Arşiv

  • Haziran 2020 (3)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)

    Etiketler

    Dikkat çekici sinyaller

    Fatih Özatay, Dr.01 Haziran 2016 - Okunma Sayısı: 2980

    Birkaç yazı Türkiye’nin ileride başına bela olma potansiyeli taşıyan risklere değindim. Geçen haftaki yazım, İspanya’da 1995-2007 döneminde verimliliğin önemli ölçüde düşmesini, başarılı olmak için devlet desteğine ihtiyaç duyan sektörlerde yatırımların ahbap-çavuş kapitalizmi yoluyla yoğunlaşmasına bağlıyordu. Elbette ön sırada inşaat geliyordu. 11 Mayıs tarihli yazımda ise “müstakbel kamu açıkları” konusunu ele aldım. 1997’de Asya kaplanlarında çıkan krizin ana nedeni olarak özel sektörün büyük yatırımlarına verilen devlet garantileri gösteriliyor. Kriz literatüründe “müstakbel kamu açıkları” olarak ele alınıyor ve ahbap-çavuş kapitalizmi ile yakından ilgisi var. Zira devlet garantileri ahbap çavuş ilişkileri çerçevesinde verilmiş bu ülkelerde. Türkiye’nin hem İspanya’nın kötü deneyiminden hem de Asya’da 1997’de patlak veren krizden alması gereken dersler olmalı.

    Konu “ders” almaya gelince elbette daha önce yaşadığımız krizleri ele almamak olmaz. 1994’te patlak veren krizin ana tetikleyici unsurunun “faiz düşürme” saplantısı nedeniyle kamunun finansman ihtiyacını Merkez Bankası’na para bastırarak karşılanması olduğunu unutmamak gerekiyor. Yüksek faiz (enflasyonun oldukça üzerinde bir faiz) bir ekonomi için şüphesiz kötü. Bu kötülüğü yok etmenin yolu onu doğuran nedenleri ortadan kaldırmaktan geçiyor. 1994 krizi öncesinde yüksek faize yol açan temel neden bütçe açıklarıydı. Dolayısıyla kamunun finansman ihtiyacını azaltmadan yüksek faizden kurtulmak mümkün değildi. Öyle de oldu. Yüksek faizden kaçmak için finansman ihtiyacı sorununa el atmak yerine finansman biçimi değiştirildi: Basılan paralar dolar talebini patlattı ve kriz öncesinde 14 bin lira civarında olan dolar, üç ay içinde 40 bin lirayı gördü. Kurdaki “çılgın” gidiş nedeniyle tekrar yüksek faizle borçlanmak zorunda kalındı. Ama ne yüksek faiz; kriz öncesinde yüzde 80 düzeyindeki faiz yüzde 400’e kadar çıktı!

    Bir diğer ders 2001 krizinden. O krizde öğrendik ki sağlıklı bilanço önemli bir kavram. Bozuk bilançolar eninde sonunda başa bela oluyor. O zamanki bela bankacılık sektörünün çok kötü bir bilançoya sahip olmasıydı. Devlet, tarımı ve küçük esnafı bütçeden desteklemek yerine devlet bankalarından destekliyordu. Bu bankalar yüksek faizle topladıkları fonları çok düşük faizle esnafa ve çiftçilere aktarıyorlardı. Zararları çığ gibi katlanarak büyüyordu. Bazı orta büyüklükteki özel bankalar gecelik borçlanma yoluyla aktiflerini finanse ediyorlardı. Faizlerde olacak küçük bir artış bile zararlarını katlamaya yol açacaktı. Yine özel bankalarda önemli ölçüde döviz pozisyon açığı vardı; döviz cinsinden yükümlülükleri döviz cinsinden alacaklarından çok fazlaydı. Dolayısıyla, kurdaki bir artış onları zor durumda bırakma potansiyelini taşıyordu. Tüm bankacılık sektöründe bir de geri dönmeyen kredi oranı çok yüksekti; sermayeleri eriyordu.

    Bu iki krizden alınacak dersler kısaca şunlar: Birincisi, maliye ve para politikası şakaya gelmez. İdeolojik saplantılarla maliye ve para politikası uygulamak ateşle oynamak ile eşdeğerdir. İkincisi, şirketler kesiminde önemli bilanço sorunları varsa bankacılık sektörü sağlam diye rahat uyumamak gerekir. Zira şirketlerin sorunları bir bakarsınız bir gecede bankaların sorununa dönüşür. Kısacası, bugün yediğiniz hurmalar bir gün gelir sizi mutlaka tırmalar. “Hurma-tırmalama” çerçevesinde bankaların arttığı “söylenen” geri dönmeyen kredilerine, Merkez Bankası’nın yavaş yavaş azalan döviz rezervlerine, şirketler kesiminin yüksek döviz pozisyon açığına ve  “yeni maliye ve para politikası” söylemine dikkat derim.

    Bu köşe yazısı 01.06.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır