Arşiv

  • Ağustos 2020 (4)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)

    Etiketler

    Endişeye mahal yoktur

    Güven Sak, Dr.21 Temmuz 2016 - Okunma Sayısı: 3055

    Türkiye iktisadi dönüşümüne 1980’lerde başladı. Piyasa reformları ile Türkiye ekonomisinin önü açıldı. O vakitler kişi başına milli gelir 1500 dolar civarındaydı. 2002’de kişi başına milli gelir 3 bin dolara varmıştı. Şimdilerde ise Türkiye’nin kişi başına milli geliri 10 bin dolar civarında. Cumhuriyet tarihimizin bu son üçte birlik döneminde, Türkiye uyuşuk bir tarım ülkesinden dinamik bir sanayi ülkesine dönüştü. Başka? Bu son 35 yılda Türkiye’de hiç darbe ya da darbe teşebbüsü olmadı. Ne oldu? Türkiye, küreselleşme sürecine intibak ederek bugüne kadar zenginleşti. Piyasaları serbestleştirmek, devletin mikro kararlara müdahalesini engellemek, Türkiye’ye iyi geldi. 1980’lerin başında tam da bunları yapmıştık. Hatırlatırım.

    Geçen Cuma gecesi, Türkiye bir darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kaldı. Son 35 yıldır olmayan oldu. Olaya Türkiye ekonomisi açısından bakarsanız negatif bir dışsal şokla karşılaştık. Hayatın akışı olağan çizginin dışına çıktı. Şimdi bir geçiş sürecinin içindeyiz. Ortadaki bu eğreti hava, travmanın etkisinin henüz çok yeni olmasındandır. Olayın şokundandır. Peki, bu şokun ekonomi üzerindeki olası etkisini sınırlandırabilmenin yolu var mıdır? Elbette vardır. Ben esas itibariyle endişeye mahal olmadığı kanaatindeyim. Yeter ki bundan sonrası için adımlarımızı düşünerek atalım. Bugün bundan sonrası için üç hususa dikkat çekmek isterim.

    Bu dışsal şokun negatif etkilerini sınırlandırabilmenin yolu bir an önce hayatın olağan akışına geri dönmesini sağlamaktır. Bu geçiş dönemi uzun sürmemelidir. Ben yöneticilerimize düşen ilk ödevin bu olduğunu düşünüyorum. Ekonomi üzerindeki negatif etkileri sınırlandırabilmek için özellikle olağan dışı olanı olağanlaştırmaktan kaçınmak gerekir. Darbeci çeteyi bertaraf etmek üzere atılacak adımları tasarlarken akılda tutulması gereken ilk nokta budur.

    İkinci olarak ise Türkiye’nin önceliğinin bir an evvel ülkeyi yatırım yapılabilir bir ülke haline getirmek olduğu unutulmamalıdır. Bu hal, yeni bir hal değildir. Darbe teşebbüsünden önce de Türkiye’nin problemi buydu, şimdi de budur. Odaklanmamız gereken noktayı gözden kaçırmamakta fayda vardır. Yandaki tablo, Türklerin yurt dışına yaptıkları yatırımların, yabancıların Türkiye’ye yaptıkları yatırıma oranını göstermektedir. 2002-2007 döneminde yüzde 15 olan bu oran, 2012-2016 yılları arasında yüzde 35’i aştı. Ne oldu? 2012’den beri hem Türklerin hem de yabancıların Türkiye’de yatırım yapma şevki kırıldı. Şimdi başka meselelere odaklanırken bu konuyu ihmal etmemekte fayda vardır.

    İhmal edersek ne olur? İyi olmaz. Dönüşüm programlarında gündeme getirilen yapısal adımların yerini son günlerde iktisadi yavaşlamanın getirdiği acıyı hafifletmeyi hedefleyen pansuman tedbirlerinin almış olması, son derece moral bozucuydu. Şimdi yeniden dönüşüm programlarını hatırlamak gerekir. Yapısal reform gündemini yeniden kalibre ederek uygulamaya koymak gerekir.

    Üçüncüsü, Türkiye ekonomisine yatırım şevkini kıranın, Türkiye’nin kurumsal kapasite eksiklikleri olduğunu hep akılda tutmak gerekir. Burada yıllar sürecek reform süreçleri ile Türkiye’nin kaybedecek vakti yoktur. Örneğin, eğitim sistemini, hukuk sistemini elden geçirecek reformlar uzun zaman alacaktır. Bu nedenle Türkiye’yi bir an önce Avrupa Birliği sürecine bağlamak önemlidir. O vakit, ülkemizin kurumsal altyapısı, henüz değişmemiş bile olsa, yerli ve yabancı yatırımcılar gözünde kabul edilebilir olacaktır. Daha önce aynı süreçten geçmiş İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin deneyimi tam da buna işaret etmektedir. Darbe teşebbüsü, Türkiye’nin istikrarının Avrupa ve Amerika açısından ne kadar önemli olduğunu ayan beyan bir kez daha ortaya koymuştur. Ben bunun atılacak adımlar ve yatırımcı davranışları açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

    Türkiye, 1980’lerde iktisadi dönüşüm sürecini başlatmış ve başarıyla orta teknolojili bir sanayi ülkesine dönüşmüştür. Bu başlı başına bir başarı öyküsüdür. Bugün Türkiye, içinde bulunduğu bölgede üç açıdan öne çıkmaktadır. Birincisi, Türkiye, piyasaların serbestçe işlediği ve her probleme bu çerçevede çözümler bulmaya alışmış bir ülkedir. İkincisi, Türkiye, bölgesinin iki sanayi ülkesinden biridir. Kompleks problemlerle baş etmeye alışkındır. Üçüncüsü, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin üçte ikisinde seçim sandığının sorun çözdüğünü yaşayarak görmüş bir ülkedir. Cuma günkü teşebbüsün başarısızlığı üzerine düşünürken bu faktörü de dikkate almakta fayda vardır.

    Ben bu çerçevede baktığımda esas olarak endişeye mahal olmadığını düşünüyorum. Türkiye kişi başına geliri 10 bin doların üzerinde bir ülke olmak istiyorsa geçiş dönemini uzatmadan, bir an önce işe odaklanmak gerekir.

    turkiyeden giden yatirimlarin gelen yatirimlara orani.520px

    Bu köşe yazısı 21.07.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır