Arşiv

  • Ekim 2019 (7)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)

    Etiketler

    Türkiye’de yeniler eskilerin yerini alamıyor

    Güven Sak, Dr.21 Ocak 2016 - Okunma Sayısı: 2278

    Sonunda Ar-Ge Reform Paketi ile daha ayrıntılı açıklamalar içeren bir metin ortaya çıktı. Meclisimize gelen kanun teklifindeki madde gerekçeleri neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu aşağı yukarı anlatıyor. Bugün müsaadenizle genel bir çerçeve çizeyim. Türkiye’nin ihtiyacı çerçevesinde bu madde gerekçelerine nasıl bakılabilir anlatmaya çalışayım. Sonra konunun kendisine de gelirim.

    Ben bu aralar Türkiye ile ilgili ne yazsam, “ama sen de bu arada elde edilen ilerlemeyi göz ardı ediyorsun” diyorlar. Yok yahu, ne alakası var? Gelin somut bir noktadan başlayayım. Geçenlerde OECD’nin 2015 yılı Daha İyi Yaşam Endeksi’ne bakıyordum. 2000 yılında 25-34 yaş arasındaki Türklerin yüzde 27’sinin lise diploması varmış. 2013 yılında bu oran yüzde 48 olmuş. Şimdi buna bakıp ne denir? “Liseyi bitirmiş olan 25-34 yaş arasındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının oranı 2000’li yıllarda yüzde 72 arttı” denebilir. Peki, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ulaşılan bu seviye sevindirici bir durum mudur? Hayır. Çünkü, yine aynı OECD endeksi, 25-34 yaş arasında diploması olanların OECD ülkelerindeki ortalamasının yüzde 84 olduğunu söylüyor. Yani aslında durum nedir? “Türkiye, 2013 yılında, 25-34 yaş arasında, lise eğitimini tamamlamış olanlar açısından, OECD ortalamasının neredeyse yarısında kalmaktadır.” İşte bu, Türkiye ekonomisinin tempolu büyüyebilme ihtimalini son derece sınırlandıran bir durumdur. Türkiye, vasatın altında bir beşeri sermaye ile, vasatın üzerinde sürdürülebilir bir zenginlik seviyesine  ulaşamaz. Eğitimsizlik, Türkiye’nin büyüme potansiyelini çürütmektedir. Eğitimsizlik ve buradan türeyen kalitesizlik, Türkiye’de kayırma ve yolsuzluğu besleyen ana kaynaktır. Neden? Ayrıca, bu durum neden son derece moral bozucudur? İzah etmek isterim.

    Bugün Türkiye ekonomisinin temel problemi, ekonomimizde geçmişte yaşanan verimlilik artışlarının üçte ikisinin kırdan kente göç kaynaklı olması ve artık bu göçün sınırına gelmiş olmamızdır. Türkiye’de kentleşme oranı artık yüzde 75’lere gelmiştir. Şimdi ekonomimizde kaynak dağılımındaki hataları düzeltmek daha bir önem taşıyor. Dün tarımdan sanayi ve hizmetlere geçişlerle verimlilik artardı. Şimdi sektör içi verimlilik artışlarını tetiklemek gerekiyor. Yoksa artık Türkiye ekonomisinde verimlilik artışı olmuyor. Verimlilik artışı yoksa büyüme yalnızca canımızı sıkar.

    Dünya Bankası uzmanları, Türkiye’de faktör verimliliğine bakmışlar. Sonuç şöyle: Türkiye ekonomisinde hem verimli çalışan, hem de verimsiz çalışan işletmeler var. Türkiye ekonomisinde verimlilik artmıyor demek ne demek olabilir? Birincisi, verimli çalışan işletmeler ekonomideki kaynak kısıtı nedeniyle büyüyemiyor olabilirler. Nedir o kaynak kısıtı? İyi eğitimli, beceri sahibi eleman bulamıyor olabilir mesela verimli işletmeler. Beşeri sermayeniz orta 2’den terk ise, ülkenizde verimlilik filan artmaz. Nedir? Milli Eğitim sisteminiz büyüme engelidir. İkincisi, verimsiz işletmeler bir türlü batmıyor, batamıyor olabilir. Neden? Devletiniz teşvik adı altında, herkese, verimli olup olmadığına bakmaksızın, telafi primi olarak, cömertçe teşvik dağıtıyorsa, batması gerekenler batmaz. Ne olur? Ekonomide kaynak dağılımı bozulmuş olur. Verimsizler yerini daha verimli olanlara bırakamaz. Eskiler gitmez, yeniler gelemez. Neden gitmezler? Oy kaygısı, büyüme engeli olduğu için elbette. Siyaseti yenilenmeye engel olan memleketin ekonomisi sürdürülebilir bir biçimde büyüyemez. Düşe kalka ilerler. Aynı 1990’lar gibi olur.

    Halbuki dünyada işler öyle olmuyor. Eskiler gidiyor ve yeniler geliyor. Bakın mesela Amerikan borsalarında işlem gören ve piyasa kapitalizasyonu yüksek şirketlerden oluşan Standard&Poor’s (S&P) 500 endeksine. 1958 yılında S&P 500 endeksindeki şirketler 61 yıldır orada yer alıyormuş. 1980 yılında bu süre 25 yıla düşmüş. Sonra da 18 yıla inmiş. Şimdilerde ortalama iki haftada bir S&P500’den eski bir şirket çıkıyor bir yenisi giriyormuş. Nedir? Eskiden endekste hiç değişmeden duran bir sürü eski şirket varmış. 60 yıl bir endeks grubu içinde kalabilmek için eski bir şirket olmak lazım. Sonra endekste bekleme süresi azalmaya başlamış. Endekse yeni şirketler dahil olmuş. Endekse giren çıkan şirketlerle ilgili istatistikler yanda yer alıyor(Şekil 1). Orada hızlı bir değişim oluyor. Yıl yıl hızlanan bu değişimi yeni teknolojilerle birlikte ele almak lazım. Yeni teknolojiler eskilerine oranla daha hızlı yayılıyor. Şirketler kesimi hızla değişiyor. Şimdi bir buna bakın. Bir de bizim şirketlere bir bakın. Biz de yıllar, dönemler itibariyle şirketler kesimindeki değişimin arkasında teknolojik dönüşüm değil, kayırmadır. Biz de her parti kendi zengin şirketlerini yaratır. Bakın görün.

    Ben bu anlattıklarımdan şunu anlıyorum: Amerika’da yeniler eskilerin yerini alabiliyor. Türkiye’de ise yeniler eskilerin yerini alamıyor. Orada rekabet ortamı var. Burada rekabet ortamı işlemiyor. Nitelik olmazsa, kayırma önemli olur. Kayırma önemli olursa, verimlilik artışı olmaz. Büyüme ancak işte bu kadar olur.

    Sürdürülebilir mi? Sürdürülemez. Ben içinde bulunduğumuz bu dönemi 1990’lı yıllara çok benzetiyorum doğrusu. Ama dışsal şartlar hiç de 1990’ları anımsatmıyor. O gün kör topal da olsa ayakta kalmayı olumlu dışsal şartlara borçluyduk. Hatırlatırım.

    Şekil 1: S&P 500 endeksindeki şirketlerin ortalama endekste kalış süreleri

    Kaynak: https://www.aei.org/publication/charts-of-the-day-creative-destruction-in-the-sp500-index/

    Bu köşe yazısı 21.01.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.