Arşiv

  • Temmuz 2020 (10)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Yan gelip yatarsanız, 2017 yılı yine 2016 gibi olur

    Güven Sak, Dr.19 Haziran 2017 - Okunma Sayısı: 2303

    Sizce, büyümenin ivmelenmesi, Türkiye’nin yerli ve yabancı yatırımcı nezdindeki kötü görüntüsünü değiştirmeye yeter mi? Yatırımına ve yatırımcısına bağlı doğrusu. Ama ben size ortada açık olanı söyleyeyim:  Siz böyle yan gelip yatmaya devam ederseniz, 2017 yılı 2016’dan farklı olmaz.  Türkiye bir an önce her an her şeyin olabileceği ülke görüntüsünden çıkartılmalıdır. Politik risk hızla azalmadan, Türkiye’nin önü açılmaz. Gelin bugün size iki rakam ile ne gördüğümü anlatayım.

    Birinci rakamı bu yıl Washington merkezli EMPEA (Emerging Market Private Equity Association) 2017 yılı Private Equity Raporu’nda açıkladı. Buna göre, 2016 yılında, Türkiye’ye yatırım yapmak için bir adet private equity fonu oluşturulmuştu. Türkiye’de hisse senedi pozisyonları almak için, taahhüt toplanarak oluşturulan fonun büyüklüğü 824 milyon dolardı. Tüm olumsuzluklara rağmen, endüstri 2016 yılında bir Türkiye pozisyonu alabilmişti. Bu işin iyi tarafı. Ancak Türkiye için oluşturulan fon, 2016 yılında küresel ölçekte yeni oluşturulan 830 fondan yalnızca bir tanesiydi. 830 fon için  toplanan sermaye taahhüdü toplamı 347 milyar dolar civarındaydı. İşte Türkiye’nin almakta olduğu paya bu çerçevede, bu toplamın içinden bakmak gerekiyor. Ne oluyor? Türkiye’nin bu pastaki payı binde 2’lerle ifade edilebiliyor yalnızca.

    Neden? Bu yıl açıklanan raporda, 34 ülkeden, gelişmekte olan ülkelere yönelik fon oluşturan, kapı kapı dolaşıp taahhüt toplayan ve bu fonları yönetenlerin farklı sorulara verdikleri cevapları da raporun içinde özetlemişler. İşte size gelişmekte olan (Emerging) top 10 listesi hemen yanda. Buna göre, Hindistan en başta. Türkiye ise artık en sonda. Ama sonuncu sırasından bile olsa, top 10 listesindeyiz diye sevinebilirsiniz isterseniz. Türkiye 2013 yılında listede Çin’in hemen ardından 5. sıradaymış. Sonra hızla gerilemiş. 2017 itibariyle de 10. olmuş. Önümüzdeki 2 yıl için portföylerde Türkiye pozisyonunu küçültmek gerekir diyenler, artırmak gerekir diyenlerden daha fazla rapora göre. Onu da söyleyeyim.

    Neden böyle olmuş? Private equity portföyü kurup, buna taahhüt toplayıp, sonra da proje arayan ve bu fonları yönetenlerin yüzde 61’i, “önümüzdeki 2 yılda neye dikkat edersiniz” diye sorulduğunda, “önce yüksek büyüme potansiyeline” demişler. “Büyümenin ivmelenmesi, Türkiye’nin kötü görüntüsünü tek başına değiştirir mi?” dediğim bu işte.  Ama ortada bir de gerçek var. Türkiye, Rusya ile birlikte siyasi risk ile birlikte anılıyor bu 10 ülke-bölge arasında. Siyasi risk, siyasi belirsizlik riski, büyüme potansiyelini olumsuz etkiliyor. Türkiye ve Rusya’nın bulunduğu bölgeden ankete katılanların yüzde 78’i, hem Rusya hem Türkiye’de, siyasi risk önemli demiş. Yine Türkiye ve Brezilya kur riski ile birlikte en çok anılan ülkeler. Kur riski de yine büyüme potansiyelini olumsuz etkiliyor. İlgili ülkelerin bulunduğu bölgedeki yöneticilerin yüzde 52’si Türkiye için ve yüzde 48’i Brezilya için kur riskinden bahsetmiş. İşte bakın Hindistan bu nedenlerle birinci sırada yer alıyor.

    19062017  1.600px

    Ama raporda, Türkiye için şöyle diyor sonuç olarak, “Ankete katılanların çoğunluğu bu piyasayı çekici bulmasa bile, geçen yılın fon toplama tecrübesi, yatırımcıların bir alt kümesinin Türkiye’nin uzun vadeli performansına güvendiğini göstermektedir.” Hangi uzun vade? Hani hepimizin öleceği, seçimlerin gelip geçeceği uzun vade. Private equity fonları içindeki payımızın binde 2’lerde dolaşması hayra alamet sayılmaz. Öncelikle not edeyim.

    Bugünün ikinci rakamı ise doğrudan yabancı yatırımlar konusunda. Yandaki grafikte, 2003-2014 yılları arasında Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların ülke-bölge bazında dağılımı var. FdiMarkets veri setinden, TEPAV araştırmacıları tarafından, derlenen bu bilgiye göre, 2003-2014 arasında, Türkiye’ye, doğrudan yabancı yatırım olarak gelen tutarın toplamı 130 Milyar dolar. Bunun yüzde 50’si Avrupa Birliği ülkelerinden gelmiş. Amerikan yatırımlarını da eklerseniz, gelen doğrudan yabancı yatırımın yüzde 61’i Batı ülkelerinden buraya gelmiş. Buraya Avrupa pazarına yakınlığımız için bizi tercih eden Japon ve Çin yatırımcısını daha saymıyorum. Rusya’nın zaten kendisine bakacak kadar bile parası yok, değil Türkiye’ye yatırım yapsın.  Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmasa, Körfez’den gelen doğrudan yabancı yatırımında bir ağırlığı yok doğrusu. Toplam yabancı yatırımların yüzde 10’u Körfez ülkelerinden gelmiş. Katar’dan Türkiye’ye 2003-2014 arasında gelen tutar, toplam doğrudan yabancı yatırımların yalnızca binde 3’ü seviyesinde. Bu seri, 2003-2014 arasında. Geçen gün biri bana, “Canım Katar, 2015’ten beri birden Türkiye’nin önemini gördü” dedi basında çıkan rakamlara bakınca, eğer tüm o tutarlar buraya geliyorsa, ne olur diye baktım, Katar’ın payı yüzde 1,8 olur toplam doğrudan yabancı yatırımlar içinde. O kadar. Katar’ın 2003-2014 arası yatırımlarına bakarsanız, 47 milyar doların neredeyse yüzde 40’ını Mısır ve Suudi Arabistan’a gömmüş olduğunu da görürsünüz bu arada.

    Türkiye, 1980’den itibaren dışa açıldıkça zenginleşmiştir. Elbette dışa açılma süreci daha iyi yönetilse, bugünkünden daha iyi olurduk. Ama o Türklerin şanssızlığıdır. Bir ülkenin küreselleşme sürecine intibakı, susamış bir yolcunun tepenin üzerinden gördüğü, gürül gürül akan nehre ulaşmaya çalışmasına benzer. Ya dikkatini suyun sesine vererek, paldır küldür aşağıya yuvarlanır ya da dikkatini ayağını nereye bastığına vererek, yavaş yavaş aşağıya iner. Türkiye, dikkatini suyun sesine vererek, küreselleşme sürecine intibak etmiştir. Yara berelerimiz hala daha iyileşmemiştir. Çin ise dikkatini attığı adımlara vererek, küreselleşme sürecine intibak etmiştir. Yaralı bereli de olsa, Türkiye, dışa açıldıkça zenginleşmiştir. Bu ilk nokta.

    Geleyim ikincisine, Türkiye, dışa açıldıkça, bunun gereklerini yerine getirdikçe, dışarıdan içeriye oluk oluk sermaye gelmiştir. Nedir bu? Türkler yeterince tasarruf etmediği için, Türkiye, yabancıların tasarrufunu ithal ederek zenginleşmiştir. Yabancıların tasarrufu, Türkiye, küresel sistemin parçası olmanın gereklerini yerine getirdiği için gelmiştir. Piyasa şartlarında gelen, piyasa şartlarında gider. Memlekete gelen yabancı tasarrufların kahir ekseriyeti, buraya kara kaşımız, kara gözümüz için gelmiş değildir. Körfez parasını öyle zannedenler yakında bir kez daha yanılacaklardır.

    Üçüncü nokta ise şudur, memlekete para yatıranlar, Türkiye’ye baktıklarında, önümüzdeki iki yıl için, artan bir politik risk görmektedirler. Siyasetin halletmesi gereken birinci mesele budur. Benim en baştan beri, “Yan gelip yatarsanız, 2017 yılı 2016’dan farklı olmaz” dediğim de budur.  Yatırımcı güveninin temel, siyasi riskin azaltılmasıdır. Türkiye, her an her şeyin olabileceği bir ülke görünümünden çıkartılmalıdır. Zaman dedikodu değil, iş yapma zamanıdır. Ayinesi iştir kişinin.

    Peki, büyüme rakamları Türkiye ile ilgili bu olumsuz algıyı ortadan kaldırır mı? Hayır. Öncelikle ben büyüme konusunda 2017 yılının ilk çeyreğinde fiyat artışları kaynaklı bir hacim hareketine daha yakından bakılması gerektiğini düşünüyorum. İkincisi, daha doğrudan bir etki: Yüksek siyasi risk, Türkiye’nin hızlı büyüyen bir ülke olarak algılanmasını olumsuz etkiler diye düşünüyorum doğrusu. Birinci öncelik budur. Konuşma değil, iş yapma zamanıdır.

     

     

    Bu köşe yazısı 19.06.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır