Arşiv

  • Aralık 2020 (3)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)

    Brexit, Türkiye için nasıl bir imkan olabilir?

    Güven Sak, Dr.30 Ocak 2017 - Okunma Sayısı: 3023

    Geçen Salı, 24 Ocak’ta, İngiltere Dış Ticaret Politikasından Sorumlu Devlet Bakanı Lord Price Ankara’daydı. Ondan dört gün sonra ise, İngiltere Başbakanı Theresa May, Amerika’nın başkenti Vaşington’dan, Ankara’ya geldi. Theresa May 27 Ocak’ta Vashington’da Başkan Trump ile buluşmuştu. Başbakan May ile buluşmadan önce Başkan Trump Pentagon’da düzenlenen bir törenle İran, Irak, Libya, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen’den Amerika’ya gelecek olanların ülkeye girişlerine ve vize işlemlerine geçici yasak koyan Başkanlık Kararnamesini de imzaladı. Lord Price, Ankara ziyareti sırasında, 24 ülkeyi ziyaret ettikten sonra, Türkiye’ye geldiğini özellikle söyledi. Theresa May hükümetinin Temmuz 2016’da kurulduğu dikkate alınırsa yoğun bir tempo doğrusu. Bugün müsaadenizle bu hadiselerden Türkiye için bir kaç sonuç çıkartayım.

    AB, Türkiye’ye kesinlikle iyi geldi.

    İsterseniz önce 24 Ocak’tan başlayayım. Bu hafta, Türkiye’nin iktisadi dönüşüm tarihinde önemli bir yeri olan 24 Ocak kararlarının 37’inci yıl dönümüydü. Artık pek anılmıyor ama 1980’de Türkiye, 24 Ocak kararları ile piyasa reformlarını yaparak, dışa açılmaya karar veren ilk ülkelerden biriydi. 1970 yılında Türkiye’nin ihracatı 588 Milyon Türk Lirası civarındaydı. Şimdi ihracat toplamı yaklaşık 150 Milyar dolara çıktı. Aynı dönemde, dünya ticaretinin toplamı 305 Milyar dolardan 16,4 Trilyon dolara çıktı. Nedir? 1970’den bugüne dünya ticareti 55 kat civarında büyürken, Türkiye’nin ihracatı 250 kattan fazla arttı. Türkiye, dünyanın ayrılmaz bir parçası oldu. Türkiye, dışa açılarak zenginleşildiğini gördü. Aslında 2000’lerin başına geldiğimizde, toplam ihracatımız 30 Milyar dolara ancak varmıştı. 24 Ocak kararları zemini oluşturdu. O sayede heybemizde satacak pamuk olabildi. Türkiye’nin ihracatını asıl zıplatan, 1996 yılında karara bağlanan Avrupa Birliği (AB) ile Gümrük Birliği süreci oldu. Türkiye, sanayi mallarında Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’ni kabul edince, Türk sanayii çağ atladı. İhracatımız 30 milyar dolardan 150 milyar dolara fırladı. Orta teknolojili bir sanayi ülkesi olduk.

    Nedir? Serbest ticaret ve dışa açılma işe yaradı. AB ise, Türkiye’ye kesinlikle iyi geldi. 1980 yılında memleketin kişi başına geliri 1500 dolar civarındaydı, 2002’de 3200 dolara çıktı. Şimdi ise 11 bin dolara ulaştı. 24 Ocak kararları ile dışa açılarak zenginleşebileceğimizi görmemiş olsaydık olmazdı. AB ile Gümrük Birliği olmasa olmazdı. Önce bir vakıayı yerine yerleştirelim. AB, Türkiye için çok önemlidir.

    Halbuki AB İngiltere’ye de iyi gelmişti.

    İngiltere ve Türkiye arasındaki toplam ticaret hacmi de AB çerçevesinde giderek büyüdü, 16 milyar dolara ulaştı. İngiltere ve Türkiye arasındaki ticaretin hangi kurallara göre yapılacağını belirleyen temel çerçeve Gümrük Birliği anlaşmasıydı. Geçen yıl, İngiltere, Brexit kararı ile AB’den ayrılmaya karar verdi. Halbuki AB İngiltere’ye de iyi gelmişti. Şimdi İngiliz politikacılar dünyayı dolaşıp, herkesle ayrı ayrı serbest ticaret anlaşmaları imzalamaya çalışıyorlar. Dünyayla AB vasıtasıyla kurdukları ilişkiyi, şimdi ikili bir ilişkiler bütününe dönüştürmeye çalışıyorlar.

    İngilizlerin anlattıklarını toplarsanız, meseleyi beş ana başlık altında ele almak mümkün görünüyor. Birincisi, “İngiltere, sizin ülkenizle kurduğu ticari ilişkiden çok memnun, bunu öncelikle olduğu gibi devam ettirmek istiyor” diyorlar. Bu çerçevede, elbette ikili serbest ticaret anlaşması (STA) imzalamak istiyorlar. Türkiye söz konusu olduğunda, bu STA’nın ilk önce mevcut Gümrük Birliği çerçevesini hemen kapsamasını, sonra da hizmetler ve tarıma doğru genişletilmesini istiyorlar. Zaten AB Gümrük Birliği anlaşmasının derinleştirilmesi süreci tam da bunu içeriyor. Hatırlatayım.

    İkincisi, AB ile de bir STA imzalamak istiyorlar. Buradan şunu da çıkartmak mümkün, “aslında biz AB ile kurduğumuz ticari ilişkiden de pek memnunuz, onu da olduğu gibi korumak istiyoruz” diyorlar. Tek pazardan bir şikayet yok. Şikayet, otomatik çalışma izni vermekten kaynaklanıyor. Ama şimdi hasbelkader bir referandum ile ani bir karar verince, olanı koruma telaşına düştüler.

    Üçüncüsü, “bugüne kadar, Dünya Ticaret Örgütü ile ilişkimiz hep AB vasıtasıyla oldu, şimdi aynı ilişki çerçevesini İngiltere’nin üstlenmesini istiyoruz” diyorlar. Dördüncüsü, AB’nin halen serbest ticaret anlaşması imzalamamış olduğu ülkelerle de serbest ticaret anlaşması imzalamak istiyorlar.  Beşincisi, “İngiltere serbest ticaretin şampiyonudur” diyorlar.

    İngiltere’nin, AB’den ayrılma kararı enerji israfıdır

    İnsanın, bütün bunlara bakınca, İngiltere’nin, AB’den ayrılma kararının getirdiği enerji israfını görmemesi mümkün değil bana sorarsanız. Zaten onun için İngilizler bir gün oraya bir gün buraya koşturup duruyorlar. Yukarıdaki listede söylenenlerin tümü, söylemesi kolay, yapması daha zor işler. Bir dizi vıdı vıdı teknik ayrıntının ortaya çıkmaması, sürecin uzamaması, halen herkesi memnun eden ticaretin bundan zarar görmemesi, ülkenin zenginleşme sürecinin sekteye uğramaması mümkün değil. Neden? Referandumda geçen yıl Brexit kararı çıktığı için elbette. Peki, referandum nereden çıktı? Zamanın İngiltere Başbakanı David Cameron geçen seçimde öyle bir laf etmişti. Demekle kalmadı, bir de dediğini yaptı. Ortaya bu sonuç çıktı. Şimdi anlatmaya çalıştığım o ki, bugün,  40 akıllı, aman bir maraza çıkmadan, ticaret aksamadan, kuyudan o atılan taşı nasıl çıkartırız diye çalışıyor.

    Şimdi ben bu olup bitenlere bakarken, aklıma hemen Harvard iktisatçısı Ricardo Haussman’ın sözleri geliyor doğrusu. “Hükümetler yalan söyler. Hatta bazıları söylediklerine inanıyor da olabilirler. Ama tehlikeli olan, hükümetlerin söyledikleri yalanı hayata geçirmek için harekete geçmeleridir.”  Hakikaten öyle, ne diyeyim? Herkesin hayatını doğrudan etkileyecek kamu politikaları söz konusu olduğunda, işi karara bağlamadan önce biraz daha fazla düşünmek gerekiyor. Kamu politikalarını tasarlarken, siyasetçinin ne düşündüğüne değil, verilerin ne dediğine daha fazla bakmak gerekiyor. Kamu politikalarını tasarlarken, uzun uzadıya tartışmak gerekiyor. Yoksa boş yere enerji israfı oluyor.

    Trump dönemi enerji israfı dönemi mi olacak?

    Aynı durum, bana sorarsanız, Amerikan başkanı Trump için de geçerli. 27 Ocak tarihinde, Başkan Trump, şimdilerde Müslüman yasağı (Muslim ban) olarak adlandırılan Başkanlık kararnamesini imzaladı. Açıklaması ortada. “Radikal İslamcı teröristlerle etkili bir biçimde mücadele edebilmek için, İran, Irak, Libya, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen’den Amerika’ya gelecek olanların  ülkeye girişlerine geçici yasak koyuyorum” dedi. “Bu süre içinde, biraz daha düşünüp, bu tür ülkelerden gelmesi muhtemel radikal İslamcı teröristleri diğerlerinden ayırabilmek için yeni kriterler” koyacaklarını sözlerine ekledi. Ama o ne? Alınan karar zaten ülkede oturma izni olanların da, ülkeye girişlerini zorlaştırdı. Araya New York Mahkemesi girdi. Mahkeme, bir nevi yürütmeyi durdurdu. Bu arada, Amerikan İçişleri mahkeme kararına uymayacağını, Başkanlık Kararnamesinin yürürlükte olduğunu, güvenlik gerekçesi ile vizelerin iptal edilebileceğini açıkladı. Üzerine bir de Amerika’nın her yerinde gösteriler başladı. Ben doğrusu ya, bu meselenin de, aynı çerçevede düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Herkesin hayatını doğrudan etkileyecek kamu politikaları söz konusu olduğunda, işi aceleye getirmemek gerekiyor. Yoksa boş yere enerji israfı oluyor.

    Ben bu hafta gördüklerimden 3 tane sonuç türetebiliyorum. Birincisi, genel. Herkesin hayatını doğrudan etkileyecek kamu politikaları söz konusu olduğunda, referandum ve başkanlık kararnamesi ile şıpın işi karar almanın astarı yüzünden pahalıya gelebiliyor. Çabuk karar almak, idareyi etkinleştirmiyor, yalnızca hata yapma ihtimalini artırıyor. sonunda ne oluyor? Boşuna enerji israfı oluyor. Brexit ve Trump tecrübesi ortada, ne diyeyim?

    İkincisi, cesur yeni dünyanın nasıl olacağına ilişkin. Bundan böyle, vatandaşlık haklarının, insan haklarından daha önemli olduğu bir döneme giriyoruz, bana sorarsanız. Fransız devriminden beri insanların insan oldukları için dünyanın her yerinde, mekana bağlı olmaksızın, sahip oldukları vazgeçilmez bir dizi hakları olduğunu kabul ediyorduk. İnsan haklarının mekana bağlı olarak kısıtlanabileceği bir yeni çağın başındayız şimdi. Bir yerde ne kadar hakka sahip olduğunuz, bundan böyle,  dedenizin oraya ne zaman geldiği ile bağlantılı olacak gibi duruyor. Siz ilk kuşaksanız, işiniz zor doğrusu.

    Üçüncüsü ise doğrudan Türkiye ile ilgili. Brexit süreci, Türkiye’nin AB ile ilişkilerini şöyle derinden bir düşünmesine fırsat yaratıyor. Şimdi İngiltere AB ile ilişkilerini yeniden düzenleyecek, AB üyesi olmayacak. Öte yandan İngilizler AB ile iktisadi entegrasyonu pek de zayıflatmak istemiyor. Türkiye’nin AB üyelik süreci de sağlıklı bir biçimde ilerlemiyor. Zaman, Türkiye’nin, İngiltere ile  birlikte AB’ye farklı bir ilişki biçimi önerebilmesi için son derece uygun aslında. Tam üyelik hedefinden vazgeçip, başka bir hedefe kilitlenmek için zaman uygun. Peki, bunu neden yapacağız? İşte size tefekkür etmek için bir çerçeve. Ben Türkiye’nin AB sürecini yeniden düşünmek için uygun bir atmosferde olduğumuzu düşünüyorum. Geçen haftanın gelişmeleri bana bunları düşündürdü.

    Tabii, bir de Fitch kararı var. 27 Ocak’ta Türkiye’ye yatırım yapılabilir ülke muamelesi yapan tek derecelendirme kuruluşu olan Fitch de fikrini değiştirdi, S&P ve Moody’s gibi Türkiye’yi çöp etti. Ama onu zaten bekliyorduk. Sürpriz olmadı.

    Bu köşe yazısı 30.01.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır