Arşiv

  • Ağustos 2020 (6)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)

    Etiketler

    Peki, bu kez neden derin bir coşku hissetmiyoruz?

    Güven Sak, Dr.02 Mayıs 2016 - Okunma Sayısı: 2358

    Geçen hafta İstanbul’da Avrupa Birliği ile Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısı yapıldı. Avrupa Komisyonu’nun sanayiden sorumlu başkan yardımcısı ve üç ayrı komisyoner ile EIB, EBRD başkan yardımcıları İstanbul’daydı. Birkaç gün önce ise Komisyon başkanı ile Almanya başbakanı Gaziantep’teydi. İstanbul’da özel sektör ile birlikte görüşmeler şeklinde başlayan toplantılar daha sonra Ankara’da da devam etti. Bir nevi, Brüksel’de Türkiye ile uzaktan yakından ilgili herkes geçen hafta başı İstanbul ve Ankara’daydı. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci bir yeni aşamaya giriyor. Ben bunun önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Ama bizim tarafta derin bir coşku eksikliği görüyorum. Hâlbuki heyecan duymamız için ortada yeniden yeterince sebep var. Peki, biz bu kez neden böyleyiz? Gelin ne gördüğümü anlatayım.

    Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci bundan yaklaşık 12 yıl önce hızlanmıştı. 2004 yılında da hava aynen böyleydi. Brüksel, Ankara ve İstanbul arasında böyle kalabalık heyetler gelip gidiyordu. Herkes Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini bir raya oturtmak için çalışıyordu. Hatırlayın sonra neler olduğunu? Türkiye, 1996 yılında Avrupa Birliği Gümrük Birliği’nin bir parçası olmuştu. O vakit, Tansu Çiller başbakandı. Türkiye, ev yapımı 1994 krizinin yaralarını sarıyordu. Sonra doğrusu ya, Gümrük Birliği sürecinin somut bir etkisi görülmedi. Ta ki Türkiye, 2002 yılında Derviş reformları ile bankacılık sektörünü tedavi edip, önüne sağlam bir ekonomik reform programı koyup seçimlerle de siyasi istikrarı tesis edinceye kadar. Sonra enflasyon yüzde 80’den yüzde 8’e geriledi. Bütçe disiplini Türkiye’nin önünü açtı. Gümrük Birliği anlaşması çalışmaya başladı. Türkiye’nin kişi başına milli geliri 3 bin dolardan 10 bin dolara doğru tırmandı. İhracatı ise 30 milyar dolardan 150 milyar dolara doğru fırladı. Ne oldu? Türkiye, orta teknolojili bir sanayi ülkesi oldu. Avrupa ile ticaret, Türkiye’yi sanayileştirdi. Avrupa Birliği reform süreci Türkiye’yi zıplattı. Çünkü Türkiye, ne istediğini biliyordu. İstediğini almak için çaba harcıyordu. Reform yolunda yürüyordu.

    Şimdi 2004 yılından tam 12 yıl sonra geçen hafta başı, Avrupa Birliği yetkilileri yine İstanbul’daydı. Üstelik bundan 12 yıl önce ağırlıkla okyanus ötesinden gelen uyarılarla bizim buraya zoraki bir ilgi duyuyorlardı. Bugün Türkiye’ye gösterilen ilginin kaynağı ise Avrupa’nın ta kendisi. Bu kez belirleyici olan Avrupa’nın ihtiyacı. Avrupa Birliği 1945 sonrası Avrupa’da kurulan düzeni korumak için Türkiye’ye kendisi ihtiyaç duyuyor. Türkiye’nin istikrarı soğuk savaştan beri ilk kez Avrupa için yeniden önemli oluyor. Ama bizim buralarda havada bir coşku eksikliği var. Neden?

    Türkiye, dün ne istediğini biliyordu. Bugün ise tam olarak ne istediğini bilmiyor. İstediğini alabilmek için ne yapması gerektiğini de sanki tam kavrayamamış gibi duruyor. Şizofrenik bir halde saldım çayıra Mevlam kayıra havasında gidiyoruz. Bir yandan basın hürriyeti dahil Kopenhag siyasi kriterlerinden uzaklaşıp bir yandan da Avrupa Birliği’nin parçası olmayı herhalde hayal edemeyiz. Ama sanki olurmuş gibi yapıyoruz. Bir mahkemenin aldığı kararı başkası bozuyor. Soba kurumu gibi dökülürken hayaller yerini hayal kırıklıklarına bırakıyor bir nevi.

    Neden? Birincisi, bence bu aralar kendimizi hafife alıyoruz. Bir nevi maçı zaten kaybetmiş gibi yapıyoruz. Ben öteden beri Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunu engelleyebilecek ilk hatanın Türkiye’nin kendi öneminin farkına varamaması olduğu kanaatindeydim. İkinci olası hata ise Türkiye’nin hedefini belirleyememesi ve bu hedefle uyumlu iktisadi önceliklerini doğru saptayamaması. Benim arada bir politika kararlılığı diye anlatmaya çalıştığım budur. İşte burada bir kararsızlık var sanki. Halbuki kafa karışıklığı kötüdür. Piyasaların zihnini boş yere karıştırır.

    Peki, nelerin yapılması gerektiğini belirlemek çok mu zordur? Hayır. Türkiye’ye teknoloji transferi için doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmek için yapılması gerekenlerle Avrupa Birliği için yapmamız gerekenler aynıdır. Ev ödevi listesi için yandaki tabloya bir bakın isterseniz. İlk sütun Türkiye ile karşılaştırılan ülkeleri göstermektedir. Diğer sütunlar ise Küresel İnovasyon Endeksi ile Küresel Yönetişim Endeksi’nin alt bileşenlerini göstermektedir. Kırmızılar, bu ülkelerin Türkiye’den daha iyi performansa sahip olduğu alanları, yeşiller ise Türkiye’nin daha iyi performansa sahip olduğu alanları işaret ediyor. Tablo, ağırlıklı olarak kırmızıdır. Bazı sütunlar ise alabildiğine kırmızıdır. Yeşil alanlara bakıldığında mesela Türkiye pek çok göstergede Brezilya’dan daha iyidir. Ama içinde yaşadığımız coğrafya, bizi daha riskli hale getirmektedir. Brezilya’nın doğrudan yabancı yatırımda Türkiye’ye fark atıyor olması bundandır.

    Avrupa Birliği, Türkiye için kamu yönetimi reformu anlamına gelmektedir. Vize serbestisi için atılması gereken adımlar bile kamu yönetimi reformudur. Not edeyim, bir ara anlatırım. Türkiye’nin derin bir idari reform sürecinden geçmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği süreci, bu açıdan son derece önemlidir.

    Tablo-1: Türkiye ve G-20 ülkelerinin Küresel İnovasyon Endeksi ve Küresel Yönetişim Endeksi’ndeki sıralamaları

    Kaynak: Global Innovation Index, Worldwide Governance Index

    Bu köşe yazısı 02.05.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır