Arşiv

  • Temmuz 2020 (8)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Türkiye ekonomisinde belirgin bir gariplik yoktur

    Güven Sak, Dr.20 Temmuz 2017 - Okunma Sayısı: 2921

    Türkiye ekonomisinin 2017 yılı performansına ilişkin olarak rakamlar artık netleşiyor. Rakamlar aslında birbirleri ile pek uyumlu duruyor. Ben böyle baktığımda, ekonomide belirgin bir gariplik görmüyorum. Ne ekerseniz onu biçiyorsunuz bir nevi.

    Şimdi gelin rakamlara bir bakın. 2016 yılının ilk altı ayında kamu bütçesi 1,1 milyar fazla verirken, 2017 yılının ilk altı ayında 25,2 milyar lira açık vermiş. Ne olmuş? Gelirimizden daha fazla harcamışız. Ne zaman? 2017 yılının ilk altı ayında. Bu ilk rakam.

    Geleyim ikincisine, 2016 yılının ilk yarısında Hazine’nin iç borç çevirme oranı yüzde 87,4 idi. 2017 yılının ilk altı ayında Hazine’nin iç borç çevirme oranı yüzde 114,1 oldu. Ne oldu? Hazine iç borcu çevirmek için geri ödemelerinden daha fazla borçlandı. İç borç stoku artmaya başladı.

    Üçüncü rakam ise, evvelki gün Merkez Bankası tarafından açıklandı. Türkiye’nin bir bütün olarak bakıldığında yabancı para cinsinden açık pozisyonunu gösteren net uluslararası yatırım pozisyonu Aralık 2016’da 358 milyar dolar iken, 2017 yılı Mayıs ayı sonu itibariyle 419,5 milyar dolar oldu.

    Şimdi bu üç rakamı birbirine bağlayayım, müsaadenizle. İşsizlik artmasın, ekonomide canlılık devam etsin, banka bilançoları yeniden yapılandırılabilsin ve banka bilançolarındaki risk hafiflesin diye hükümetimiz bir dizi tedbir almıştı Nisan ayındaki referandumdan önce, hatırlarsınız. Alınan tedbirler Türkiye’nin 2008 küresel krizine cevap olarak aldığı tedbirlere pek bir benziyordu. Merkezde parasal genişleme sürerken, Türkiye de bir nevi mali genişleme dönemine girmişti. İşte şimdi de benzerini yaptık.

    Sonuçta kamu bütçesi 2017 yılının ilk altı ayında öncesiyle kıyaslanamaz bir biçimde kötüleşti. Hazinemiz bunun üzerine bilançosunda toplam olarak 100 liralık devlet iç borçlanma senedi (DİBS) taşıyanlara, 177 liralık DİBS vererek borcunu geri ödedi.  Ne oldu? Hazine borcunu öderken sisteme daha fazla borçlandı. Sonuçta, Türkiye’de şirketler kesiminin ve de bankaların yabancı para cinsinden borçları ile yabancı para cinsinden varlıkları arasındaki farkı gösteren net uluslararası yatırım pozisyonu biraz daha açıldı. Türkiye, 2017 yılının ilk yarısında, dışarıdan daha fazla kaynak bulmak zorunda kalarak, Hazine’nin artan borçlanma ihtiyacını karşıladı ve devletin gelirlerinden daha fazla harcayabilmesine imkan sağladı.

    Bütün bu olup bitenin, biraz tedirginlik dışında, büyük bir endişeye yol açmasını engelleyen nedir? AB tanımlı borç stokunun milli gelirin yalnızca yüzde 30’u kadar olmasıdır.  Benzer oran Almanya için yüzde 70’lerdedir. Türkiye’nin maliye politikasında dışarıdan bakıldığında aslında geniş bir hareket alanı vardır.

    Peki, tedirginlik nereden kaynaklanmaktadır?

    Birincisi, bizim bu resmi daha önce görmüş ve halen unutmamış olmamızdan kaynaklanmaktadır. 2001 krizinde gördüğümüz ve öğrendiğimiz hadise şudur: Devletin bütçesinde işler yolunda gitmiyorsa, milletin bütçesinde işlerin yolunda gidiyor olmasının hiçbir anlamı yoktur.  Sürdürülebilir olmayan sürdürülemez.

    Tedirginliğin ikinci kaynağı ise, dünyanın durumu 2008 yılında yaptığımızı yinelemek için müsait olmamasıdır. O gün sistemin merkezinde işler yolunda gitmiyordu. Bugün orada işler yoluna giriyor. O gün orada parasal genişleme vardı. Şimdi parasal daralma var. Artan dış kaynak ihtiyacını eskisi kadar kolay karşılayabilmek mümkün değil. Böyle bir dönemde tedirginlik iyidir.

    Şimdi bu rakamlara bakarsanız, Türkiye ekonomisinde belirgin bir gariplik yoktur. Her şey olması gerektiği gibi işlemektedir. Kronik tasarruf açığı veren bir ülke olarak Türkiye, büyümesini hızlandırmak için mali genişlemeye ağırlık verdiğinde Hazine’nin nakit ihtiyacı artmakta, artan Hazine borçlanması ise yabancı tasarruflarla finanse edilmektedir. Sonuçta Türkiye’nin yabancı para cinsinden açık pozisyonu ve kaynak maliyeti artmaktadır. Dün yediğiniz hurmalar, bugün hemen bir yerlerinizi tırmalamaktadır nitekim.

    Şimdi benim anlamakta zorluk çektiğim nokta şudur: Tüm yabancıların kendisine karşı kumpas kurduğu kanaatinde olan bir millet, kendisini yabancılara daha fazla muhtaç edecek politikalar konusunda neden endişe duymamaktadır? Bu psikolojiyi nasıl adlandırmak gerektiğini ben bilmiyorum doğrusu.

    Türkiye ekonomisinin, ne yazık ki, makro iktisadi yönetim diye ciddi bir problemi vardır. Mehmet Şimşek’in kabinede göreli olarak güçlenen konumu derde deva olur mu? Göreceğiz.

    Bu köşe yazısı 20.07.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır