Arşiv

  • Temmuz 2019 (4)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)

    Etiketler

    Gazzâlî yüzünden mi geri kaldık?

    Hilmi Demir, Dr.23 Şubat 2018 - Okunma Sayısı: 2653

    Alman asıllı Oryantalist Joseph Schacht “Onbirinci yüzyılın başlarından itibaren, Müslümanların entelektüel hayatında genel bir durgunluğu fark ediyoruz” der. İskoç asıllı Anglikan Papaz Oryantalist Montgomery Watt’a göre de, İmam Gazzâlî (1058-1111) sonrası, özellikle de 1258’de Bağdat’ın Moğollarca istilasından sonra, İslam entelektüel hayatı durağanlaşmıştır.

    Oryantalistlerin Gazzâlî söylemi nedense bizde hiç sorgulanmadan kabul edilmiştir. İlginçtir. Gazzâlî’nin İslam entelektüel hayatının sonunu getirdiği tezi hem "Modernist İslamcılar"da hem de Türkiye’deki sol entelijansiyada bir dogma hâline gelmiştir. İstanbul Üniversitesi eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun 28 Şubat sürecinde televizyonlarda Gazzâlî’ye karşı İbn Rüşd savunucuları hâlâ aklımdadır. Zavallı İbn Rüşd’ün Voltaire gibi aydınlanma filozofu falan olduğunu Gazzâlî’nin de bir din âlimi olduğunu sanıyordu. Oysa ki, İbn Rüşd de Maliki fakihi bir din âlimiydi.

    Yıllar önce yazdığım gibi "Çağdaş Müslümanlar" karşı karşıya kaldıkları tüm krizleri, geçmişte yaşanmış bir kırılmayla açıklamaya giriştiler. İmam Gazali hazretleri bu kırılma noktasının en belirleyici âlimi oldu. Türk İslam medeniyetinin en temel sorunu yaşadığı çağdaş sorunları bir geleneğe bağlı olarak çözmesi gerekirken, tüm geleneği sorunlu bir alan olarak görmeyi tercih etmesidir. Bu illet Selefi tarih okumasının bariz bir hastalığıdır. Selefi tarih tezi İslam medeniyetinin asr-ı saadetten sonra sürekli kötüye gittiğini varsaymıştır.

    Ve maalesef Türk solu da Modernist İslamcılar da bu hastalıkla maluldür. Türk solu ile Modernist İslamcı çizgi bu noktada kesişmektedir. Türk Solu dinden kurtulunca ilerleyeceğini sanır. Bu nedenle dinle bağlarını koparmak ve dinî geleneği fütursuzca eleştirmek aydın olmanın temel şartıdır. Modernist İslamcılar da geleneği aşağıladığı, ondan kurtulduğu zaman daha iyi Müslüman olunacağını zanneder. Birisi aydınlanma adına diğeri de İslam adına geleneğe saldırır.

    Her ikisi için de Gazzâlî âdeta bir köşe taşıdır. Neden bu iki farklı ideoloji Oryantalizmin bu tezini bu kadar sahiplenmiştir? Gerçekten İmam Gazzâlî’nin sözde Felsefe eleştirisi İslam medeniyetinin sonunu mu getirmiştir? Bu soruları cevaplandırmadan önce bu iddianın jeopolitik önemini açıklamak isterim...

    Dinî meseleler yalnızca dinî hükümleri ilgilendirmez aynı zamanda dinî jeopolitiğimizi de belirler. Özellikle Oryantalist tezlerin büyük çoğunluğu bir gerçeği açıklamaktan daha çok bir tasarım içindir. Buna karşılık vermek ayrıca dinî jeopolitik bir aklı gerektirir.

    Oryantalistlerin durgunlaşmayı İmam Gazzâlî hazretleri ile başlatmalarının gerekçesi Gazzâlî midir yoksa Gazzâlî’nin yaşadığı çağ mıdır? Aslında Oryantalistler Gazzâlî’nin ne kadar önemli bir âlim olduğunu kabul ederler. Gazzâlî sonrası İslamın geri kaldığını söyleyen Montgomery Wat aynı zamanda Gazzâlî’nin entelektüel biyografisini yazan adamdır. “Müslüman Aydın Gazali Hakkında Bir Araştırma” adındaki kitabı Türkçeye kazandırılmıştır.

    Ne kadar ilginç değil mi? Hem Gazzâlî’yi bir Müslüman aydın diye göklere çıkaracaksın hem de onu İslam’ın geri kalmasından sorumlu tutacaksın. Çünkü asıl mesele Gazzâlî değil, Gazzâlî’nin yaşadığı dönem yani 12. Yüzyıldır.
    Şimdi meseleyi yeniden formüle edelim. İslam, Gazzâlî’den sonra geri kaldı demek aslında İslam dünyası 12. Yüzyıldan sonra bitti demektir. Peki 12. Yüzyıldan sonra İslam dünyasında siyasal olarak ne olmuştur? Hâkimiyet kime geçmiştir. Selçuklulara yani Türklere. Demek ki Gazzâlî sonrası İslamın ölüm ilanını vermek Türklerin liderliğinde 19. Yüzyıla kadar devam eden tüm çağları toprağın altına gömmek demektir.

    Gerçekten de 20. Yüzyıl’a kadar Gazzâlî’nin veya 12. Yüzyılla birlikte İslam medeniyetinin gelişimini durdurduğuna dair elle tutulur bir iddiaya rastlamıyoruz. Vehhabilerin Osmanlıya isyanıyla birlikte Vehhabi Selefi aydınlar İslam dünyasının geri kalmışlığını Osmanlı’ya fatura etmeye başladılar. Aynı tez daha sonra Oryantalistler ve Arap Milliyetçileri tarafından dile getirildi.

    Dolayısıyla Selefiliğin baskın etkisi olarak ortaya çıkan köktenci tarih okuması ve kırılma modeli, İslamdan sapma, bozulma ve gerileme tezleriyle geleneği toptan bir imhaya tabi tutmuştur. Bizden sürekli arkaya bakmamızı, geleneğe sövmemizi isteyenler, değişimin yakın geçmişteki dinamiklerini bilinmez alana hapsederek, çağı eleştirmemizi imkânsız kılmaktadırlar.

    Şimdi isterseniz Ian Morris’e kulak verelim. Yazar “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” adlı geniş hacimli çalışmasında insanlık tarihini MÖ 3000’den MS 2000’e kadar Batı ve Doğu açısından birçok farklı değişkeni dikkate alarak karşılaştırır. Okuryazarlık, savaşma gücü, enerji kaynaklarının kullanımı, şehirleşme gibi birçok farklı değişkene bakar. Ve sonuç olarak Batı ile Doğu arasındaki rekabetin 1800’lü yıllara kadar az da olsa Doğu lehine olduğunu ve asıl dengenin 18. Yüzyılda değiştiğini söyler. Oysa bizim tartışmadığımız, konuşmadığımız en önemli yüzyıldır bu tarih. 18. Yüzyıldan sonra dünyanın nasıl değiştiği, bu değişime karşı bizim ne yaptığımız, nasıl karşı koyduğumuz ve neleri yapmadığımız belki 11. Yüzyıldan ve gelenekten daha fazla sorgulamayı hak ediyor.

    İmam Gazzâlî hazretleri ile İslam dünyasında bilim ve felsefenin sona ermediğinin ikinci delili Prof. Dr. Fuat Sezgin’in İslam Uygarlığında Mimari, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp Saatler, Optik, Mineraller, Savaş Tekniği üzerine ciltler dolusu çalışmalarıdır.

    Üçüncüsü ise İlmi Etüdler Derneği (İLEM) tarafından yapılan “İslam Bilim ve Düşünce Atlası” adlı çalışmadır. Bu çalışmada 12. Yüzyıl sonrası dönem gerileme değil “yenilenme” dönemi olarak adlandırılmıştır. Bilim tarihi çalışmaları açıkça bu tezin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Burada temel sorun ilerlemenin ve refahın temel itici gücünün hâlâ kültür ve dinin ilahiyata bakan yüzü olduğuna inanılmasıdır. Oysa ilerleme ve refah dinin insana, topluma ve kâinata bakan yüzü ile ilgilidir.

    Daron Acemoğlu-James A. Robinson, “Ulusların Düşüşü Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri” adlı kitabında ülkelerin neden yükseldiği ve neden çöktüğünü ele alır. Bu tezlerden biri kültür, zihniyet ile refah arasındaki ilişkidir. Köktenci tarih okumalarının ve Türk İslam medeniyetinde özellikle Weber’in “Kapitalizmin Ruhu ve Protestanlık” eserinin etkisiyle çok fazla öne çıkan bir tezdir. Bu tez hipotez, Batı Avrupa’nın modern sanayi toplumuna dönüşmesinin özünde Reform ve Protestan ahlakının olduğunu ileri süren Alman sosyolog Max Weber’in teorisine dayanır. Bu tezden dolayı bir ara Çin kültürü ve Konfüçyüs öğretilerinin ekonomik gelişmeye müsait olmadığını düşünenler vardı mesela. Şimdiyse Çinli çalışma ahlakı Çin, Hong Kong ve Singapur’daki büyümenin motoru olarak gösterilmekte. Dolayısıyla teoloji ile ilerleme tezi arasında doğrusal bir bağ kurma anlayışı iflas etmiş durumda.

    Yazarlara göre kültürel ögeler yani din, ulusal kimlik, etnik köken ya da ahlaki değerler, gidişatın neden basmakalıp devam ettiğini anlamamızda o kadar önemli değil aslında. Kapsayıcı ekonomik ve politik kurumlar, eşit rekabet ortamı ve denetim ilerleme ve refah için çok daha önemli.

    1070’te ölen Kadı Sâid el-Endelüsî “Tabakâtü’l-Ümem” adlı eserinde Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü” adlı eserinde olduğu gibi milleti diğerinden ayıran ve onu öne çıkaran şey nedir, sorusuna cevap arar. Bunlar ilimle ilgilenip çeşitli bilim ve sanat üretenler ve ilimle ilgilenmeyip bilgi ve sanat üretemeyenler olarak ikiye ayrılır. Said'e göre güvenlik, devlet başkanının teşvik ve himayeleri ile ilmî canlılık arasında doğrusal bir bağ vardır. Bilim ancak huzurun hâkim olduğu güçlü devletlerde, taassuptan uzak yöneticilerin teşvik ve himaye ettiği ortamlarda gelişir. Sonrada ilimde ileri giden Milletlerin tıp, felsefe, matematik, astronomi gibi alanlarda ne yaptıklarını sayar. Görüldüğü gibi Kadı Sâid el-Endelüsî’ye göre sorunu çözenler ve toplumu diğerlerinden daha ileri götürenler bilgi ve bilgiye sahip olanlardır.

    Demek ki ne dini ne de geleneği sırtımızdan atarak uzaya gidebiliriz. Aynı şekilde bilimi, düşünceyi, irfanı, sanatı, aklı dışlayan bir dindarlıkla da ilerleyebiliriz. İnsan, kâinat ve tarih Allah’ın kevni âyetleridir. Bu âyetleri okumasını bilen dünyayı yönetir, Sünnetullah budur...

    Bu köşe yazısı 23.02.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: İslam,