Arşiv

  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)

    Paris’te eriyen buzullar tehlikenin farkına varmamızı sağlar mı?

    Güven Sak, Dr.07 Aralık 2015 - Okunma Sayısı: 2015

    Geçen gün Paris’te Sorbonne Üniversitesi civarında yürürken, kendimi bir enstalasyonun içinde buldum. Danimarkalı-İzlandalı sanatçı Olafur Eliasson, Paris’teki Pantheon Meydanı’na, tam Pantheon’un girişine, Grönland’dan toplanan, 12 adet kopmuş buzul parçasını bir daire şeklinde dizmiş. Serginin adı Ice Watch Paris. Aralarında dolaşıp, elinizi eriyen buzul parçalarının üzerinde dolaştırabiliyorsunuz; tadına bakmak da mümkün : tuzlu değiller.  Bir yandan hem soğuğu hissedip, hem de bu buzulların kimbilir hangi yüzyıldan kalma olduklarını düşünüp ürperiyor, öte yandan da erimekte olduklarına bakıp üzülüyorsunuz. Üzüntü, alıştığımız dünyanın erimekte olmasına herhalde. Zaten buzullar da alıştıkları yerde değiller. Grönland’dan buraya getirilmişler. Bir nevi bağlamından kopartılmış alıntı gibiler. Ama çağımız işte böyle bir çağ. Hiç bir şey artık eskiden bildiğimiz, alıştığımız gibi olmuyor. 21’inci yüzyılın, 20’nciden farkı da buralarda bir yerlerde yatıyor. Sanatçı, “Paris’e getirdiğim buzul parçacıkları büyüklüğünde 1000 parça her saniye Grönland’da anakaradan denize gidip eriyor” diyordu. Amaç da zaten bu mesajı hepimize iletmek. Çünkü açık ki, buzul parçacıkları, Paris’in bütün kış ayazına rağmen, Pantheon meydanında hızla eriyordu. Yandaki kafedeki garson, iki gün önce ilk getirildiklerinde ne kadar daha büyük olduklarını anlatıyordu.

     

    Bugünlerde Paris’te her yerde iklim değişikliği bağlantılı bir şeyler var. Neden? 30 Kasım’da Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 21. Taraflar Konferansı (COP 21) başladı da ondan. Toplantı hala devam ediyor. G20 Zirvesi’nden hemen sonra, bu kez 140 ülkenin liderleri Paris’te bir araya geldiler. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bir parçası olarak 1998 yılında imzaya açılan ve ancak 2005 yılında yürürlüğe girebilen Kyoto Protokolü’nün yerini alacak bir yeni anlaşma metni üzerinde çalışıyor heyetler. Amaç aslında gayet basit: Küresel ısınmayı, iklim değişikliğinin geri dönülemez etkileri için eşik değer kabul edilen 20C’nin altında tutabilmek. Bu hedefe ulaşmak için sanayi devriminden bu yana hızı artarak devam eden insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmak ve hatta karbon nötr bir dünyaya geçebilmek için çığır açıcı bir düzenleme yapabilmek. Olur mu? Daha bilmiyoruz. Bildiğimiz, G20 Antalya Zirvesi’nden bu konuda çığır açıcı bir ses çıkmadığı. Peki, Paris’ten çıkacak mı? Şimdilik pek umut yok gibi ama göreceğiz.

    Şimdiye kadar gördüklerimiz ne manaya geliyor? Gelin bir sıralayayım: Birincisi, küresel ısınmanın beşeri aktivitenin bir sonucu olduğu konusunda artık hiç kimsenin bir kuşkusu yok. Ya da şöyle diyeyim: Ciddiye alınabilecek hiç kimsenin bir kuşkusu yok. Gerçi Donald Trump, daha geçen gün “New York bu kadar soğukken nasıl iklim değişikliğinden bahsedebiliriz” mealinde manasız bir şakıma gönderdi ama o Donald Trump, onu ciddiye almamak gerektiğini artık öğrendik. Neyse, ciddiye alınması gereken herkes beşeri aktivitenin bir sonucu olarak atmosferimizde biriken sera gazlarının salımının azaltılması gerektiği konusunda anlaşıyor. Herkes atmosferdeki o sera gazı birikiminin güneş ışıkları ile etkileşimi sonucunda mavi küremizin ısındığını biliyor. Karbon bazlı örgütlenmiş beşeri aktivite sera gazı salımını artırıyor. Dünya ısınıyor. Buzullar eriyor. İngiltere şarap bölgesi haline geliyor. Bu ilk nokta.

    Ortadaki bu zımni mutabakatın bir sonucu olarak,  Kyoto sonrası dönem için bugüne kadar184 ülke sera gazı salımlarını 2020-2030 yılları arasında ne kadar azaltacaklarına ilişkin taahhüt verdiler. Ama taahhütten taahhüde fark var. Taahhütler konusunda inceleme yapan bir sivil toplum oluşumu, Climate Action Tracker, küresel emisyonların yüzde 81’inden sorumlu 59 ülkenin beyanlarını inceledi ve Türkiye ve Kore dahil 14 ülkenin taahhütlerini yetersiz buldu. Türkiye, sera gazı salımlarını 2030 yılına kadar baz senaryoya oranla yüzde 21 azaltmayı taahhüt etmişti. Bu yeterli mi? Lütfen bu konuda yandaki iki grafiğe bakın isterseniz. İlki 1990’dan 2012’ye sera gazı salımları artışında Türkiye’nin nasıl bir dünya lideri olduğunu görüyorsunuz. Açık ara biz önde gidiyoruz. İlk 10’ da filan değiliz. Bir numarayız, dikkatinizi çekeyim. Hala bütün metinlerimizde “daha çok kömür çıkartacağız, daha çok kömür madeni yatırımı ve termik santral yapacağız” diyoruz. Bunun cari işlemler açığını azaltmakla bir alakası da yok üstelik. Ama yine de diyoruz. Türkiye’nin ithal kömürle çalışacak, termik santral projeleri listesi uzayıp gidiyor. Buna rağmen, sera gazı salımını yüzde 21 nasıl azaltacağız? Gayet basit. Türkiye, 2030’a kadar, yıllık ortalama yüzde 5 değil, yüzde 3 büyürse, hiçbir anlamlı çaba sarf etmeden zaten sera gazı salımları yüzde 30’a yakın azalıyor. Nedir? Türkiye büyüdükçe, salımlar artıyor. Türkiye, karbon bazlı bir biçimde büyüyor. İşte asıl değişmesi gereken bu. Yapısal olan bu. Ama orada daha yeni bir şey yok.

    Şimdi geleyim üçüncü çıkarımıma. Kimse karbon bazlı büyümeden başka kolay yol olmadığını düşündüğü için ortaya şıpın işi bir anlaşma çıkmıyor. Herkes sera gazı salımının kötü olduğunu biliyor, ama kimse o kötüyü azaltmak için kendisi bir çaba göstermek, maliyetleriyle yüzleşmek istemiyor. Hindistan’dan “batının karbon emperyalizmi”ne karşı yükselen sesi de bu çerçevede görmek gerekiyor. Hindistan,  daha nüfusunun ancak yüzde 75’ine elektrik sağlayabiliyor. Hal böyle olunca, kömürden elektrik üretme işine sınır koymak istemiyor. Ayrıca bakın dünya kömür üretiminde ilk üçe: Çin, Amerika ve Hindistan. Avustralya ise dördüncü. Yine Avustralya dünyaya kömür satarak para kazanıyor, kömür devre dışına çıksın istemiyor haliyle.

    Ben bizim ne istediğimizi ise anlamış değilim doğrusu. Kömürümüzün enerji değeri zaten çok düşük. Üstelik onu da doğru dürüst işletemiyoruz. Dünyada üretilen elektrik enerjisi başına en fazla kömür madeni cinayeti Türkiye’de oluyor. Böylesine bir kriz Türkiye’ye yeni bir şeyler düşünmek için bir fırsat sunuyor aslında. Ama ortada bir düşünce görmüyorum ben doğrusu. Alıştığımız eski dünyayı istiyoruz sanki 21’inci yüzyılda.

    Halbuki, karbon bazlı büyümeden vazgeçmenin yolu, Batı’nın bizim gibi ülkelerle yeni teknolojileri daha kolay paylaşmasından geçiyor. Ne yapmak lazım? Bizim gibi ülkelere teknoloji transferini kolaylaştırmak lazım. Bunun için bir yeni yol bulmak lazım. Bize sera gazı salımlarını azaltan yeni teknolojiler lazım orta gelir tuzağına takılmamak için. Ne diyeyim? “kazan-kazan” durumu işte bir nevi.

    Çin’in inovasyon odaklı yeni G20 öncelikler listesini bu yolda atılmış önemli bir adım olarak görüyorum ben doğrusu. Umudumu artırıyor. Umarım hem tehlikenin hem de fırsatın farkına varırız, Paris ile birlikte. Çinliler zaten anlamış gibi duruyor doğrusu.

    Şekil 1: Ek 1 Ülkelerinin Sera gazı Emisyon Değişimleri (1990-2012)

     

    Şekil 2: Türkiye GSYH ve Sera Gazı Emisyonu Gelişimi ve Tahminleri (1990-2030)


    Bu köşe yazısı 07.12.2015 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır