Arşiv

  • Ağustos 2020 (6)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)

    Etiketler

    COVID-19 sonrası ne değişir?

    Güven Sak, Dr.07 Nisan 2020 - Okunma Sayısı: 3902

    Hiç bugünlerde sınır ötesi ticaretin nasıl yapıldığına baktınız mı? Birincisi, TIR’lar hala ülkeleri aşıyor. Ticaret hacmi hızla düşse de işler, bir üretim dönemi için kontratlar aylar öncesinden imzalanmış olduğu için, öyle bıçakla kesilmiş gibi birden durmuyor. Problem asıl bundan sonraki üretim döneminde daha bir görünür olacak. İkincisi, diyelim ki, TIR, Türkiye’ye giriş yaptı. Gümrük görevlileri bulaşıcı hastalıktan korunmak için koruyucu giysileri içinde işlemleri yapıyorlar. Sonra? Geliyor üçüncü aşama. TIR dezenfekte ediliyor. Ya TIR şoförü? O da 14 günlük karantinaya alınıyor. TIR ya orada bekliyor ya da bir başka şoför gelip malı gümrükten çekiyor. Malın ve arabanın gümrükte kalmasının getirdiği ek maliyetten bahsetmeyeyim bile ama ortada bir de şoför kıtlığı çekiliyor. Sınır ötesi ticaret zor. Giderek aynı zorlukları şehirlerarası taşımacılıkta da duymaya başlayacağız yakında. Mesela İstanbul’dan geliyorsa yük. Nedir? Ticarette işlem maliyetleri de süratle artıyor bu bulaşıcı hastalık nedeniyle. Onu da not edeyim.

    Şimdi bunlara bakıp mı diyorlar bilmiyorum ama sürekli “COVID-19 küresel salgını sonrası hiçbir şey eskisi gibi olamaz!” diyorlar. Bu aralar en sık bunu duyuyorum. Neredeyse her konuda. Ama doğrusu ya, bu kadar kesin bir yargının neyi ifade ettiğini anlamakta zorlanıyorum. Daha önce bu ifadenin manşetlere yerleştiği hadiselerden sonra değişen bir şey oldu mu? Hayır.

    1918 küresel grip salgını, Proust’u ne kadar etkilemiş?

    Dünyanın en ölümcül bulaşıcı hastalık salgının bundan yaklaşık yüzyıl önce, 1918 ile 1920 arasında, dünyayı kasıp kavurduğunu daha bir kaç hafta önce twitter’dan filan öğrendik, unutmayın. Hâlbuki o vakit, o ölümcül grip virüsüne dünya nüfusunun dörtte birini teşkil eden 500.000.000 kişi yakalanmış ve on milyonlarca kişi o hastalıktan ölmüştü. Sonra değişen bir şey oldu mu? Hayır. Bulaşıcı hastalık meselesini neredeyse tamamen unuttuk. 1918 gribinden daha az öldürücü ama daha kolay yayılan COVID-19 küresel salgınına kadar. Bakın bütün o “Yeni yılda küresel riskler” listelerine içinde ne kadar bulaşıcı hastalık vurgusu var. Hiç.

    O kadar insanın ölümüne sebep olan 1918 salgını, mesela bir dönemden hatırlananları vakanüvis titizliği ile kayda geçirip bir döneme ait bir nevi insanat bahçesi olarak tasarlanmış “Kayıp Zamanın İzinde”yi yazan Marcel Proust’u ne kadar etkilemiş? Proust, 1922’de öldü malum. Düne kadar “hiç” derdim ama dün twitter’dan “Proust’un dostları hesabından uyarımı aldım. 1913 ile 1927 arasında yayımlanan yedi cildin en sonuncusunda üç cümle var yalnızca. Paris dâhil her yerde karantina, Paris’te, hastalık zirve yaptığında, haftada 1.200 ölü, üzerine bir de Marcel’in babası Adrian Proust epidemiyoloji uzmanı, ama o kadar işte, toplam 3.000 sayfada, 3 cümle...

    11 Eylül nasıl uçaklardaki güvenlik açığımızı kapatmamıza yol açtıysa, COVID-19’da bulaşıcı hastalıklar konusunda uygarlığımızı daha hazırlıklı yapacak.

    Peki, bu felaket sona erdikten sonra geriye ne kalacak? Her felaket, özellikle beklenmedik bir felaketse ve son derece hazırlıksız olarak yakalanmışsak, bundan sonrakine karşı daha hazırlıklı olmamızı sağlar. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” derken, söylenmek istenen buysa anlayabilirim. Bir nevi, 11 Eylül sonrası, bildiğimiz yolcu uçaklarının, intihar bombacıları tarafından bir terör silahına dönüştürülebildiğini idrak etmemizin, uygarlığımızın güvenlik sistemindeki bir büyük açığı, hepimize öğretmiş olması gibi. Bir musibet, bin nasihatten iyidir misali.

    Bundan sonra da, bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışını ve yayılmasını daha yakından takip etmek için bir erken uyarı sistemini yapay zeka teknolojilerinin yardımı ile kurma konusunda yoğun bir talep olacağından, akıllı şehirler tasarımında bu konunun ön plana çıkacağından sanırım kuşku duymamak gerekir. Yüz tanıma teknolojilerini akıllı şehir tasarımı içinde daha yoğun kullanma konusunu şimdiden tartışmaya başlamakta fayda var. Doğrusu geçen Cuma günü Dünya yazarlarından Selin Arslanhan’ın yazısı önümüzdeki olasılıkları düşünmek için geniş bir perspektif çiziyordu.

    Türkiye’nin aşı filan gibi olmadık işlere değil, kapasiteye sahip olduğu konulara odaklanmasında fayda var.

    Sorun yalnızca küreselleşme değil, şehirleşme hatta ve hatta demokratikleşme. Şimdi bunlardan mı vazgeçeceğiz? Hayır!

    Ama buradan küreselleşme sürecinin sonunun geldiğine, doğuya doğru giden fabrikaların tekrar batıya geri döneceğine, küresel değer zincirlerinin kuruyacağına ilişkin bir büyük çıkarım yapmak bana pek doğru gelmiyor doğrusu. Yine 1918 grip salgını ile karşılaştırarak söyleyeyim, isterseniz. O günden bu yana küreselleşme süreci derinleşti. Bu doğru. Malların sınırları aştığı bir dünyadan fabrikaların sınırları aştığı bir dünyaya geldik. Uçak teknolojisindeki ilerleme sayesinde, turizmin önü açıldı. Birbirimizi daha sık görür olduk. Şimdi bundan mı vazgeçeceğiz? Sanmam. Çin’le yürütülen pazarlıkların içinde, bir süre için, bir tür bahane olarak, bu konu elbette gündeme getirilebilir. Ama yalnızca siyasetçilere bir süre sakız olur gibi geliyor bana doğrusu.

    Daha önemlisi bundan böyle sistemimizi reel ekonomi kaynaklı bu tür hıçkırık nöbetlerinden korumak için ne yapmak gerektiğini tartışmaya başlayabiliriz. Finansal piyasaların düzenli işleyişini temin etmek için bir “son kertede, borç veren, likidite sağlayan” düzenlemesi var, belki artık reel ekonomi için de, bu tür dönemler için, “son kertede, satın alan” düzenlemesi tasarlamak gerekiyor. Belki artık bir yeni Bretton Woods ihtiyacı içindeyiz, G20 fazla informel kaldı. Ne bileyim… Küresel işbirliği olmadan bu belanın içinden çıkamayacağımız son derece açık.

    Ancak bulaşıcı hastalıkların yayılımını kolaylaştıran yalnızca küreselleşme, sınırları aşan aktivitelerin yaygınlaşması ve demokratikleşmesi değil. Şehirleşme de bulaşıcı hastalıkların artık daha kolay ortaya çıkmasına ve yayılmasına imkan sağlıyor doğrusu. Ben doğduğumda, 1960’ların başında, Türklerin yüzde 30’dan azı şehirlerde yaşıyordu. Artık Türklerin yüzde 75’ten fazlası şehirlerde yaşıyor. Sanayi Bakanlığı’nın Girişimci Bilgi Sistemi (GBS) verileri ülkemizdeki her şehrin en çok İstanbul ile ticaret yaptığını gösteriyor. Nedir? Şehirlerimiz, memleketimizin en büyük şehri ile dip dibe yaşıyor. İstanbul Anadolu’yu bir nevi besliyor. Ortalama yüzde 32 tedarik İstanbul’dan dikkatinizi çekeyim. Artan kentleşme ile artık iç içe yaşıyoruz. Bundan vazgeçip, köyümüze mi döneceğiz? Köyü kendine yeterli hale mi getireceğiz? Sanmam.

    Nedir? Hızlı şehirleşme, şehirlerde her kesimin bir araya gelmesine imkân veren alışveriş merkez gibi yeni mesire yerlerinin ortaya çıkması, hayatın giderek daha demokratikleşmesi konektiviteyi arttırdı. Şimdi bunlardan mı vaz geçeceğiz? Hayır. Yalnızca akıllı şehirler tasarımının içine bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışını ve yayılmasını zamanında takip etmek için bir mekanizmanın nasıl ekleneceğini düşünmeye başlayacağız mesela. Biz TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde ilk çalışmalara başladık bile. Birlikte çalışmak isteyen herkesi bekleriz.

     

     

     

     

     

    Bu köşe yazısı 06.04.2020 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: COVID-19,
    Yazdır