Arşiv

  • Ekim 2019 (9)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)

    Etiketler

    Havada kalmamanın kötülüğü

    Fatih Özatay, Dr.08 Haziran 2016 - Okunma Sayısı: 2017

    Ben bir öğretim üyesiyim. Ders verirken en çok anlattığım konunun “havada kalmasından” korkarım. Öyle olursa öğrenci anlamayacak, tartışmaya girmeyecek; dolayısıyla dersi geçmek için ezberlemeye çalışacaktır. Elbette sınavlar bittikten sonra da unutacaktır; ezber uçar gider çünkü. Bu sıralar dördüncü sınıflara seçmeli bir ders veriyorum: “Türkiye Ekonomisi’nden Güncel Konular.” Dersin ilk kısmı Türkiye’deki makroekonomik istikrara yönelik. 1980’den bugüne geliyorum. Bu nedenle, bir miktar, orta öğretim tarih kitaplarındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun çoğumuzu hüzünlendiren kaderini çağrıştırıyor. Elbette 2001 krizi sonrası için geçerli bu benzetme. Yükseliş ve duraklama dönemleri var. Çöküş döneminin yerini ise sürünme dönemi alıyor. Dolayısıyla, yukarıda değindiğim sorun söz konusu bile değil; her şey ortada çünkü.

    Ama anlattıklarımın “havada kalması” korkusunu hiç hissetmememi makroekonomik istikrar bölümüne borçlu değilim. Birkaç derstir daha derin konulara geçtim: 1) Kişi başına gelir düzeyimizin zengin ülkelerin kişi başına gelir düzeylerine oranının yıllardır aynı düşük düzeyde seyrediyor olması. 2) Düşük tasarruf oranı-sıradan bir yatırım performansı-bunlara rağmen yüksek cari işlemler açığı ve dolayısıyla yurtdışından borçlanmaya mahkûm olmak-dış şoklara aşırı hassasiyet. 3) Orta 2’den terk bir eğitim düzeyine sahip nüfus-nicelik böyleyken niteliğin de sorunlu olması-eğitim kalitemizin düşüklüğü-oysa orta gelir tuzağından çıkan ülkelerin eğitim düzeylerinin yüksekliği. 4) Daha temelde ise kurumsal yapının önemi: Güvenilir bir hukuk sistemi-demokratik haklar - sosyal güvelik kurumları - rant peşinde koşmak yerine araştırmayı ve geliştirmeyi özendiren bir sistem - makroekonomik açıdan önemli kurumların bağımsızlığı - bağımsız sendikaların önemi – mülkiyet hakları - ahbap çavuş kapitalizmi…

    Kabul edersiniz ki tüm bu alt başlıklarda zengin örnekler sunuyor ülkemiz. Alın mesela inşaatçı olan sanayi şirketlerine ilişkin olanları. Neden iştigal ettikleri sanayi kolunda bir dünya devi olmaya çalışmıyorlar da kaynaklarını son yıllarda ağırlıklı olarak inşaata yöneltiyorlar? Bu sorunun yanıtının (yanıtlarının) havada kalması mümkün mü günümüz Türkiye’sinde? Ya da düşük tasarruf oranından başlayarak dış koşullara aşırı hassas olmayı anlatmak zor mu? Derste bağlanın internete. ABD Merkez Bankası’nın 2014 başında ABD Kongresi’ne sunduğu raporu açın. 14 yükselen piyasa ekonomisi arasında, neden ABD’nin faiz artırımı karşısında, en kırılgan ülkenin Türkiye olarak bulunduğunu onlara o metinden gösterin.

    Dün bu yazıyı yazmadan önce iki saat dersim vardı. Kurumsal yapı deyince ne anlaşılabileceğini tartışıyorduk. İlk maddelerden biri elbette düzgün işleyen ve güvenilir bir hukuk sistemiydi. Alt başlıkta ise böyle bir sisteme sahip olmayan bir ülkenin yatırım yapılabilir bir ülke olmaktan ne kadar uzaklaşacağı vardı. Aynı günün gazetelerinde ise HSYK’nın son kararnamesi önemli bir yer kaplıyordu. Mesela bir büyük gazete “Yargıda 4’te 1 Depremi” diye manşet atmıştı. Çok değil bir yıl kadar önce hapiste 4-5 yıl tutuklu kaldıktan sonra büyük cezalara çarptırılan çok sayıda askere ve sivile ise “pardon, yanlış yaptık” denilmişti. Derste ne HSYK’nın son kararnamesi söz konusu oldu ne de “pardon” denilmesi. Ama bahsetmeye gerek var mıydı zaten? Her şey ortada değil miydi?

    Şimdi siz söyleyin; Türkiye’nin güncel ekonomik sorunlarının nedenlerinin ele alındığı bir dersin havada kalması tehlikesi olabilir mi?

    Bu köşe yazısı 08.06.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.