Arşiv

  • Eylül 2020 (13)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)

    Etiketler

    FETÖ’cü subay ifadelerinin düşündürdükleri -1-

    Nihat Ali Özcan, Dr.09 Aralık 2016 - Okunma Sayısı: 2766

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasında sıklıkla sorulan sorulardan biri de FETÖ’nün TSK’ya bu kadar büyük ölçekte nasıl nüfuz ettiği, gizlilik ve sadakati nasıl sağladığı, üyelerinin kendilerini yıllarca nasıl saklayabildiğiydi.

    FETÖ’nün askeri kanadında yer alan subaylara dair ifadeler ortaya çıktıkça bu konularda ilginç bilgilere ulaşıyoruz. İşin siyasi boyutu ile TSK’nın günah ve kusurlarını bir yana bırakarak, örgütün bireysel düzlemdeki ilişkilerine daha yakından göz atmakta fayda var. Sonuçta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görebiliyoruz.

    Gizli bir örgütün ilk evrelerinde tutunabilmesi, insanları inandıracak, fedakârlığa sevk edecek “işe yarar bir gerekçesinin olmasına bağlıdır”. Örgüt palazlandıkça, çekim merkezi oluşturdukça bu gerekçe geri plana düşer. Artık yapılması gereken uygun yer ve zamanda, kapasite ve kabiliyete bağlı strateji ve taktiklerle işi büyütmektir. Tüm örgütler gibi FETÖ de böyle davranmıştır.

    Birçok FETÖ’cü subayın ifadesinde belirttiğine göre amaç, “TSK’yı ateist ve Alevilerin elinden kurtarmaktı”. Bunun için örgüt melez bir strateji uyguladı. Bu strateji dört farklı sosyal ve siyasal hareketin gizlilik, büyüme ve sadakat taktiklerinden üretilmişti.

    İlki, Sovyet Kızılordu’sunun tüm birliklerde uyguladığı “siyasi komiserlik” kurumuydu. İkincisi, terör örgütlerinin sıklıkla baş vurduğu, “çocuk asker” ve “hızlı radikalleştirme” metotlarıydı. Üçüncüsü, mafya örgütleriyle birlikte terör örgütlerinin de kullandığı “suç ortaklığı” uygulamalarıydı. Son olarak, istihbarat örgütlerinde “çift taraflı çalışan casusların” içinde bulundukları psikolojiyi yansıtan çift kimlikli sürdürülen hayatlardı.

    Sovyet sisteminde, Kızıl Ordu’nun ideolojiye sadakati profesyonel askeri kabiliyet ve kapasitesinden daha önemliydi. Çünkü düşman (kapitalizm) amansızdı, her yere sızabilirdi. Rejim ve ideoloji her daim “tehdit” altındaydı. Özellikle subayların ve askerlerin aklını çelebilirdi. Bu yüzden de sadakati temin edecek ve sürekliliğini sağlayacak “tedbirler” alınmalı ve mekanizmalar kurulmalıydı.

    Sisteme giren herkesin işin daha başında ideolojik olarak doktrine edilmesine rağmen, güvensizlik üzerine inşa edilen, sürekli kontrolü esas alan uygulamalar vardı. Elindeki silah nedeniyle de ordu, güvensizliğe dayalı bu sistemin odağındaydı. İdeolojik kontrolün en kesif olduğu yerdi.

    Orduda bu sistemin kilit taşı “parti komiserleriydi”. Parti komiserleri, profesyonel birlik komutanlarına “paralel” yetki ve sorumlulukla görevlendirilirlerdi. Birlikteki tüm subay, astsubay ve erlerin siyasi gelişim ve sınıfsal ideolojiye sadakatinden sorumluydular. Sistem, parti ve ideolojiye sadakati tam olan askerleri ödüllendirirken, şüphe edilenler ya ordudan uzaklaştırılır ya da yeniden ideolojik doktrinasyona tabi tutulurdu.

    Şüphe ve güvensizliğe dayalı bu düzeneğin diğer ayağı ise askerlerin birbirlerini üstlerinden bağımsız, ünite ve kişilerce sürekli ve çapraz olarak “denetlemesiydi.” Sonuçta bireysel hiçlik ve güvensizliğe dayalı bir yapıdan söz ediyoruz.

    FETÖ’nün “birlik imamları, mahrem konular imamları”, “ağabeyleri, ablaları” tam da “parti komiseri” sistemine denk düşmektedir. Doktrinasyon, sürekli denetim, ödüllendirme ve korku üzerine odaklanma.

    Bu köşe yazısı 09.12.2016 tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: Darbe girişimi, FETÖ,
    Yazdır