Arşiv

  • Temmuz 2019 (5)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)

    Etiketler

    Düşük faiz, üretim ekonomisi için sanıldığı gibi faydalı değil

    Güven Sak, Dr.12 Mart 2019 - Okunma Sayısı: 2703

    Yazı, Mart ayının 1’inde, İngiliz Financial Times Gazetesi’nde çıkmıştı. Doğrusu ya, başlığı son derece dikkat çekici bulmuştum. Kocaman kocaman bağırıyordu: “Alexandria Ocasio-Cortez (AOC)’in babası, Ben Bernanke midir?” Mesele aslında Bernanke ile AOC arasındaki akrabalık ilişkisi ile alakalı değildi. Konu, Batıda giderek büyüyen ve 1980-1996 arası doğan millennial’ları “sosyalist”leştiren gelir adaletsizliğinin temelinde merkez bankasının parasal genişleme, düşük faiz politikasının olup olmadığıyla alakalıydı. Düşük faiz ve artan gelir adaletsizliği diye not etmişim aklıma.

    Şimdi diyeceksiniz ki, “Bu, tüketimle ve bölüşümle alakalı bir hadise. Sonuçta, ülkenin üretim kapasitesi ve şirketler kesimi için düşük faiz iyi.” Siz öyle zannedin. O kadar da acele etmeyin. Bu yılın ocak ayında Chicago Üniversitesi’ndeki Becker Friedman Enstitüsü’nün yayımladığı bir çalışma, düşük faizin üretim ekonomisi için sanıldığı kadar faydalı olmayabileceğini anlatıyordu. Dikkatinizi çekerim, üniversite, Chicago Üniversitesi, enstitü ise, Gary Becker ve Milton Friedman gibi koşulsuz serbest piyasa savunucularının ismini taşıyor. “Düşük Faiz Oranları, Hakim Durum ve Verimlilik Artışı” (Low Interest Rates, Market Power and Productivity Growth) başlıklı çalışma Ernest Liu, Atıf Mian ve Amir Sufi’ye ait. İsteyen bakabilir.

    Geçtiğimiz hafta Amerikalı Demokrat senatör Elizabeth Warren Amazon, Facebook ve Google’ın piyasa tekelini kırmak için, bunları parçalarına ayırma zamanının geldiğini söylediğinde doğrusu ya ben hemen Financial Times makalesi ile Chicago Üniversitesi çalışmasını hatırladım. Uzun süreli düşük faizin zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaptığı, bir nevi rekabet kısıtı yarattığı aklıma iyi çakılmış.

    Demem o ki, yakında bu konuyu daha fazla tartışacağız. Şimdiden hazırlık yapalım. Konu ortada. Amerikan merkez bankasının faiz politikası, Amazon’un hakim durumunu güçlendirmiş olabilir mi? Tüketim canlansın diye attığınız geçici bir adım, işi çok uzatıp, tadını kaçırırsanız kaynak dağılımı açısından ne tür sonuçlara yol açabilir? Ortaya çıkan çalışmalar, bu soruya olumsuz cevaplar türetmeye başladı: Düşük faiz de kötüdür.

    Peki, bütün bu tartışmaların Türkiye açısından manası nedir? Biz de burada, pek çok konuda olduğu gibi, faiz oranı konusunda da ifrat ile tefrit arasında geziniyoruz. Hâlbuki ortadaki tartışma, aslında meselenin işin dengesinde olduğunu gösteriyor. Faizin yükseği de düşüğü de uzun vadeli gündemde kalırsa kötüdür. Gelin bakın anlatayım.

    Millennial’lar düşük faiz nedeniyle piyasa ekonomisini sevmiyor

    AOC, 1989 doğumlu bir Amerikalı aktivist ve politikacı. Son seçimlerde Demokrat Parti listesinden, New York eyaletini temsil etmek üzere, Amerikan Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Başkan Trump’ın “Demokratlar, sosyalist oldu” dediği kuşağın temsilcisi. Gerçekten de millennial’ların yüzde 57’si kendisini liberal olarak tanımlıyor. Yalnızca yüzde 12’si kendisini muhafazakar olarak tanıtıyor. Yüzde 58’i devletin ekonomide daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyor. Yüzde 79’u ise göçmenleri ülke için bir kazanç olarak görüyor. Farklılar yani. AOC’de bu farklı görüşlere sahip yeni kuşağın Kongre’deki temsilcilerinden biri.

    1980-1996 arasında doğanlardan oluşan bu kuşak, piyasa ekonomisini neden sevmiyor? Düşük faiz politikası nedeniyle artan varlık fiyatlarının neden olduğu kuşaklararası adaletsizlik  nedeniyle tartışmaya göre. Düşük faiz ile artan varlık fiyatları nedeniyle, örneğin zaten evi olan 1968 kuşağının serveti büyüyor. Yeni kuşak gençler ise ev almakta zorlanıyorlar. Son 9 yılda ücretler sadece yüzde 22 artarken, ev fiyatları Boston’da yüzde 34, Houston’da yüzde 55, Los Angeles’ta yüzde 67, San Francisco’da ise yüzde 96 artmış. Aynı durum, Londra’da, Berlin’de her yerde gözlemleniyor.

    Hadiseye yalnızca ev olarak değil, hisse senedi ve tahvil açısından da bakabilirsiniz. Sonuçta eski kuşağın gelirleri ve harcama kapasitesi artarken, o kuşak rahatça borçlanıp, borçlarını büyüyen servetleri ile rahatça kapatırken, çocukları ve torunları varlık biriktirmekte zorlanıyor. Her şeyin fiyatı artıyor. Aslında Amerika’da gelir dağılımı söz konusu olduğunda, kuşaklararası mobilite bir nevi azalıyor. Neden? Uzun süreli Düşük faiz politikasından. Düşük faiz, bir nevi, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapıyor. Yani gün sonunda işçi çocuğu, hep işçi olarak kalıyor.

    Düşük faiz, Amazon’u rekabetten koruyor

    Şimdi isterseniz hadiseye bir de üretim açısından bakalım. Tek bir şirket için bakıldığında, faiz oranlarının düşmesi elbette ilk bakışta son derece iyidir. Şirketin değeri, gelecekteki gelir akımlarının bugünkü değeri ise, şirketiniz değerlenir. Daha fazla kredi alabilirsiniz, yeni yatırımlara girişirsiniz, istihdam yaratırsınız. Bu arada ne olur? Maliyetiniz azalır. İşletme sermayesi ihtiyacı için katlandığınız maliyet azalırsa, daha ucuza üretim yapabilirsiniz. Bu sayede sattığınız malın fiyatı azalabilir. Dolayısıyla enflasyona olumlu katkı bile olur. Falan filan.

    Ama bütün bunlar piyasadaki tüm şirketlerin gücünün, piyasadaki ağırlığının birbirine benzer olduğu, ender durumlar için geçerlidir. Peki ya, piyasadaki şirketlerden biri diğerlerinden daha farklıysa? Yani şirketler arasında, Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’nde bahsedilen “Bütün domuzlar eşittir ama bazı domuzlar diğerlerinden daha fazla eşittir.” gibi bir durumu varsa, işler değişir. Diğer bir ifadeyle pazarda hakim duruma sahip bir öncü şirket varsa, işte o vakit, bu lay lay lom dünya biter. “Hayat bayram olsa” türündeki argümanların hepsi çöpe gider.

    Bu durumda, düşük faiz, hakim durumda olanın, hakim durumunu pekiştirerek, rakip olabilecek şirketlerin piyasaya girişini engelleyecek bir enstrümana dönüşebilir. Düşünün şimdi, kendinizi kanıtlamış bir öncü şirketsiniz, kendi yarattığınız piyasada büyüdünüz iyice. Sonra yeni kurulmuş bir startup ile rekabet edebilme ihtimaliniz çıkıyor ortaya. Likidite bolluğu içinde, faizler düşükken, kaynak bulup o şirketi daha ortaya çıkıp palazlanmadan kendi içinize almaz mısınız? Alırsınız. Ne olur rekabet edebilme ihtimali? Biter.

    Peki bu durum, yeni startupların gelişme sürecini olumlu mu etkiler olumsuz mu? Bir taraftan bakınca, startupların büyükler tarafından alınması bir iş modeli olarak fena durmuyor. Son dönemin temel trendi. Ancak sonuçta bu durum büyük olanın hep büyük kalmasına yol açıyor. Hakim durumu perçinliyor. Potansiyel rekabeti, hakim durumda olanın içine sürekli hapsediyor. Piyasaya giriş engeli oluyor.

    Düşük faiz, hakim durumda olanın, hakim durumunu pekiştirmesini kolaylaştırıyor. İşte Chicago Üniversitesi’ndeki çalışma, tam da bunun altını çiziyor. Bir model çerçevesinde, mantıklı ve makul bir biçimde, Amerikan uzun vadeli faizlerinin 1980’lerden beri sürekli azalıyor olmasının, Amerikan ekonomisinde verimlilik artışlarındaki yavaşlamanın nedeni olabileceğine değiniyor. Sonuçta ne oluyor? Amazon, Google ve Facebook her tür rakibi mas ederek, onların piyasadaki rekabet ihtimalini ortadan kaldırıyor, piyasada bir tek kendileri kalıyor. Önümüzdeki dönemde, bu tür şirketlerin, ya parçalara ayrılması, ya daha çok vergilendirilmesi ya da daha sıkı regüle edilmesi ile ilgili tartışmaları dinleyeceğiz.

    Peki, bu tartışma Türkiye için ne diyor? Bizim buralarda düşük faizin ekonomi için, istihdam için, tanım gereği, bizatihi iyi bir şey olduğuna dair güçlü bir kanaat var. Ne olursa olsun, ama aman faiz oranı düşük olsun diye bakıyoruz bir nevi. Öncelikle yukarıdaki tartışma bize burada doğru zannettiğimizin doğru olmadığını söylüyor. Hakikat her zamanki gibi içinde bulunulan duruma bağlı.

    Uzun yıllardır düşük faizin hüküm sürdüğü merkez ülkelerinde, düşük faizin olumsuz gelir dağılımı ve negatif verimlilik etkileri ortada. Düşük faiz, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapabiliyor, şirketler arası rekabeti ve inovasyon sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Orta vadede bakarsanız, orası için doğru olan, burası için zaten doğru.

    Ayrıca bu teknolojik değişim ve hızlı robotlaşma çağında, bizim buralarda canlı işçilerin robotlarla değiştirilmesine hizmet ediyor öncelikle düşük faiz. Not edeyim. Sermayeyi ucuzlattığınızda, istihdamı azaltıyorsunuz bu çağda. Hem de hızla. O nedenle ciddi kararları sloganları bakarak vermemek gerekiyor doğrusu. Her tür politika tercihinin geçiciliğini unutmayıp, işin cılkını çıkartmamak gerekiyor.

    Ama kısa vadeli olarak bakarsanız, Türkiye’nin öncelikle iktisadi ve finansal istikrarı yerine oturtması gerekiyor. Bu dönemde, Türkiye’nin gündeminde düşük faiz diye bir konu zaten yok. Banka bilançolarında düşük faizli varlıklar var diye bugün sıkıntı yaşıyoruz. Bankalar yeni kredi açmakta bu nedenle zorlanıyor. Batık kredi demiyorum, düşük faizlisi bile yeter diyorum. 2002’de hatırlarım, banka bilançolarındaki güncel faiz oranından çok daha düşük faizli kâğıtları, bir gecede yüksek faizlilerle değiştirip büyüme sürecini yeniden başlatmıştık. Unutmayalım. Daha çok işimiz var çok.

     

    Bu köşe yazısı 11.03.2019 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: