Arşiv

  • Temmuz 2020 (4)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Şimdi işler yakında yoluna girer mi?

    Güven Sak, Dr.13 Mart 2017 - Okunma Sayısı: 2858

    Bu aralar bana Türkiye ekonomisi ile ilgili olarak bu soruyu soruyorlar: “Şimdi,” diyorlar “işler yakında yoluna girer mi?” Neden? Türkiye ekonomisinde herkesin hissettiği bir sıkıntı var. Hükümetimizin son dönemde aldığı tedbirler de hep o sıkıntıyı bertaraf etmek için alınıyor. Şirketlere Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) vasıtasıyla sağlanan ‘Nefes Kredisi’nin amacı o. Çalışma Bakanlığı’nın TOBB ile birlikte başlattığı istihdam seferberliği de aynı gayeyi taşıyor doğrusu. KOSGEB vasıtasıyla sağlanan yeni KOBİ destekleri de hep aynı hedefe yönelik. Doğrusu ya, herkes işlerin bir an önce yoluna girmesi için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Her şey yolunda olsa, ortada bir sıkıntı olmasa zaten bu tedbirler de alınmazdı sonuçta. Bana “işler artık yoluna girer mi?” diye soranların aklında doğrusu ya hep 16 Nisan referandumu var benim anladığım. İnsanlar bu tarihten sonra işlerin artık sonunda yoluna girip girmeyeceğini merak ediyorlar. Bu soruyu soranlara anlattıklarımı, müsaadenizle bugün de size anlatayım.

    Aslında rakamlara bakınca ortada bir sıkıntı olduğu bir süreden beri gözlemlenebiliyordu doğrusu. Benim hep anlatmayı sevdiğim gibi anlatmaya başlayayım. Türkiye ekonomisinin 2002-2007 performansı gayet iyiydi aslında. O dönemde, ekonomimiz yıllık ortalama yüzde 7 civarında bir hızla büyüdü. Sonra 2008-2014 döneminde yıllık ortalama büyüme oranı yarı yarıya azaldı, Yüzde 3,3 civarına indi. 2015-2017 döneminde ise memleketin yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 2,5 civarına oturacak gibi duruyor normal şartlar altında, biz hiçbir şey yapmadan oturursak. Nedir? Yıllık ortalama büyüme bir yüzde 20 daha azalacak gibi duruyor. Neden? Bütün işaretler 2016 yılının yüzde 2 civarında kapanacağına işaret ediyor. Şimdilik en iyi ihtimalle 2017’de ancak 2016’nın performansını tekrarlayabiliriz gibi duruyor.

    Bunlar elbette eski milli gelir serisi üzerinden yapılan hesaplamalar. Öyle yapmayalım, yeni milli gelir serisi ile gidelim derseniz, durum daha iyi görünmüyor doğrusu. 2002-2007 döneminde yıllık ortalama büyüme yüzde 7,14 civarındayken 2008-2014 döneminde yüzde 4,88’e geriliyor. 2015-2017 için ise bu oranın bu kez yüzde 30 civarında gerilemesini beklemek gerekiyor. Nedir? Ortada bir sıkıntı vardır. Hükümetimizin bu şartlar altında ortadaki sıkıntıyı dikkate alarak harekete geçmiş olması elbette son derece iyidir.

    Peki, şimdi önümüzdeki döneme nasıl bakmak gerekir? Bu soruyu cevaplamak için, buraya nasıl geldiğimizin altını kalın kalın çizmekte fayda vardır. Buraya gelmemizde etkili olan birinci faktör küresel gelişmelerdir. Türkiye ekonomisi sıkıntıyı hisseden tek ekonomi değildir. Son altı yıldır küresel büyüme sürekli uzun dönem ortalamasının altındadır. Dünya ticareti de daralmaktadır. Böyle bir ortamda yalnızca Türkiye değil, herkes uzun dönem ortalamasının altında bir hızla büyümektedir. Küresel ekonomi nasıl büyür, küresel ticaret nasıl artar diye düşünülürken şimdi önce İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı sonra Donald Trump’ın Amerikan başkanı seçilmesi belirsizlikleri artırmış, öngörülebilirliği azaltmıştır. Nedir? Artan belirsizlik büyüme için iyi değil, kötüdür. Şimdi, ayın 15’indeki Hollanda seçimleri belirsizlikleri daha da artırabilir. Dikkat edilmezse, Avrupalı Müslümanların hayatı çok zorlaşacak gibi durmaktadır. Sosyal uyumun bozulması her zaman için büyümeyi olumsuz biçimde etkiler. Nokta.

    Bu arada, Amerikan ekonomisindeki toparlanma devam etmektedir. Bu çerçevede, Mart ayı içinde Amerikan merkez bankasının yeni bir faiz artırımına gitmesi beklenmektedir. Liranın dolar karşısında son haftalarda yeniden değer kaybetmeye başlamasının arkasında esasen bu hadise yatmaktadır.

    Türkiye’de büyümenin yavaşlamasında etkili olan ikinci etken bölgesel gelişmelerdir. IMF’nin 2016’da yayımladığı bir araştırma notuna göre şiddetli bir iç çatışmanın yaşandığı ülkelere komşuluk eden ülkelerde yıllık ortalama büyüme 1.4 puan düşüyor. Hele bu ülkeler Ortadoğu’da ise, bu ortalama 1.9 puan oluyor. Açıktır ki, Suriye iç savaşı ve Irak’taki karışıklıklar da Türkiye’ye yönelik yatırımcı iştahını olumsuz bir biçimde etkilemektedir. Türkiye her akşam haberlerde Irak ve Suriye’deki yıkımla birlikte anılmaktadır. Oradaki çatışmalar, Türkiye’nin fay hatlarını da hareketlendirmektedir. Bu arada, ülkemizdeki mülteci sayısı da 3 milyonu geçmiş bulunmaktadır. Memlekete gelen turist sayısı da belirgin bir biçimde azalmaktadır. Dün yalnızca 3 milyon Rus turist için endişelenirken, şimdi 6 milyona yakın Alman, 2 milyon civarında İranlı ve en son 1,5 milyon civarında Hollandalı turist için de dertlenmek gerekmektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, ihracatımızın neredeyse yarısını Avrupa Birliği’ne yapıyoruz. Doğrusu ya, Avrupa ülkelerine yönelik iktisadi yaptırımlardan bahsedilmesi yeni bir belirsizlik kaynağıdır. Bölgesel gelişmeler sonuçta Türkiye ile ilgili belirsizlikleri artırmaktadır.

    Üçüncü olarak ise, büyümedeki yavaşlama için, Türkiye’nin kendi içine bakmak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin uzun dönem büyümesinin üçte ikisi köyden kente göç kaynaklıdır. 1960’ların başında şehirleşme oranı yüzde 30’lardayken bugün artık yüzde 75’e gelip dayanmıştır. Şimdi bütün sektörlerde aynı anda verimlilik artışlarını tetikleyecek güçlü bir ekonomi programına ihtiyaç vardır. Türkiye, 2008’den beri bu programı biçimlendiremediği için büyüme oranımız erozyona uğramaktadır. Yine de 2016 yılındaki gibi derin bir şoka rağmen ekonomimizde büyük bir hasar yoktur. Piyasalar işlemekte, dalgalı kur rejimi işlevini görmektedir. Benzer şoklar karşısında örneğin Rus ekonomisinin gösterdiğine benzer tepkiler bizim ekonomimizde henüz gözlemlenmemektedir. Bu iyidir.

    Peki, işler Nisan ayının ikinci yarısında artık yoluna girer mi? Bu soruya cevap verebilmek için, bugün ekonomimizde gözlemlenen yavaşlama eğiliminin üç kaynağına ayrı ayrı bakmak gerekmektedir. Bunların ilk ikisi zaten Türkiye için kontrol değişkeni değillerdir. Önümüzdeki dönemde küresel belirsizlikler azalmayacak, artacaktır. Trump’ın yalnızca başkan seçilmesi değil, hazırlıksızlığı da belirsizlikleri artırmıştır. Bugün itibariyle, Amerika’da Senato onayıyla atanması gereken 553 politik üst düzey atamanın daha ancak yüzde üçü tamamlanabilmiştir. Atamaların yapılamamasının nedeni, Senatonun başkanın elini tutması filan değildir. Halihazırda, bu 553 politik üst düzey atamanın yüzde 93’ü için Trump’ın daha Senatoya adını ilettiği adayı bile yoktur. Daha ne olsun? Önümüzdeki Çarşamba Hollanda’da genel seçimler, Nisan’da Fransa’da başkanlık seçimleri, sonra Eylül’de Almanya’da genel seçimler var. Gelişmeler sürprizlere açıktır. Aynı biçimde bölgesel belirsizlikler ve bunların Türkiye ekonomisinin büyüme oranı üzerine negatif etkisi en az bir 10 yıl daha etkisini devam ettirecektir. Şimdi bütün bunlara karşı Türkiye’nin kendini ayrıştırmak için hızlı bir reform dönemi başlatması gerekmektedir.

    İşte milyon dolarlık uzman sorusu budur. Türkiye, Nisan ayının ikinci yarısından başlayarak hızlı bir iktisadi reform programı tasarlayarak, 2017 yılının olumsuz gidişatını değiştirebilir mi? Türkiye, Nisan ayının ikinci yarısından başlayarak, kendisini küresel ve bölgesel gelişmelerden pozitif bir biçimde ayrıştırabilir mi? Türkiye, yine Nisan ayının ikinci yarısından başlayarak, siyasi tartışmalar yerine, ekonomiye odaklanabilir mi? Eğer bu soruların üçüne de cevabınız “evet” ise, başlıktaki soruyu da olumlu cevaplamak mümkündür. Ne derler? Nasip, gayrete aşıktır. Şimdi gayret zamanıdır.

    Bu köşe yazısı 13.03.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır