Arşiv

  • Temmuz 2020 (4)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Yılbaşı terörü aklımızı başımıza getirmelidir

    Güven Sak, Dr.02 Ocak 2017 - Okunma Sayısı: 2658

    Bu hafta sonu, bir takvim yılından ötekine geçtik. 2016 bitti, 2017 başladı. Aslında dünyada değişen bir şey olmadı. Ağaçlar, denizler, kuşlar, böcekler öyle bir takvim yılından ötekine geçmedi. Biz insanlar bir takvim yılından ötekine geçtik. Takvim yılı dediğiniz insan türünün yaşam kolaylaşsın diye uydurduklarından biri yalnızca. Bakın mesela biz şimdi 2017 yılına geçtik ama Suudi Arabistan hala 1438 yılında bulunuyor. Yakında onlar da, Türkiye’nin 1926’da Atatürk reformları ile yaptığını yapıp, idari bir kararla, 2017 yılına geçecekler. Ne olacak? Takvim sistemlerini değiştirecekler. Paralel bir evrenden dünyanın kalanına uymak üzere bizim tarafa gelecekler. İsrail parlamentosu, Knesset’e göre ise halen 5776 yılında bulunuyoruz. Kul yapısı kurgu dediğim işte bu.

    Bu yılbaşının en popüler dileği, sanırım, “2016 bir an önce bitse de gitse, bir daha da böyle bir yıl olmasa” idi. Ama bu yılbaşı, bir takvim yılından diğerine giderken, aslında Türkiye’de hiçbir şeyin değişmediğini, biz istemezsek değişemeyeceğini, son derece hoyrat bir biçimde öğrendik. İstanbul’daki yılbaşı terörü, hepimizin canını acıttı, etimizden et koptu. Ben yılbaşı terörü ile birlikte artık 2017’yi bir reform yılı yapmak zorunda olduğumuz kanaatindeyim doğrusu. Bunu iktisadi nedenlerle zaten bir süredir yapmak zorundaydık ama şimdi hadise daha da bir boyutlandı sanırım.

    Dünyada ülkeler ikiye ayrılıyor, bana sorarsanız. Bir hadise ile karşılaştığında, “Bunu bana kim yaptı, bu kumpası bana kim kurdu?” diye ufuk çizgisine doğru bakmaya başlayanların yaşadığı ülkelerle; “Ben ne yaptım da bu benim başıma geldi” diye kendi yaptıklarını gözden geçirip, neleri eskisi gibi yapmaması gerektiğini düşünmeye başlayanların yaşadıkları ülkeler. Kaderine boyun eğip, olup bitenden yalnızca şikayet edip  sızlananlarla, kaderini kendileri yazanlar diye de ayırabilirim aslında. Türkiye, eskiden, ikinci gruptaydı. Eğer kaderimizi kendi elimize alabileceğimize inanmasaydık, İstiklal Harbi asla olmazdı. İmparatorluk döneminde, İstanbul’da kurulan reform hayalleri ile Kahire, Beyrut ve Şam’da kurulan reform hayalleri aynıydı. Ama imparatorluk kentlerinin hayallerini yalnızca  Ankara gerçeğe çevirdi. Beyrut, Kahire ve Şam kendi toplumlarını çağdaşlaştıramadı. Onlar sızlandı, Ankara yaptı. Fark buradaydı dün.

    2016 yılı Türkiye’nin ikinci gruptan birinci gruba doğru gitmeye başladığı bir yıl oldu benim gördüğüm. 2016 Türkiye’si hepimiz sızlanmayı pek sevdik. “2016 yılı bir an önce bitse de gitse, 2017 farklı olsa” dilekleriyle ilgili tespitim böyle benim esas olarak. 2016’yı bir yeniden yapılanma ve reform yılına çeviremedik.

    Halbuki dertlerimizin yapısal temelleri 2016 yılında bir nevi belirginleşti. Hemen üç tespit yapayım müsaadenizle. Ve 2017’de reform zorunluluğunun altını çizeyim.

    Birincisi, 15 Temmuz 2016’da, Türkiye, bir askeri darbe teşebbüsünü milletin de müdahalesiyle son anda atlattı. O günden beri, siyasi alanda, ağaçlarla mücadele etmekten ormana bir türlü gelemiyoruz. Bu darbe teşebbüsünün aklımıza getirmesi gereken yapısal meseleyi hiç ele almıyoruz. Türkiye’de kamu idaresi, kendi içinde örgütlenen bir rüşvet ve kara para aklama şebekesinin neden hiç farkına varamadı? Kamu idaresi, hangi kurumsal zafiyet nedeniyle, bu rüşvet ve kara para aklama şebekesini, kendi içinde, kendi başına temizleyemedi?

    Ben darbe teşebbüsünün özellikle eğitim, yargı, sivil-asker-polis ilişkileri ve güvenlik alanlarında bir yeniden yapılanma ve reform sürecine ihtiyacı gözler önüne serdiğini düşünüyorum doğrusu. İktidar blokundaki çatlama ile başlayan siyasi kriz, darbe teşebbüsü ile ciddi bir toplumsal krize dönüşmeye başladı sanki. Türkiye ise bataklıkla uğraşmak yerine art arda sivrisineklerle mücadele programlarını devreye soktu. Ortadaki beceri noksanlığı, olanı kader diye kabul edip, sızlanmayı norm haline getirdi 2016 yılında.

    İkincisi, Türkiye ekonomisi 2016 yılında yavaşlamaya başladı. Görünen o ki, bu yavaşlama süreci 2017 yılında da devam edecek. Hadisenin yapısal temeli ortada. Türkiye ekonomisi, son 40 yıldır, esas olarak, kırdan kente göç sayesinde büyüdü. Şimdi memleketin şehirleşme oranı yüzde 75’e vurdu. Ne beklenir? Büyüme dinamiğinin zaten zayıflaması beklenir. Eğer her sektörde verimlilik artışlarının önünü açacak bir teknolojik yenilenmenin önünü açamıyorsanız; Teknoloji transferi için bir yabancı sermaye seferberliği başlatamıyorsanız; Teknolojik yenilenmeyi destekleyecek kurumsal altyapı ve beşeri sermaye reformlarını gündeme getiremiyorsanız, bu araba ile bu yollarda istediğiniz hızda dolaşamaz ve istediğiniz mesafeyi kat edemezsiniz. Nokta. Hani o eğitim, yargı, vergi reformları, yani. Yoksa olmaz.

    İsterseniz 2017 için Türkiye ekonomisinin temel meselelerini hızla sayayım: Amerikan merkez bankası faiz artıracak, Türkiye’nin yabancı tasarruf ihtiyacında bir azalma olmadığına göre kötü etkileneceğiz. 2015 yılı sonunda Rus savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesi Türk turizmine büyük bir darbe vurdu 2016 yılında. Şimdi son bir buçuk yılda otuzu aşkın terör saldırısı ile turizm üzerine olan negatif etkinin 2017 yılına taşınmasını beklemek gerekiyor öncelikle. Aynı etkiyi yatırım, tüketim ve tasarruf kararları ile ilgili olarak da beklemek gerekiyor. 1979 yılında Türkiye’de toplam yatırımların yarıdan fazlası kamu yatırımlarıydı, şimdi artık bu oran yüzde 20’nin altına indi. Nedir? Türkiye ekonomisinde, kamu politikaları vasıtasıyla bir etki yaratabilmek için artık milyonlarca tüketici ve yatırımcının karar ve davranışlarını etkilemek gerekmektedir.

    Ben ilk kez 2001 yılında Türkiye’de “piyasalar aldığımız kararlara doğru tepkiler vermiyor” dendiğine, iş başında, şahit olmuştum. Bu aralar benzer bir havayı yine görüyorum ve çok üzülüyorum doğrusu. O gün bunlara karşı, “aldığınız bütün tedbirlere rağmen, piyasalar sizin istediğiniz tepkileri vermiyorlarsa, almayı ihmal ettiğiniz, atladığınız bir tedbir daha vardır” denilebiliyordu. Şimdi denemiyor sanki. Bakın işe bu en kötüsü. Halbuki nasıl sürekli ağlayan bebeğinizi sesini kesmek için duvara fırlatamazsanız, piyasaların bir türlü sakinleşmemesine bakıp, piyasaları iptal edemezsiniz. Ne yaparsınız? “Bu çocuk niye ağlıyor olabilir?” diye bir olası problem listesi yapıp, bir sonraki çareye yönelirsiniz.

    Üçüncüsü, Suriye krizi artık Türkiye’nin istikrarını doğrudan etkilemeye başladı. Suriye’den önce 3 milyon civarında mülteci geldi. Devletimiz pek bir şey yapmasa da, millet kendi derdini kendisi çözmeyi öğrendi. Suriyeli kardeşlerimiz kendiliğinden Türkiye toplumuna entegre oluyorlar. İş buluyorlar, çalışıyorlar, okuyorlar, yaşıyorlar. Ama öte yandan, Suriye iç savaşı artık Türkiye’nin etnik, dini ve mezhebi fay hatlarını etkilemeye başladı. Son bir buçuk yılda otuzu aşkın terör saldırısı işte buradan çıktı. En son bu yılbaşı terörü, İslamiyet renkli radikalleşmenin Türkiye’nin fay hatlarını nasıl etkileyebileceğini açıkça gösterdi. Suriye’nin istikrarsızlaşmasının, Türkiye’nin istikrarsızlaşması olduğunu yaşayarak öğrendik sanırım.

    Şimdi 2017 yılında ne yapmak gerekiyor? 2016 yılında ihmal ettiğimiz yeniden yapılanma ve reform meselesini 2017 yılında hatırlamamız gerekiyor bana sorarsanız. Pansuman tedbirlerini bırakıp, meselenin köküne inmek gerekiyor. Önce şu konuda bir kabul gerekiyor işe başlarken, milletçe, “2016 yılı bir an önce bitsin” dememizin nedeni, 2016 yılında Türkiye’nin önündeki temel meselelere karşı güçlü ve tutarlı bir kamu politikası cevabı verememiş olmamızdı. Şimdi yapılması gereken tam da bu. Türkiye’nin,  kendisini küresel gündemden pozitif bir biçimde ayırmaya  imkan sağlayacak güçlü bir program çerçevesine ihtiyacı var. Her yeri belirsizlik kaplıyorsa, yapmanız gereken kamu politikalarını kendi ülkenizin önündeki belirsizlikleri azaltacak bir biçimde yeniden tasarlamaktır. Zaman Türkiye’nin öngörülebilirliğini artırma zamanıdır.

    Türkiye, her an her şeyin olabileceği bir ülke olmaktan çıkıp, öngörülebilir  bir ülke haline dönüşmelidir. Ben iki öncelikli konu görüyorum doğrusu. Öncelikle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yeni milli gelir hesaplarını bir an önce herkesin anlamasını sağlamak, TÜİK’i aşan bir mesele olarak görülmelidir. İkincisi, anayasa değişiklik taslağı ile Merkez Bankası Kanunu dahil, iktisadi işleyişi etkileyen yasalarda bir yaklaşım değişikliği planlanıp planlanmadığı bir an önce açıklığa kavuşturulmalıdır bana sorarsanız.

    Bu yılbaşı terörü aklımızı başımıza getirmelidir. Türkiye, küresel dönüşümün ayrılmaz bir parçası olmaya karar verdiğinden beri hızla zenginleşmiştir. 2017 yılında, Türkiye’nin öngörülebilirliğini artırmak, zenginleşme hamlesine devam etmek demektir. Türkiye, 2017’yi bu çerçevede bir yeniden yapılanma ve reform yılına çevirmek zorundadır.

    Bu köşe yazısı 02.01.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır