Arşiv

  • Ekim 2022 (2)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)
  • Şubat 2022 (9)
  • Ocak 2022 (9)
  • Aralık 2021 (13)
  • Kasım 2021 (11)

    Bu takımın kalecisi neden gidip gol atmıyor? Batı'da öyle mi ama!

    Fatih Özatay, Dr.14 Ocak 2007 - Okunma Sayısı: 1456

     

    1960'ların ikinci yarısı. İstasyonun hemen yanı başında iki katlı ahşap bir bina. 1955 yılında eğitime başlayan bir okul. Altı tane açılmış tüm Türkiye'de. Biz, o zamanki ismiyle Konya Maarif Koleji olanındayız.

    Yatakhane, okulun bahçesinin biraz dışında ve bir apartmandan bozma. Bir kütüphane ve de gösteri sahnesi için bir ek bina var. Arkada da büyükçe (o zamanlar bana öyle geliyordu) bir futbol sahası. Kaleler mahalle arası futbolunda olduğu gibi taşlardan değil; 'harbi' direklerden.

    Yatakhaneye gitme dışında okuldan çıkmalarına sadece cumartesi öğleden sonraları ve pazar günleri izin veriliyor yatılı öğrencilerin. O da akşamüstü belli bir saate kadar. Ders ve etüt (mütalaa deniliyordu) saatleri dışında kalan zamanların uğraşı konularının başında şüphesiz futbol oynamak var.

    Hazırlık öğrencisiyim. 11 yaşında, kısacık bir boy. Kaleci olmak en büyük tutkum. İlkokul öğrencisi iken, evde topu duvara çeşitli açılarda atıp tutarak 'form kazanmaya' çalışırdım. Oysa, burada kocaman bir kale; üst kale direği boyumun nerdeyse iki katı yükseklikte. Bir terslik var bu işte, ya neyse (Bilmiyorum o zamanlar, sonradan öğrendim. İnsanın hırsı kapasitesini aşmamalı).

    'Beraber top koşturduklarımız' da hazırlık öğrencileri. Hani çok da uzun sayılmazlar. Orta sahada ya da ileride oynayan için pek bir sorun yok. Kaleye geçince anlaşılıyor oysa boyun kısalığı.

    Neyse, lafı uzatmayayım. Hazırlık C'nin kalecisi ben oldum. Zaten topu topu 20 kişilik bir sınıf. Üstelik bir kısmı da kız. O zamanlar ilgilenmiyor kızlar futbol oynamakla. Bizimkiler muhtemelen 'bulduk bir enayi' sevinciyle ses etmediler ufacık tefecik birinin kaleye geçmesine. Hazırlık A'da da Mustafa var. Kalmış; tekrar ediyor hazırlık sınıfını. Bizden daha irice.

    Maç Hazırlık A ile. Orta sahanın oralardan bir yerden Mustafa abandı topa. 'Alçak adam', havadan gönderiyor. Tutmak ne mümkün. Başımın üzerinden yedim golü. Keşfetti ya madeni, biraz sonra bir daha. Aynı biçimde. Sonuç yine tahmin ettiğiniz gibi.

    Oysa sınıf takımında gösterecektim hünerlerimi, sonra da bütün hazırlık sınıflarından (topu topu üç sınıf) oluşturulacak karmanın kalecisi olacaktım. 'Kariyer planım' suya düştü o havadan yediğim iki golle.

    Şimdi diş doktoru olan Güven aldı yerimi. 'Allah yürü ya kulum dedi'; sınıf takımının kaleciliğinden lise sona geldiğimizde Kolej'in kaleciliğine kadar yükseldi. Kendisine 'kova' lâkabını taktım. Kıskançlığımı maskeleyecek gerekçem de vardı. Bizim lise takımı okullar arası ligde 'averaj' takımıydı; 1-0 yenilirsek 'şerefli yenilgi' almış varsayardık kendimizi. Sevinirdik. Oysa bütün takım kötüydü; muhtemelen tek başına hak etmiyordu 'kovalığı'.

    Hem bendeniz hem de 'kova' yediğimiz goller nedeniyle sık sık eleştirildik. Zor günlerdi anlayacağınız. Elbette kaleyi korumak sadece bizim görevimiz değildi. Takım halinde savunmalıydık kalemizi.

    Ama vurgulayayım: 'Gelen geçeni kabul etmek' dışında bir eleştiri almamıştık. Kimse "Be kardeşim, neden kaleyi terk edip de gidip gol atmıyorsunuz" diye sormamıştı. Ya da "Tutturmuşsunuz, tek amacımız kaleyi korumak diye. Oysa gol atmadan nasıl yeneceğiz karşı takımı? Siz yoksa gol atmamızı istemiyor musunuz?" benzeri bir laf söylenmedi hiç bize.

    Bu memleketin büyümeye de ihtiyacı var

    O yaştaki çocukların da bir sağduyusu vardı. 'Takım' vardı ortada; herkesin de bir görevi. Herkes bir diğerinin görevine soyunursa sorun hüsran olurdu çünkü. 'Şerefli yenilgi' yüzü bile göremezdik.

    Teori şunu söylüyor: "Para politikası yoluyla işsizlik oranını düşük düzeylerde sürekli tutamaz, büyüme hızını kalıcı biçimde artıramazsınız. Geçici bir süre için daha düşük işsizlik ve daha yüksek bir büyüme hızı yakalayabilirsiniz. Ama bunlar kalıcı olmaz. Üstelik bu 'nafile' eyleminiz enflasyonu yükseltir."

    Bunların önemsiz olduğu ifade edilmiyor dikkat ederseniz. Bütün söylenen bu 'silahla' (para politikası) bu sonuçları elde edemeyeceğiniz. Başka politikalar gerekiyor. Türkiye'nin güncel koşullarında da mikro reformlar.

    Teori ekliyor: "Yüksek enflasyonun olduğu bir ekonomi (arkasındaki nedenler de dikkate alındığında) belirsizliklerin çok fazla olduğu bir ekonomidir.

    Böyle bir ekonomide planlama ufku kısa olur, yatırımlar düşer. Potansiyel büyüme hızı düşük, işsizlik ise yüksek düzeylerde kalır. Enflasyonun ilacı para politikasıdır. Elbette ona uyumlu bir maliye politikası olması koşuluyla."

    Bu nedenle merkez bankalarının ana amacı fiyat istikrarı oluyor. Bu kadar basit. Sanki sürdürülebilir büyüme hızı basit bir iki faiz kararı ile artırılabilirmiş gibi yaygın bir kanı var oysa. Daha vahimi şu:

    'Zavallı' Merkez Bankacılar. Yapmışız bir yasa. Ellerine tutuşturmuşuz. "Ana amacın fiyat istikrarına ulaşmak" demişiz. "Enflasyon hedefini hükümet ile birlikte belirle" talimatı vermişiz. Sonra da dönüp durmadan eleştiriyoruz "Neden bozuk plak gibi bir fiyat istikrarıdır tutturdun?" diye. Sanki 'kanunsuz vahşi batıda'yız.

    Sıkmayın şu doları

    Ortada bir program var. Program IMF kredileri ile destekleniyor. Bu çerçevede bir takım sözler veriliyor. Bu sözler bir 'niyet mektubu' ile de kayda geçiriliyor. Hükümet adına da ekonomiden sorumlu devlet bakanı imzalıyor. Yani hükümetin imzası var altında.

    2001 mayısından bu yana imzalanan tüm niyet mektuplarında uygulanacak kur rejiminin 'dalgalı kur' olduğu belirtiliyor. Yetmiyor, kura müdahalenin çok az sayıda olacağı, mümkünse hiç müdahale edilmeyeceği vurgulanıyor. Bir hükümet politikası bu (Merkez Bankası yasası çerçevesinde kur rejimini hükümet belirliyor. Uygulama Merkez Bankası'nda).

    Kısacası, ortada bir yasa ve bu yasa çerçevesinde alınan bir 'talimat' var. Üstelik 'talimat' imzalı, tüm dünyaya da duyurulmuş. Yine mevcut yasa çerçevesinde Merkez Bankası ile birlikte bir enflasyon hedefi belirliyor hükümet. Bu hedefe ulaşmak için faiz politikasını kullan diyor aynı yasa.

    Dışsal koşullar da uygunsa bu program liranın değerli olması sonucunu doğuruyor. Bu istenmiyorsa bunun yolları var. Mesela enflasyon hedefini yüzde 10'a yükseltirsiniz. Ya da dolar kurunu, ne bileyim, hadi 170 kuruşta sabitlersiniz. Hiçbirini yapmayıp da dönüp bürokratı eleştirmezsiniz ama.

     

    Bu köşe yazısı 14.01.2007 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır