Arşiv

  • Temmuz 2019 (4)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)

    Etiketler

    Büyüme sürdürülebilir değil; çünkü...

    Fatih Özatay, Dr.28 Haziran 2017 - Okunma Sayısı: 1880

    Yılın ilk çeyreğine ilişkin GSYH büyüme oranının sürdürülebilir olmadığını ve nedenlerini ileride ele alacağımı belirtmiştim iki hafta önce. Nedenlerine geçmeden önce iki noktanın altını çizeyim. Birincisi, 'sürdürülemez' derken, büyüme oranında hemen çarpıcı bir düşüş olacağını iddia etmiyorum. Aksine, referandum öncesi uygulanan politikaların büyümeyi artırıcı etkilerinin bir süre daha devam etmesi beklenir. Bu etkiler geçince, geriye büyüme oranımızın kalıcı olarak yüksek olmasını engelleyen temel sorunlar kalacak. İkinci dikkatinizi çekmek istediğim nokta burada ortaya çıkıyor: Temel sorunlara ciddiyetle eğilen yeni bir programın ikna edici bir biçimde uygulamaya sokulması halinde, yüksek büyüme oranının (geçici olumsuz dış şokların büyümeyi azaltıcı etkileri bir tarafa) kalıcı olmaması için bir neden yok. Ortada böyle bir program (şimdilik) olmadığına göre, yüksek büyümenin neden sürdürülemez olduğunu tartışmak istiyorum.

    Birincisi şu: Yüksek büyümeyi sağlayan temel unsurlardan biri, belki de en önemlisi son aylardaki çok hızlı kredi artışı. Bayram öncesi Dünya'da okudunuz. Aynı dönemde mevduat artışı çok daha düşük bir oranda gerçekleşti. Üstelik bu hızlı kredi genişlemesi olmadan önce de toplam kredi tutarının toplam mevduat tutarına oranı yüzde 120'lerde dolaşıyordu. Bu oranın elde edildiği stok kredi ve mevduat rakamları değil de son aylarda yeni açılan kredi ve yeni toplanan mevduat değerleri dikkate alındığında kredi-mevduat oranı çok daha yüksek bir düzeye çıkıyor. Açık ki, mevduat artışı hızlanmadan bu yüksek oranın devam etmesi ancak bankaların yurtdışından aldıkları borçları sürekli artırmaları ile olabilir. Bu, normal koşullarda bile mümkün değil; riskimizi yükseltir. Kaldı ki 'normal' koşullarda değiliz. Büyük ekonomilerin merkez bankaları para politikalarını ya sıkılaştırmaya başladılar ya da başlayacaklar. Öte yandan daha fazla kredi artışı sağlayabilmek için bankalar mevduat yarışına girmiş durumdalar. Mevduat faizlerini yükseltiyor bu yarış. Açık ki büyüme için olumlu bir gelişme değil.

    İkincisi: Kamu harcamalarındaki artış bir süredir büyümeye önemli düzeyde katkı veriyor. Kamunun mevcut borç stoku ve bütçe açığı dikkate alındığında bu bir risk oluşturmuyor. Özellikle, kamu borcunun GSYH'ye oranı çok düşük bir düzeyde. Kamunun borçlanma faizleri de (özellikle risk primi kısmı) göz önüne getirildiğinde maliye politikasında bir hareket alanı var. Ancak burada vurgulanması gereken önemli nokta şu: Kamu harcamalarındaki artışın temelde ekonomiye 'can suyu' vermek niteliğini taşıması gerekiyor. Talebin düşük olduğu bir ortamda, kamu borcu ve dolayısıyla risk primi düşükse, kamu harcamalarını birkaç çeyrek üst üste artırarak, talebi canlandırmaya ve böylelikle hem özel tüketimi hem de özel yatırım harcamalarını ayağa kaldırmaya çalışmak çok doğal. Ama yatırım kısmında sorun var.

    Bu beni üçüncü nedene getiriyor. Şu: Özel sektörün makine ve teçhizat yatırım harcamaları son üç çeyrek yıldır (bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla) azalıyor. Yılın ilk çeyreğinde azalma oranı yüzde 10'a ulaştı. Sürdürülemezlik açısından bu gelişmeyi iki düzlemde ele almak gerekiyor. Birincisi, bugünün makine ve teçhizat yatırımları yarının üretim kapasitesini oluşturuyor. Kamu harcamalarındaki ve kredilerdeki artış bir süre sonra özel yatırım harcamalarını tetikleyecekse, mesele yok. Kredi artışının böyle devam etmesinin mümkün olmadığını az önce belirttim. İkincisi, genelde yatırımlardaki durgunluğun, özelde de makine ve teçhizat yatırımlarındaki düşüşün daha temel sorunlarla ilişkisi varsa –ki var, o sorunları çözmek için adım atmadan yol almak pek mümkün görünmüyor.

    Bu, bizi, büyük çoğunluğu ekonomi politikasının etki alanı dışında kalan temel sorunlarımıza getiriyor: Çağdaş bir hukuk sisteminin oluşturulması ve adalete güvenin sağlanması, çağdaş bir demokrasi, arsa rantı peşinde koşulmasının değil üretimin teşvik edilmesi, nitelikli bir eğitim, liyakate dayalı atama ve yükseltme…

    Bu köşe yazısı 28.06.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.