Arşiv

  • Temmuz 2020 (4)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Türkler hem daha mutsuz hem de daha tahammülsüzler

    Güven Sak, Dr.06 Temmuz 2017 - Okunma Sayısı: 2716

    İktisat politikasını tasarlarken, milletin içinde bulunduğu duygusal durumu da dikkate almak gerekiyor. Aslında bu, bütün kamu politikalarının tasarımı için geçerli. Gallup’un 2017 yılı Küresel Duygular Raporu’na (Global Emotions Report) bu çerçevede bakmak lazım. Pazartesi günü size raporun, pozitif ruh hali ile, pozitif deneyimlerle ilgili kısmını özetlemeye çalıştım. Hatırlayın: Ortalama bir dünyalıya göre daha az gülümsüyor, kendimizi daha az saygın, daha fazla yorgun, daha fazla mutsuz hissediyorduk ve hayatımızı ilginç bulmuyorduk. Yeni bir şey de öğrendiğimizi düşünmüyorduk. Hayat bir nevi sıkıcıydı. Nedir? Milletin bir kaç yıldır artan bir bölümünün bir önceki gün hayatla ilgili pozitif bir deneyimi yoktu.

    Hadise Suriyelilerle değil, bizim azalan tahammül gücümüzle ilgili aslında

    Böyle deyince neyi merak edersiniz? Milletin hayatla ilgili negatif deneyimleri olup olmadığını elbette. Bugün bu çerçevede aynı raporun negatif ruh haline ilişkin kısmına, bu amaçla sorulan sorulara değineyim. Böylece raporun da iki ucunu bir araya getireyim. Ben son günlerdeki Suriyeli göçmenlere yönelik olarak ortalığı saran negatif tartışma ortamını bu çerçevede değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim doğrusu. Türklerin içinde bulunduğu negatif ruh hali yalnızca Suriyeli göçmenler bağlamında  değil, genel olarak sosyal uyumu tehdit ediyor.. bu son hadiseler Suriyelilerle değil, bizim azalan tahammül gücümüzle ilgili olabilir diye düşünüyorum ben doğrusu Gallup anketinin sonuçlarına baktığımda.

    Nedir negatif ruh hali, nasıl tanımlanıyor öfkeli olmak? Bu kez de, ankete 142 ülkeden katılan 149.000 kişiye “dün hiç fiziksel acı hissettiniz mi?”, “hiç öfkelendiniz mi?”, “endişe, üzüntü duydunuz veya streslendiniz mi?” diye sormuşlar. Hep bir önceki gün. Buradan çıkan sonuca da negatif ruh hali ya da negatif deneyim endeksi demişler. Dünya ortalaması yüzde 28 çıkmış. Orta Doğu’da bu oran yüzde 40’a vurmuş. Türklerde de öyle artık 2016 yılı itibariyle. Bu ne demek? Ortalama bir dünyalıya göre yaklaşık iki kat daha öfkeli, endişeli, stresli ve üzgünüz. Kötü yani. Ne diyeyim? Hem hayatımızdan memnun değiliz, ortalama bir dünyalıya göre daha az gülüyor, kendimizi daha az saygın, daha çok yorgun hissediyoruz, hayatımızı sıkıcı buluyoruz hem de ortalama bir dünyalıya göre daha öfkeli, daha endişeli ve dolayısıyla daha tahammülsüzüz.

    Peki, hadise doğrudan Türkiye’de sayıları giderek artan Suriyeli göçmenlerle alakalı mı? Aşağıdaki tabloda yıllar itibariyle Türkiye’ye sığınan Suriyeli göçmenlerin sayısı var. Grafikler ise yıllar itibariyle pozitif ve negatif ruh halimizin vaziyetini gösteriyor. Ne oluyor? Suriyeli sığınmacı sayısı 2013 yılında 224 binden, 2014’te 1,5 milyona ve 2017’de yaklaşık 3 milyon 100 bine çıkıyor. Halbuki biz 2013’ten 2014’e fazladan öfkeli ya da endişeli görünmüyoruz. Zaten öyleyiz.

    Türklerin negatif ruh hali eskiden bir gelip bir giderken, şimdilerde birikiyor.

    Ben bu rakamlara bakınca, hadisenin doğrudan Suriyelilerle değil, Türklerin giderek artan ve oynaklığı (volatilitesi)  azalan genel memnuniyetsizliği ile ilgili olduğunu düşünüyorum doğrusu. Özellikle 2013’ten 2016’ya öfkemizin azalmadığı, endişe biriktirmeye devam ettiğimiz görülüyor; negatif ruh halimizin oynaklığı azalıyor sanki. Böyle bakınca süreci ikiye bile ayırmak mümkün. 2006-2012’den 2013-2016’ya öfke katsayımız bir tık daha artmış ve oynaklığı azalmış gibi duruyor. İlk dönemde, öfkemiz bir artıp sonra bir nedenle boşalırken sanki ikinci dönemde yalnızca birikiyor. İşte o vakit de sanki memleketin tahammül (gücü) katsayısı azalıyor. Bu elbette iktisadi analizi aşar. Neden Türklerin negatif ruh hali eskiden bir gelip bir giderken, şimdilerde hep birikiyor? Neden “düdüklü tencere” işlevini yerine getiremiyor? Eskiden böylece daha rahat yönetilebilirken, şimdi artık birikiyor. Arada değişenleri daha tartışabiliriz, zaten tartışmalıyız da.

    Ben bu halin iktisadi büyüme süreci açısından sonucunu hemen not edeyim. İktisat literatürü sosyal uyumun büyüme süreci üzerine olumlu etkilerinden bahsediyor. Azalan tahammül katsayısı sosyal uyumu zedeler ve bu sonuç büyüme süreci açısından bakıldığında iyi olmaz, kötü olur. Son günlerde, Suriyeli göçmenlerle ilgili artan gerginlikleri bu çerçevede ciddiye almak gerekir. İçişleri Bakanlığımız Suriyelilerin karıştığı olayların, toplam asayiş olaylarının yalnızca yüzde 1,32’si olduğunu açıkladı. Hadise Suriyeli sığınmacılardan değil, bizim toplum olarak azalan tahammül gücümüzden kaynaklanıyor dediğim işte tam da buydu.

    Türkler küreselleşmenin aynı zamanda başkalarının yaşamak için buraya gelmesi demek olduğunu yeni öğreniyorlar.

    Suriye krizi Türkiye’yi çok yönlü olarak etkiliyor. Bu sayede nüfusumuz birdenbire yüzde 4 civarında arttı. Türkiye, 1980’lerden başlayarak küreselleşme sürecinin bir parçası olmaya karar vermişti. O günden bugüne Türkler için küreselleşme süreci demek, dışa açılmak demek, esas olarak, ihracat yapmak demekti. Dışarıya mal satmaktı, dışarıdan daha çok mal almaktı. Sizin ürettiğiniz mallar başkalarının süpermarketlerinde, başkalarının ürettiği mallar da sizin süpermarketlerin raflarında bulunmaya başlamıştı. Türkler, bir süreden beri küreselleşmenin aynı zamanda başkalarının çalışmak ve yaşamak için buraya gelmesi demek olduğunu öğreniyor. Suriyeli sığınmacılarla birlikte küreselleşmenin bu yeni yüzüne de alışmaya başlayacağız elbette. Neydi? Vakıayla kavga edilmez. Ama eden etmeye devam ediyor ve boşuna sinirleniyor işte.

    Gallup 2017 yılı Küresel Duygular Raporu dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor. Bir yandan hayattan kâm almazken, öte yandan da tahammül gücümüz azalıyor. Tek gözlemle dünyayı kurtarmak olmaz ama bu rakamlara bakınca ben kamu politikası tasarımının giderek daha zorlaştığı bir sürecin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Kamu politikası tasarımının zorlaşması demek, milleti idare etmek zorlaşıyor demek benim anladığım haliyle bakarsak.

    Nasıl düzelir? Türkiye’yi yeniden Avrupa Birliği hedefi gibi kapsayıcı bir ortak hedefte birleştirmek ve bu “düdüklü tencere” neden işlevini eskisi gibi yerine getirmiyor diye iyice bir soruşturmak gerekir bana sorarsanız. Söylemiş olayım.

    Bu köşe yazısı 05.07.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır