Arşiv

  • Mayıs 2019 (9)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)

    Etiketler

    Beyaz faşizm ve paganist kült radikalleşmesi

    Hilmi Demir, Dr.24 Mart 2019 - Okunma Sayısı: 771

    Yeni Zelanda Christchurch’teki camilere yönelen ve 50 Müslümanın şehit olmasıyla sonuçlanan terör eyleminin faili hakkında konuşmak istiyorum. Amacım failin bıraktığı izlerden onun düşünce dünyasını aydınlatmaya çalışmak. Anlayamadığınız şeyle baş edemezsiniz. Yorumlayamadığınız vakaları yönetemezsiniz. Bu yüzden soğukkanlılıkla, terörist Brenton Tarrant’ın ne yaptığı ve ne yapmak istediği üzerinde düşünmek zorundayız...

    Terörist, eylemi niçin yaptığını, amacını, dünyayı nasıl okuduğunu ve kim olduğunu anlatan bir metin bıraktı. Bu metne tamamen güvenebilir miyiz? Doğrusu bu metni yazanın bu metinde bırakılmış tüm izleri bilinçli bir şekilde bırakıp bırakmadığı konusunda kuşkum var. 28 yaşında okulla arası peki iyi olmayan, ömrünü spor ve geçici işlerle kazanan kişilik bozukluğu sergileyen birinin bu kadar tarih bilincine sahip olamayacağını düşünenlerdenim. Yine de katilin ciddi bir çevrede radikalleştiğini hem eylemi hem de bu metni bu çevreden öğrendiği ve duydukları ile gerçekleştirdiğini düşünüyorum.

    Katilin takıldığı blogları biraz gözden geçirirseniz onun yalnız olmadığını görürsünüz. Katil "bu ideolojiyi-inançları nereden edindiniz?" sorusuna, elbette "internet" diye cevap veriyor. Bu noktada, katil internet radikalleşmesinin tanıdık bir hikâyesi olarak karşımıza çıkıyor. Bunun anlamı internette kendi başına dolaşarak radikalleştiği değil. Aksine internet üzerinden bir ağın üyesi hâline geldiği ve bu ağda karşılıklı etkileşimle radikalleştiğidir. İnternet sayesinde tüm inanç ve ideolojiler kendi sanal cemaatlerini kurma imkânı buldular. Mekânın ve zamanın olmadığı bu dünyada insanlar bir araya gelerek konuşabilmektedirler.

    Bu sanal dünyada hızla yayılan beyaz faşizmin ve kült ideolojilerin oldukça geniş bir açısı var. Özellikle sosyal medya ve YouTube üzerinden birbirleriyle iletişim kuruyorlar. Datasociety hazırladığı rapor YouTube'un faşizmi nasıl yaydığını, radikalleşmeyi nasıl tetiklediğini tüm açıklığıyla ifşa ediyor. YouTube videoları aracılığıyla bağlantı kuran ve etkileşime geçen gençler radikalleşiyor. YouTube’un öneri algoritmaları da bunu hızlandırıyor ve teşvik ediyor(*). DEAŞ vb. örgütlerde gördüğümüz sosyal medya vaizleri gibi beyaz faşizmin de ideologları ve cemaatleri var. Bu yüzden bu olay bireysel bir saldırı değil beyaz faşizmin ve kült radikalleşmesinin networkundaki bir hücrenin eylemi olarak kabul edilmelidir. Sanırım metnin tahlili ne dediğimin daha rahat anlaşılmasını sağlayacaktır.

    Katil yayınladığı metnin kapağında bir güneş tekerleği yani Orta Çağ'dan günümüze kadar gelen okült bir sembol olan sonnenrad kullanmış.

    Bu sembol Nazi SS’leri tarafından satın alınan ve Heinrich Himmler tarafından SS’ler elitinin sahte dinî törenler düzenleyeceği bir yer olarak geliştirilen Wewelsburg Kalesi'nde yer almaktadır. 12 dilimli ölüm ve doğum döngüsünü temsil eden bu siyah güneş figürü bugün tüm Nazi gruplar tarafından kullanılır. Fakat burada Nazizm Nicholas Goodrich-Clarke’ın Black Sun: Aryan Cults, Esoteric Nazism, and the Politics of Identity kitabında vurguladığı gibi Satanik gruplardan okült öğretilere kadar birçok Bâtınî-ezoterik yapılarla iç içe olmuştur.

    Yukarıda görüldüğü gibi beyaz faşizm geleneksel Hristiyanlıktan beslenmez, daha çok Hristiyanlık dışı paganist inançlardan ve kültlerden beslenir. Bir dine inanmaktan daha çok kült faşizmin kendisi bir inanç olarak kabul edilmelidir. Bu yüzden katil kendisini Hristiyan olarak kabul etmemektedir ama ateist olduğunu da söylemez. Beyaz faşist inançlar daha çok Maniheizmin düalizmi üzerinden dışlayıcı, ötekileştiricidir ve dünyayı “biz” ve “ötekiler” olarak ikiye böler.

    Avusturya ve Almanya’da eski bir SS subayı olan Wilhelm Landig, siyah güneş sembolünü Rudolf von Rerbottendorff’un kurduğu Thule adlı gizli örgütü için kullandı. Thule mitolojide Hyperborea’nın başkenti olarak geçmektedir. Hyperborea kelimesi ise “kutupların ötesinde” anlamına gelir ve dünya boyutlarının dışındaki bir ülkeyi ifade eder. Thule Hyperborea merkezini ve dolayısıyla da dünyadaki hayatın ana kaynağını temsil eder. Yaratılış boşluğunu temsil ettiği için bu kavram, Thule örgütü için kutsal kabul edilerek Swastika (Gamalı Haç) yerine kullanılmaya başlandı. Bu örgüt özellikle Balkanlar, Sırplar ve Ukrayna’da yeniden canlandırıldı.

    Avrupa ve Amerika’da, etnik azınlıkların artan entegrasyonu ile radikalleşen beyaz gençlik ve düşük gelirli gruplar arasında hem örgüt hem de örgütün ideolojisi ciddi bir canlanma yaşadı. Avrupa’ya gelen göçlerin artması, ırksal melezleşme, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın çöküşü, serbest ticaret anlaşmaları, geleneksel imalat sanayinin yok olmaya başlaması liberalleşme ve küreselleşmeye karşı ırkçı tepkileri büyüttü. Katilin metnine koyduğu 8 bölüm aslında tüm bu sorunlara karşı bir tepkiyi ifade ediyor. Irkların karışmaması, geleneksel üretimin korunması, çevrenin, kültürün, geleneksel ailenin korunması.

    Ve asıl mesele tüm bu bozuluştan göçmenleri ve Müslümanları sorumlu görmeleri. Bir zamanlar Nazilerin tüm kötülüklerin sebebi olarak Yahudileri görmeleri gibi şimdi de bu beyaz faşizm Avrupa’daki kötü gidişin tüm sorumlusu olarak Müslümanları görmekte ve onları şeytanlaştırmaktadır! Müslümanlara yönelik okumalarını ise Türkler üzerinden yapmaktadır. 16. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya doğru ilerleyişinde İslam dünyasını Türk üzerinden okumaları gibi bugün de beyaz faşizm İslam dünyasını Türkler üzerinden okumaktadır. Dün Martin Luther ve Desiderus Erasmus Avrupa’yı Türkleşme konusunda nasıl uyarıyorsa bugün beyaz faşizm Avrupa’nın etnik olarak farklılaşmasını bir Türkleşme olarak görüyor. Çünkü onlara göre Türk eşittir Müslüman demektir. Çünkü en temel meseleleri sınırları aşan, içlerine kadar giren ırklar. Ve Türk uzun bir süredir Avrupa’nın her yerinde var olan bir millet.

    Bu yüzden metinde katil kendisini eco-fascist/Eko-Faşist olarak adlandırıyor. Eko-Faşizm nedir? Irkları doğal türler gibi görüyorlar. Sözgelimi hayvanlar âleminde her hayvanın bir eko sistemi var. Arslan eşekle, eşek köpekle aynı eko sistemi paylaşmıyor. Kendi türleri ile birlikte yaşıyor. Eko-Faşistler de her ırkın kendi doğal alanı içinde yaşaması gerektiğini savunuyor. Irklar asla birbirine karışmamalı. Ari ırk en üstün ırk olduğu için Asyalılar asla onların doğal sınırları içinde olmamalı. Nazi mitolojilerinin çoğunda, “İskandinav ırklarının” kayıp olan bir Tanrı ırkından olduğuna inanılır. Katil bu ırkın özelliklerinin bozulmasından ve ırkların saflığını korumamasından bunun Avrupalılar tarafından önemsenmemesinden oldukça rahatsızdır.

    Hristiyanlara karşı da öfkelidir. Çünkü onlar toplumlarının çözülmesine ve çürümesine karşı sessiz kalmaktadırlar. Tanrı bile onların bu lakaytlığı yüzünden acı çekmektedir! Tanrı’nın acısını ağlayarak değil kutsal savaşı canlandırarak durdurabiliriz. Haçlı savaşını başlatan Papa II. Urban’ı istemez misiniz, diye sorar. Amacı Ari Irk için bir tehdit olarak kabul ettiği Müslüman ve Türklere karşı bir savaş başlatmaktır. Ama bunu dinî gerekçelerle değil aslında beyaz faşizmin apokaliptik kıyamet senaryoları için yapar. Çünkü kendisine en yakın olarak ateist Çin devletini örnek olarak gösterir. Çin’i güçlü yapan şey saf ırk özelliğini koruması ve kültürel çoğulculuğu reddetmesidir. Katil inanç olarak Hristiyanlığı benimsemez, aslında Hristiyanlık onun için savaşta kullanılacak iyi bir maniveladır.

    Hedef olarak da el-Nur Camii'nin seçilmesi bu açıdan oldukça manidardır. Çünkü bu cami aslında Türklerin yoğun olarak geldiği bir cami değildir. Bu caminin en önemli özelliği Christchurch’de farklı kültürlerle ve Hristiyan halkla diyalog içinde olmasıdır. Cami kültürel iletişime oldukça açıktır. Beyaz Faşizm’in en nefret ettiği şey ise farklı kültürlerin birbiriyle uyumlu bir diyalog kurmasıdır.

    Anlaşılıyor ki, karşılaştığımız terör dalgasını sadece İslamofobi üzerinden okumak yetersizdir. Yeni Zelanda toplumunun ve Başbakan Jacinda Ardern’in Christchurch katliamına karşı gösterdiği tepki de bizi İslamofobi konusunda yeniden düşündürmelidir. Yeni Zelanda halkı ve Başbakanı terörist ile aynı yerde durmuyor. Hatta katil ülkesinin halkının çoğunluğunun inanç ve değerleri ile de kavgalı. Katil sadece İslam’a, Türk’e karşı değil ve sadece bizden nefret etmiyor. Aksine kültürden, melez desenlerden, doğurmayan kadından, farklılıkların bir arada yaşamasından kısacası ari, saf ırkları bozan her şeyden nefret ediyor.

    Cumhurbaşkanımızın dediği gibi DEAŞ’ın İslam’ı saflaştırma adına tüm insanlığa açtığı savaş gibi beyaz faşizm ve kült ideolojisi de ırkları saflaştırma adına aslında tüm insanlığa savaş açıyor.

    .....

    (*)https://datasociety.net/output/alternative-influence/.

     

     

    Bu köşe yazısı 23.03.2019 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: