Arşiv

  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)
  • Şubat 2022 (9)
  • Ocak 2022 (9)
  • Aralık 2021 (13)
  • Kasım 2021 (11)
  • Ekim 2021 (10)

    Ekonomik yavaşlamayı oturup seyredecek miyiz? (1)

    Fatih Özatay, Dr.28 Eylül 2016 - Okunma Sayısı: 2637

    Ekonomi 15 Temmuz’un çok öncesinden beri yavaşlama sinyalleri veriyordu. 15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar nedeniyle ekonomideki yavaşlamanın daha da belirginleşmesi büyük olasılık. Bu çerçevede hükümetin yavaşlamayı törpüleyici, mümkünse de tersine çevirici önlemler araması çok doğal.

    Açıklanan ekonomik önlemlerin önemli bir kısmının kredi arzını artırmaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bir ölçüde de kredi maliyetlerini düşürmeyi amaçlayan kararlar yürürlüğe konuldu. Bu önlemlerin ne ölçüde yaraya merhem olacaklarını öngörmek o kadar karmaşık bir analiz gerektirmiyor. Sadece biraz düşünmek, biraz da bazı kritik göstergelere bakmak yeterli. Madde madde neden açıklanan önlemlerin yaraya merhem olamayacaklarını göstermeye çalışayım.

    Bir: Ekonomik yavaşlama tüketim harcamalarındaki yavaşlamadan kaynaklanmıyor. Aksine tüketim harcamaları, maşallah, doludizgin artıyor. “Doludizgin”, çünkü son üç çeyrekteki özel tüketim harcamalarının artış oranı son 10 yıllık ya da son 15 yıllık ortalamalarının oldukça üzerinde. 60 yıllık ortalama büyüme oranımızı da aşıyor.

    İki: Ekonomik yavaşlama özel yatırım harcamalarının artmamasından ve ihracatın katkı vermemesinden kaynaklanıyor. Bu ikisinden özel yatırım harcamaları çok önemli; zira geleceğin üretim kapasitesini ve dolayısıyla ihracat potansiyelimizi de belirliyor.

    Üç: 2012’nin başı ile 2016’nın ilk yarısı arasında yapılan özel yatırım harcamalarının yıllık değerleri 2011’den daha az. Dikkat: Bu dönem kredi artış oranının çok yüksek olduğu dönemi de kapsıyor. Ve yine dikkat: Bu dönemin büyük kısmında dış borçlanma koşulları da çok uygundu. Buna karşın, bu dönemde özel yatırımlar düştü.

    Dört: Demek ki 15 Temmuz öncesindeki yatırım ortamı ve ekonomiye duyulan güven ile yakından ilgili özel yatırım harcamalarının azalması.

    Beş: Bu yazıyı kaleme aldığım salı günü, iki ekonomistin Çin bankacılık sisteminde bir krizin kaçınılmaz olduğunu ileri süren bir analizi yayınlandı (http://voxeu.org/article/why-banking-crisis-china-seems-unavoidable). Önemli bir göstergeyi gözümüzün içine sokuyorlar: Özel kesime açılan kredi toplamının milli gelire oranını, bu oranın uzun dönemli trendi ile karşılaştırıyorlar. Trend değerinin oldukça üzerinde bir kredi-milli gelir oranı, akademik yayınlarda bir uyarı sinyali olarak değerlendiriliyor çünkü. Tüm ülkelere bakıyorlar. Çin 30’a yaklaşan oran ile birinci. Türkiye ise 12’ye yaklaşan bir değer ile listede yedinci sırada. Tehlike sınırı olarak 8’i gösteriyorlar. Yani, 8’i aşan değerlerin bir risk göstergesi olduğunu belirtiyorlar.

    Altı: Kredi-mevduat oranı da önemli. Bu oranın 1’i geçmesi, bankaların kredi açabilmek için mevduat dışı kaynaklara başvurduklarını gösterir. Türkiye’de mevduat dışı asıl kaynak bankaların yurtdışından aldıkları borçlar. Bu nedenle, 1’in oldukça üzerinde bir kredi-mevduat oranı da bir risk göstergesidir. Türkiye’de bu oranın şu andaki değeri 1.15 düzeyinde. Farklı bir ifadeyle, mevduat artışı olmadan daha fazla kredi artışı olması (bu oranın yükselmesi) Türkiye’ye ilişkin risk algılamasını artırır.

    Sonuç: Yukarıda tek tek sayılan nedenler sizi ikna ediyorsa, ekonomideki yavaşlamaya karşı yazılacak reçetenin kredi artış oranını yükseltmeye çalışan önlemlere yer vermemesi gerektiğine de ikna olmuşsunuz demektir. Zira bu politika şu sonucu doğurur: Zaten hızlı artan tüketimi daha da artırır. Yatırımları kıpırdatsa bu bir işe yarardı. Oysa yatırımları kıpırdatmak için ekonomiye duyulan güveni artırmak ve yatırım ortamını düzeltmek gerekiyor. Kaldı ki hızlı kredi artışı beşinci ve altıncı maddelerde belirttiğim riskleri daha da artırır.

    Peki, ekonomik yavaşlamayı oturup seyredecek miyiz? Ne yapabiliriz? Haftaya tartışmaya çalışacağım.

    Bu köşe yazısı 28.09.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır