Arşiv

  • Eylül 2019 (8)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)

    Etiketler

    Bağdat’ta İlk Medrese: Nizamiye mi? Meşhed-i Ebû Hanîfe mi?

    Hilmi Demir, Dr.08 Eylül 2019 - Okunma Sayısı: 452

    İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin türbesinin içinde bulunduğu mescit, medrese ve türbeden oluşan yapılar topluluğu Âzamiye Külliyesi diye adlandırılmaktaydı. Fakat resmî belgelerde kütüphane, imarethane ve dersliklerden oluşan eğitim komp-leksinin asıl adı “Meşhed-i Ebû Hanîfe” olarak geçmekte...

    İslam dünyasında ilk medresenin Nizâmiye Medresesi olduğu yönünde genel bir kabul vardır. Hatta bu genel kabul üzerine İslam dünyasının tüm geleceğini ilgilendiren büyük genellemeler kurulur. İmâm-ı Gazâli hazretlerinin kısa süreli Nizâmiye Medresesinde Hocalık yapmasının tüm kurumsal eğitimi Eş’arileştirdiği tezi bunlardan biridir mesela. Nizamiye Medreselerinin amacının Kelamdan daha çok Selçuklu devletine kadı-bürokrat yetiştirmek olduğunu unutan bazı akademisyenlerimiz, Nizâmiye Medreselerine üstlenmediği bir rolü biçmekten geri durmamıştır. İslam dünyasının Eş’arileşmesi ile geri kalması arasındaki kurulan absürt ilişkide Nizâmiye’ye biçilen rol ise tam bir komedidir.

    Neden böyle dediğimi eminin yazının devamını okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız. Ama sizi çok da bekletemeden hemen ilk gerekçemi sunayım. Nizâmiye üzerine kurulan tüm tezlerin sorunlu olmasının nedeni Selçuklular döneminde Bağdat’ta kurulan ilk medresenin Nizâmiye Medresesi olmamasıdır.

    Ne yalan söyleyeyim, İlahiyat Fakültesinden mezun olup George Makdisi’nin eserleriyle tanışana kadar ben de Nizâmiye’yi Bağdat’ta Selçukluların kurduğu ilk medrese olarak biliyordum. İlahiyat fakülteleri olarak uzun yıllar büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk tarafından kurulan medrese dışında bir bilgiye sahip değildik. Her ne kadar bundan önce İslam dünyasında özellikle Maverâünnehir bölgesinde birçok medrese açıldığını biliyorsak da, Bağdat âdeta Nizamiye Medreseleri ile anılır olmuştu.

    Lübnan asıllı Amerikalı şarkiyatçı George Makdisi’yi özellikle 11. Yüzyıl İslam Eğitim Tarihi üzerindeki çalışmalarıyla tanıyana değin ben de bu yalanın kurbanı olmuştum. Ne yapalım ki, Ebu Hanife adına kurulan Azamiye Medresesi’nin adını ilk defa onun çalışmalarından tanımıştım. George Makdisi’nin “Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West” gibi birçok eseri Türkçeye kazandırıldı. George Makdisi Bağdat’ta Nizâmiye’den önce kurulun ve Hanefi Kâdı-bürokrat yetiştiren bir medreseden bahsediyordu. Sonra konuyu biraz araştırdığımda 1991 yılında Diyanet Ansiklopedisinde Abdüsselam Uluçam tarafından yazılan bir sayfalık bir bilgiye rastladım. Burada “150 (767) yılında Bağdat’ta vefat eden İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, Âzam sıfatına izâfetle bugün Âzamiye olarak anılan semte defnedilmiş ve kabri üzerine kerpiçten bir mezar yapılmıştı. Selçuklu Veziri Şerefülmülk Ebû Saîd el-Hârizmî 459’da (1067) mezarın üzerine bir türbe, yanına da bir medrese inşa ettirdi” deniliyordu. O günden bugüne değin merakla hep neden Azamiye Medresesi’ni duymadığımı sordum kendime. Niçin herkes Nizamiye’yi konuşuyordu da Azamiye’den bahsetmiyorlardı.

    Sanırım Nizamiye, Gazâli ve Eş’arilik gelenek üzerine rastgele atıp tutmak için önemli bir dayanak noktası oluşturuyordu. İslam dünyasında Nizamiye kuruldu, İmam-ı Gazâli başa geçti, Eş’arilik “Ortodoksi” hâline geldi, İslam dünyası geriledi. Artık suçlu bulunmuştu, ne gerek vardı oturup 11. yüzyıl eğitim ve kurumlar tarihi çalışmaya. Öyle ki, yıllarca kendini büyük din âlimi diye yutturan Gülen bile Prizma adlı eserinde Nizamiye’yi İslam dünyasının hem ilk hem son halkası olarak değerlendiriyordu. Her şeyi bilen “Hocaefendiler”in Azamiye’den haberi bile yoktu.

    Sonra Abdülhamit Dündar isimli bir genç kardeşimizin bir yüksek lisans tezi geçti elime. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Tarihi Anabilim Dalında yaptığı “Selçuklular Devri Bağdat Medreseleri: İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Medresesi Örneği” adlı tezinde Dündar, tarihin bu karanlık sayfasını tüm çıplaklığı ile gün yüzüne çıkardı. Öğrendik ki, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin türbesinin içinde bulunduğu mescit, medrese ve türbeden oluşan yapılar topluluğu Âzamiye Külliyesi diye adlandırılmaktaydı. Fakat resmî belgelerde kütüphane, imarethane ve dersliklerden oluşan eğitim kompleksinin asıl adı “Meşhed-i Ebu Hanife” olarak geçmekteydi.

    İmam-ı Âzam’ın kabrinin şehitlik anlamına gelen meşhed kelimesiyle ifade edilmesinin nedeni, dinî özelliği olan meşhur bir zât, âlim veya şehit gibi topluma mal olmuş kişilerin defnedildiği yerlere de “meşhed” denmesinden kaynaklanıyordu.

    Meşhed-i Ebû Hanîfe’nin inşasına Bağdat Nizamiye Medresesi ile aynı yıl başlanmış fakat ondan yaklaşık beş ay önce hizmete açılmıştır. Meşhed-Medrese yalnızca eğitim açısından değil, Ebû Hanîfe’nin kabrinin bir ziyaretgâh olması bakımından da önemli bir yere sahipti. Meşhed-i Ebû Hanîfe ve Nizamiye, Bağdat’ın doğu yakasında yer alıyordu. Günümüzde Nizamiye Medresesi’nin yeri tam olarak bilinmemekte, fakat Meşhed-i Ebû Hanîfe bin yıllık mazisine rağmen zamanla değişikliğe uğrayan yapılarıyla varlığını devam ettirmektedir. Meşhed-i Ebû Hanîfe Selçuklular ve Osmanlılar döneminde sürekli el üstünde tutularak her türlü ihtiyacı karşılanmıştır. Safeviler tarafından tahrip edilen Külliye, Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamir ettirilmiş, İmâm-ı Âzam mescit ve türbesi yenilenmiş, camiye bir minare eklenerek İmâm-ı Âzam Medresesi yeniden inşa ettirilmiştir. Bir imâret ve bir medrese yaptırılıp etrafı kale ile çevrilmiştir.

    Nizâmiye’nin aksine Meşhed-i Ebû Hanîfe’nin vakıflarının sorumluluğu ve yönetimi medreseye atanan müderrislere verilmekteydi. Nizamülmük, vakfını tesis ederken bunların denetimini kendi elinde tutmuştu. Meşhed-i Ebû Hanîfe’de ise müderrisliğe getirilen kimseler, buradaki vazifelerine ek olarak medrese vakıflarının yönetimini de üstlenmişlerdi. Bu açıdan Meşhed-i Ebû Hanîfe hocaları daha fazla bir özerkliğe sahiptiler.

    Mensup oldukları mezhebin kurucusunun kabri ve medresesine büyük önem veren Osmanlılar, külliyenin giderleri için, devlet kontrolünde yönetilen geniş vakıflar tesis etmişlerdir. Külliyedeki muhtelif hizmetler için mütevelli, müfettiş, müderris, vaiz, hatip, imam ve kârî gibi görevliler tayin ederek her bir görevliye mahsus maaşlar bağlamışlardır. Meşhed-i Ebû Hanîfe’de de diğer medreselerde olduğu gibi, olmazsa olmaz kabul edilen derslikler, yatakhane ve yemekhane gibi kısımlar bulunmaktaydı. İmam Matüridi hazretlerine göre ilim talebesinin tüm giderlerinin karşılanması ümmetin zorunlu göreviydi. Bu nedenle Ebu Hanife adına kurulan eğitim kurumunda da bir öğrencinin tüm ihtiyaçları karşılanıyordu.

    Ebu Hanife Medresesinin en gözde bölümlerinden biri de kütüphanesiydi. Kâtip Çelebi, Meşhed-i Ebû Hanîfe Kütüphanesinde dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan nadide eserlerin bulunduğunu, ez-Zemahşerî’nin Keşşâf’ının müellif hatlı bir nüshasını burada gördüğünü kaydetmektedir. Ünlü bilgin Câhız’ın çoğu eseri bu kütüphanededir. Meşhur tabip İbni Cezle (v. 493/1100) vefatından hemen önce, kitaplarının tamamını buraya vakfetmişti. Ünlü âlim İbnü’l-Cevzî (v. 597/1200-1201) kendi zamanında Meşhed-i Ebû Hanîfe Kütüphanesinin çok zengin kaynaklarla dolu olduğunu haber verir. Bu da Ebu Hanife Medresesinin, çevresinde çok ciddi bir çekim merkezi hâline geldiğini göstermektedir.

    Bunun bir diğer göstergesi de buranın sadece ilim yuvası değil aynı zamanda yoksulu, yolcuyu da doyuran bir imarethane olmasıdır. Meşhed-i Ebû Hanîfe’de öğrenci ve müderrislerin yanı sıra fakirlere de, ücretsiz yemeğin dağıtıldığı bilinmektedir. VIII/XIV. yüzyılda Bağdat’ı ziyaret eden İbn Battûta, İmâm-ı Âzam’ın kabrinden bahsederken ilginç bir noktaya da temas eder. İbn Battûta “Zâviyesinde gelip gidenlere yemek veriliyor. Bugün Bağdat’ta bundan başka yemek verilen zâviye yok” kaydını düşer. Bu açıdan bakıldığında Ebu Hanife adına kurulan vakfın büyüklüğü de daha iyi anlaşılacaktır.

    Buraya atanan Müderrislere yani Hocalara uygulanan protokol de oldukça dikkat çekicidir. Dündar’ın verdiği bilgilere göre önce müderrisin atama kararnamesi çıkar, karar kendisine bildirilir ve cübbesi vezirin önünde giydirilir ve üzerinde cübbesi olduğu hâlde bir binek üzerinde, medreseye giderdi. Müderrisin bu yolculuğu esnasında kendisine sâhibü’dîvân (nakip denetçi), onun yanında valiler, hacipler (özel kalem), komutanlar ve ileri gelen kimseler eşlik ederdi. Medresede bütün makam sahipleri ona tebriklerini sunar, vereceği açılış dersinde, imamlar, fakihler hazır bulunurdu. Yeni atanan müderrisin medresede verdiği ilk ders ile de atama seremonisi sona ererdi…

    Tüm bu bilgiler bize gösteriyor ki, Selçuklu ve Bağdat’ı özellikle de 11. Yüzyılı Nizamiye üzerinden okumak, oldukça eksik bir resim sunuyor bize. Büyük resimde uzun süre ihmal ettiğimiz ve benim "kayıp halka" olarak adlandırdığım Hanefiliğin tarihini dikkate almadan bir Selçuklu tarihi okuması yapmak oldukça yanlış olacaktır. Selçukluların ve aslında onun devamı olarak da Osmanlıların Hanefiliğe ne kadar önem verdiğini anlamak için aslında bir Meşhed-i Ebû Hanîfe’nin tarihini okumak bile çok şey katacaktır bize. En önemlisi de, bugün Şiilikle anılan Irak’ın ve Bağdat’ın aslında Sünni ekolün özellikle de Hanefiliğin "ana rahmi" olduğunu hatırlamaktır…

    Ebu Hanife’nin kabri etrafında büyük bir Hanefi-Matüridi İslam Üniversitesini hayal etmek çok mu büyük olur bilmiyorum. Evet, itirazlarınızı duyar gibiyim, sen önce Anadolu’da Hanefi-Matüridiliği ihya et, ondan sonra Bağdat’ın hayalini kur diyorsunuz? Haksız da sayılmazsınız…

     

     

    Bu köşe yazısı 07.09.2019 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: