Arşiv

  • Mayıs 2019 (12)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)

    Etiketler

    Seyyid Ahmed Arvasi Hoca’nın izinden

    Hilmi Demir, Dr.30 Aralık 2018 - Okunma Sayısı: 714

    Geçen hafta bu günler Tokat’ta “Çağın Yesevi’si Seyyid Ahmed Arvasi” adıyla bir anma programı gerçekleştirdik. Ahmed Arvasi Hocamızın 30. ölüm yıl dönümü dolayısıyla Türkiye gazetesi, Tokat Belediyesi ve Tokat Türk Ocakları ortaklaşa düzenlemişlerdi programı. Davet alınca hemen kabul ettim, iyi ki de etmişim. Güzel bir program tertiplemişlerdi. Salonun üst katı dahi doluydu ve en önemlisi çoğu gençlerden oluşuyordu.

    Program sonrası gençlerle sohbet etme, dertleşme imkânı buldum. Çevre illerden dahi gelen ilahiyat öğrencilerini görünce daha da memnun oldum. Gençlerin 30 yıl sonra hâlâ Arvasi Hoca’ya ilgisi düşündürücüydü. Ne kadar okudular, ne kadar onu tanıyorlar bilmiyorum ama en azından konuştuğum, sohbet imkânı bulduğum gençlerin çoğunun bir arayış içinde olduklarını anlayabiliyordum. Vakit olsa onlarla günlerce sohbet etmek, onları dinlemek isterdim. Ama bu kısa sürede dahi sözlerinden ve gözlerinden samimiyet peşinde olduklarını anlıyordunuz. Evet samimiyet, sövgüsüz, kızıp bağırmadan, geçmişi aşağılamadan, sadece akıllarına değil ruhlarına da dokunabilen, söylemiyle ve yaşantısıyla fikirlerinin peşinde olduğunu gösteren, fikir adamlarının dizinin dibinde olmak istiyorlar.

    Üzerinden yıllar geçtiği hâlde Seyyid Ahmed Arvasi Hoca’yı aramamızın belki de en önemli nedeni onun bu samimiyetidir. Samimiyet sadece adanmışlık değildir. Adanmışlık takım tutmak gibi bir tür taassuptur. Bu yüzden adanmışlık bazen şeytani de olabilir. Samimiyet ise, Rahmanidir, kendini aşan bir fikrin sabit ilkelerine bağlılıktır. Bu yüzden samimi olanlar, inançlarıyla hâllenmeyi tercih ederler, adanmışlar ve inatkârlar ise başkalarıyla uğraşırlar. Bu yüzden samimiyet müthiş bir dinginlik ve huzur verir. Yoksulluklar, acılar, ızdıraplar, zindanlar bedeninizi yaşlandırsa da ruhunuzun iç huzurunu etkilemez, her gün kemale doğru yol alırsınız. Seyyid Ahmet Arvasi Hoca bir konferansta aniden sandalyeyi kafasının üstüne kaldırır ve başı sandalyenin altındadır. Dinleyiciler şaşırmıştır. Birkaç saniye sonra sandalyeyi indirir ve üzerine çıkar. Sonra meraklı gözlere bakarak der ki: “Menfaatleriniz bu sandalyedir. Eğer üstün tutarsanız alçalırsınız. Fakat menfaatlerinizi ayaklarınızın altına alırsanız yükselirsiniz.” Bu yüzden şöhretin, paranın, iktidarın, makamın peşinde iseniz, unutulursunuz ama inandığınız değerlerin, ilkelerin peşinde bir ömür sürerseniz her daim hatırlanırsınız.

    İhsan Fazlıoğlu’nun dediği gibi “Bir kişi ancak ait olduğu kültürün şahs-i manevisi bulunan kavramlarını kaybetmişse o kültürü aşağılar.” İnsan olmadığı, olamadığı şeye karşı düşmanlık besler. Seyyid Ahmed Arvasi Hoca için Türk ya da Müslüman olmak, olunacak bir şey değildir, yaşanılacak bir hayattır. Bu yüzden Türk ile İslam’ı birbirinin rakibi, alternatifi olarak asla görmedi. Biyolojik olarak Türk ırkından değildi ama millete olan samimiyet, muhabbet ve sadakati onu Türk yaptı.

    “Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâmiyeti gaye edinen Türk Milliyetçiliği şuuruna sahibim”, derken bunu ifade ediyordu.

    Fakat Türklüğü asla herhangi bir ırka karşı düşmanlığa, nefrete müsaade etmedi. Bir insanın annesini sevmesi tüm insanlığa düşman olacağı anlamına gelmediği gibi, bir insanın milletine olan sevdası da diğer milletlere düşman olmasını gerektirmez. Bu yüzden Ahmed Arvasi Hoca öğretmenlik yaptığı dağ köylerinde her çocuğun ruhuna dokunabilmeyi başarmıştı. Doğudan Batıya köylerdeki öğretmenlik yıllarında aldığı beş kuruş maaşı bu çocuklarla birlikte paylaştı. Irkına, rengine, diline bakmadan vatanın üzerinde nefes alan her çocuğun bir çınar gibi büyümesine hizmet etti. Onun için Milliyetçilik samimiyetle milletinin refahı ve saadeti adına hizmet etmekti: Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıktan gelsin, ister çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimiz’in “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım.

    Her toplumda nesilleri eğitecek, ruhlarına şekil verecek, onları yaşadıkları çağın çalkantılı ahlak ve fikir krizlerinden çıkaracak, fırtınalı gecelerde deniz feneri gibi onlara yol gösterecek salihler vardır. Çoğu kez bu Allah’ın salih kulları, Allah dostları vefat etmiş bile olsa, ötelerden gelen fikirleri ve soluklarıyla bize yol göstermeye devam ederler. İşte Seyyid Ahmet Arvasi Hoca, ilim, ahlâk, fazileti ile bu çağa seslenmeye devam ediyor. Ve genç dimağlar, geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan ruhlarına dokunacak fikir adamları arıyorlar.

    Bugün büyük şehirler yapıyoruz, devasa binalar, gökdelenler. Denizlerin üzerine köprüler kuruyoruz. Bir solukta binlerce insanı öldürecek silahlar yapıyoruz. Bir saniyede 7 bin tweet atılırken 125 bin kişi video izliyor. 2 bin 500 e-Posta gönderiliyor. Bilginin ve değişimin hızına yetişmekte zorlanıyoruz. Gençlerimizi içine alan beş yıldızlı otel konforunda yurtlar inşa ediyoruz. Buna rağmen samimiyeti, dostluğu, merhameti, aşkı, sohbeti özlüyoruz. Çünkü betonla, çelikle, plastikle, siklonla ördüğümüz, ateşe verdiğimiz bu dünyada ruhlarımız buz gibi soğuk, üşüyoruz. Bizi üşüten kış soğuğu değil, betonun, çeliğin samimiyetsiz soğuğu. Çünkü ruhumuzu ısıtacak, tefessüh etmiş ruhlarımızı arındıracak, ahlak ve fazileti ile arkasından yola çıkacağımız samimi fikir adamlarına ihtiyacımız var, gençler muhtemelen bu yüzden Arvasi ismine hâlâ ilgi duyuyorlar.

    Zira Seyyid Ahmed Arvasi Hoca, yaşadığını yazan, yazdığını yaşayan; inandığını söyleyen, söylediğine inanan ve savunduğu fikirleri her zaman ve zeminde savunmasını bilen biri olarak, yaşadığı çağın nesline İslam’ın ahlak ve faziletini, Türklüğün hikmet ve gücünü öğreterek millî kimliğin dirliğine büyük hizmet etmiştir.
    Kişi, içinde bulunduğu kültür kadar değerlendirebilir etrafında olup bitenleri; yani kültür, insanın içinde yasadığı toplumun değer sınırlarını belirler. İnsan tanık olduğu veya maruz kaldığı bir durumu ancak kendi kültür değerleri doğrultusunda anlamlandırabilir; çünkü doğduğu andan itibaren bu değerlerle yoğrulmuştur. Fakat kültürün duvarları dış etkiye açıktır. Çağın teknolojisi, medya ve iletişim kanalları evimiz olan kültürü bize yabancı kılabilir. Millî ve mukaddes değerlerine bağlı, millî kültür ve medeniyetini savunan kadroların, faşist, gerici ve yobaz” olmakla itham edildiği zamanları çok acı biçimde yaşadık. Gördük ki, millî olmak, manevi değerlere bağlı olmak, muasır bir medeniyet kurmanın yolunda engel değilmiş.

    Ama yine de kurduğumuz şehirlerle, millî kültür ve medeniyetimizin evlerine yeteri kadar ilgi göstermediğimiz de bir gerçek. Arvasi Hoca’nın şehir kültürü, medeniyet ve ahlak meseleleri arasında kurduğu ilişki oldukça dikkat çekicidir. Arvasi Hoca’ya göre, şehirde içtimai münasebetler daha zengin, iktisadi hayat daha hareketli, kültür hayatı daha ince ölçüler içinde yoğrulur, idari hizmetler daha kolay ve siyasi hayat daha canlıdır. Şehirde büyüyen bir çocuk ile köyde büyüyen bir çocuk arasında dil bakımından, tavır ve davranışlar açısından, alaka ve dikkat yönünden çok fark vardır. Arvasi Hoca köylerin, bir cemiyetin “istikrar” arzusunu, şehirlerin ise “değişme ve yenileşme” iradesini temsil ettiğini söylerken ne kadar haklıdır.

    Bununla birlikte, başıboş, plansız ve iyi organize edilmemiş bir “şehirleşme hareketi aynı zamanda, büyük ve çetin problemlerin de kaynağı olur. Cemiyeti ve yöneticileri büyük bunalımlara iter; umulmadık içtimai, iktisadi, kültürel, idari ve siyasi gelişmelere zemin olur. Köyden şehre akın, bir “şehirleşme” hadisesinden çok, bir “istila hareketi”ne benzer. Şehir, yeni “hemşehriler” kazanmak yerine, sanki “mülteci kampları”nda barınan işsiz, güçsüz, meskensiz, yardım ve alakaya muhtaç “göçmenler” ile dolar, yahut, çetin problemler karşısında ne yapacağını bilmeyen, başkalarının refahı ve zenginliği karşısında olumsuz duygular geliştiren ve istenmeyen eylemlere başvuran “başıbozuk” güçler teşekkül eder.

    Şehirleşmenin bir kültür ve medeniyet hamlesine dönüşebilmesi için planlı bir yapılaşma, hesap edilmiş bir sanayileşme zorunlu gözüküyor. Oysa Arvasi Hoca’nın dediği gibi bugün kentlerimiz ve şehirlerimiz, gençlerimizi millî kültür ve kimlikleriyle saran kentler olmaktan çok uzaklar. Aksine millî kültür eserlerimizi betonun arasına gömdüğümüz, müziğin, estetiğin, sanatın, kültürün olmadığı devasa kentler inşa ettik. Anlaşılıyor ki kenti, şehri yeniden kurmadan modern insanın kalbini İslam’a açmak oldukça zor görünüyor.

    Gençler bizden öncelikle samimiyet bekliyor, ağzını her açtığında yasaklardan bahseden, birbirine karşı hakaret eden vaazlar dinlemek istemiyor. Bir arada yaşama kültürünü, farklılıklarımızla birbirimizi sevmesini, ırk, renk, inanç farkı gözetmeden bu toprağın çocuklarına hizmet etmesini ve en önemlisi de bunları temsil eden bir kültür dünyasını yeniden kurmak zorundayız. Yoksa bizi dinleyecek bir nesil olmayacak.
    Bizi üşüten kış soğuğu değil, betonun, çeliğin samimiyetsiz soğuğu. Çünkü ruhumuzu ısıtacak, tefessüh etmiş ruhlarımızı arındıracak, ahlak ve fazileti ile arkasından yola çıkacağımız samimi fikir adamlarına ihtiyacımız var, gençler muhtemelen bu yüzden Arvasi ismine hâlâ ilgi duyuyorlar.

     

    Bu köşe yazısı 29.12.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: