterdikten sonra "Türkiye'ye haksızlık yapıyorsunuz, başladığımız programları hiç bitirememiş olabiliriz. Ama hep daha iyi olmayı denedik" demişti. Şimdi Türkiye ile ilgili eleştirileri dinleyen herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı daha çoğunu söyleyebilir: "Dediklerinizde haklı olabilirsiniz, ortada bir dizi risk olabilir. Ama biz çok daha zor koşullar altında denemekle kalmadık, başardık. Ülkenin iki ayağının üzerine kalkmasını sağladık."

    Aslında her takvim yılının ille de yeni bir başlangıç olması gerekmiyor. Ama bakın doğa yeniden canlanmak için toparlanırken ülkelerin de kaybettikleri gündemlerine, -eğer kaybetmişlerse- şöyle bir yeni baştan bakmaya başlamalarında fayda bulunuyor. Türkiye, geride bıraktığımız yılı gündemini kaybetmiş bir ülke olarak geçirdi. "2006 yılını nasıl tanımlamak gerekir" diye birisi sorsa herhalde böyle demek gerekiyor: "2006 yılı Türkiye'nin dönüşüm sürecinde bir kayıp yıldır. Bir yorgunluk anıdır."

    Şimdi hatalarımızı düzeltme zamanı. İlk hata kendimizi hafife almaktır. 2001 krizinden sonra bu ülke, bir çekim merkezi haline gelmedi mi? Bütün bölgede dikkatle izlenmiyor mu? Yabancı sermaye daha önce hiç olmadığı yoğunlukta bu ülkeye gelmiyor mu? Peki, bunu neye borçluyuz? 2001 yılında tasarlanan programı, tüm zorluklarına karşın, büyük fedakârlıklarla sürdürme iradesini gösteren tüm Türkiye'ye. Hükümeti ve muhalefetiyle. Sivil toplum kuruluşları ve bürokrasisiyle. 2001 krizinin acılarını hep birlikte sarmadık mı? Dün zor gibi, hatta imkânsız görüneni hep birlikte başardık. Yarın için zor ve hatta imkânsız görüneni de başarabiliriz.

    Avrupa Birliği üyeliği yolunda Türkiye'nin sakınması gereken ilk hata kendisini hafife almasıdır. Yapılması gereken intibak büyük görünebilir. Korkutucu olabilir. Yorgunluğunuzu derin derin hissetmenize neden olabilir. Ama arkanızdaki başarı öyküsü size hep şöyle demelidir: Dün yaptık, bugün yine yapabiliriz.

     

    Bu yazı 05.01.2007 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

     

    Etiketler: