Arşiv

  • Aralık 2020 (3)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)

    Selef mi Selefîlik mi?

    Hilmi Demir, Dr.20 Eylül 2020 - Okunma Sayısı: 832

    Etimolojik benzerlik, her zaman anlam benzerliğine yol açmaz. İşte Selefi ile Selefîlik de böyledir. Selef kelimesi, Hazreti Peygamber sonrası oluşan üç asrı ifade eder. Ancak Muhammed b. Abudulvehhab, teolojik argümanlarla halkı Osmanlıya karşı isyana teşvik etti. Bu argümanlarının da “Selef’in itikadı”na dayandığını iddia etti.

    Selef ve Selefîlik kavramları üzerinde tam bir kafa karışıklığı bulunmaktadır. Bu karışıklığın nedeni; bazen cehaletten, bazen akademi dünyasındaki dikkatsizlikten kaynaklanıyor. Selefîliği meşrulaştırmak için yapılan yorumlarda bu durumu besliyor. Etimolojik benzerlik, her zaman anlam benzerliğine yol açmaz. Bunun en güzel örneği, Kur’an ile Kur’aniyyûn kavramları arasındaki farktır. Kur’an ilahi bir kitap olmasına karşı, Kur’aniyyûn dinde Kur’an dışında hiçbir kaynak kabul etmeyen ve Hazreti Peygamber’in hadislerini inkâr eden akımın adıdır. Kur’an 14 asırlık bir kitap olduğu hâlde, Kur’aniyyûn akımı 20. yüzyıla aittir.

    İşte Selefi ile Selefîlik de böyledir. Selef kelimesi, etimolojik olarak öncekiler anlamına gelir. Teknik olarak da Hazreti Peygamber sonrası Sahabe, Tabiûn (Sahabeyi görenler) ve Tebeu’t-tâbiîn’den (Tabiûnu görenler) oluşan üç asrı ifade eder. Dolayısıyla “Selef” kelimesi üç asra gönderme yapan bir terimdir. Bu terimin kazandığı bir diğer anlam ise bu üç asır içinde özellikle Ebu Hanife hazretlerinin “Ehli Rey” olarak bilinen ekolüne karşı “nakilci din” yorumunu savunanlar anlamındadır. Bu anlamıyla “Selef” bazen "Ehli Eser", bazen de "Ehli Hadis" olarak bilinir. Hatta Ehli Sünnet kelimesi bile bu dar anlamıyla, Ehli Hadisi ifade etmek için kullanılıyordu. Dolayısıyla aslında bu anlam kelimenin ilk anlamından daha dar bir anlama sahiptir.

    “Selef” kelimesi aslında özellikle Hicri 2. yüzyıldan itibaren dar anlamıyla Ehli Rey’i dışarıda tutan ve dini anlamda daha çok nakli, rivayeti esas alan ve aklî yorumu dışarıda tutan Ehli Hadis zihniyeti için kullanılıyordu.  Burada özellikle bir hususa dikkat etmek gerekiyor. Ebu Hanife’nin şahsında öne çıkan ama aslında Irak ekolü olarak bilinen Ehli Rey ile Ehli Hadis arasındaki temel fark, hadisleri kabul edip veya etmemek değil hadisleri anlama biçimidir. Bu anlamıyla Ehli Rey, Hazreti Peygamber’den gelen hadisleri inkâr ediyor değildir. Hadisleri ele alma, yorumlama biçimi farklıdır. Bu sebeple bazı müellifler Hanefîler’in ahad haberle amel konusunda getirdiği şartların, Hazreti Peygamber’in sünnet ve hadisine yönelik aşırı hassasiyetlerinden kaynaklandığını ifade eder.

    İKİ YOLUN FARKI

    Ehli Hadis ile Ehli Rey arasındaki bir diğer önemli fark, özellikle itikâdî konularda aklî delillere başvurulup başvurulmamasıyla ilgilidir. Söz gelimi; Kur’an ve hadislerde Allah hakkında insanî özellikler çağrıştıran el, göz, inmek, gelmek gibi bazı sıfatlardan bahsedilmektedir. Bu sıfatlar kelamcılarca yoruma tabi tutulurken, Ehli Hadis bunları hiçbir yoruma tabi tutmadan olduğu gibi kabul etmek gerektiğini savunur.

    İlk dönemde Malik b. Enes (v.h.179) gibi hadis âlimleri varken daha sonra bu ekolün önemli temsilcisi olarak Ahmed b. Hanbel’in (v.h.241), görüldüğüne şahit oluruz. Ehli hadis, “selefin yolu” (mezhebü’s-selef, tariku’s-selef, minhacü’s-selef) şeklinde isimlerle anılır olmuştur. Bu ifadeler sonra da meşhur olarak İmam Gazali ve Fahreddin Razi hazretlerinin eserlerine girmiştir. Fakat bunlar hiçbir biçimde literatürde, fıkhî veya kelâmî bir mezhep olarak anılmamışlardır…

    Ayrıca İslamın ana yorumu; Ehli Rey üzerinden ilerleyerek, Ebu Hanife, İmamı Malik, İmamı Şafi ve daha sonra da oldukça geç dönemde Hanbelilik şeklinde fıkıh ekolleri teşekkül etmiştir. Kelamda da İmam Eş’ari ve İmam Matüridi şeklinde iki ana akım akaid alanını kapatmıştır, diyebiliriz.

    Görüldüğü gibi buradaki Selef ifadesi, belirli konularla sınırlı olup oldukça dar alanda kalmıştır. Hatta kelamcılarla Selefîlerin arasındaki ihtilafları üç meselede toplamak mümkündür: 1. Allah’ı insana benzeten sıfatlar (eli, göz, inmek, gelmek) tevil edilemez, 2. Ameller imana dâhildir 3. Dini konularda tartışmak yasaktır, ilmi kelam ile meşgul olmak bidattir.

    EHL-İ SÜNNET TABİRİNİN BAŞLANGICI

    İslam tarihinin gidişine baktığımızda bu üç konunun da 19. yüzyıla kadar çok itibar görmediği açıktır. Hiçbir mezhepler tarihi eserinde “Selef” ayrı bir ekol ve mezhep olarak anılmamıştır. Özellikle 10. yüzyıldan itibaren artık Ebû Ca’fer et-Tahâvî’nin (ö.933) eserinde gördüğümüz gibi Ehli Sünnet ifadesi, Ebu Hanife’nin itikâdî görüşlerinin yolundan gidenler anlamında kullanılmaya başlanmıştır. İmam Mâtürîdî de hem tefsirinde hem de Kitâbu’t-Tevhîd’inde “Ehl-i sünnet” veya “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” ifadesini açıkça kullanmaya başlar. Özellikle Sultan Alparslan’ın Bağdad’ta inşa ettirdiği Nizamiye ve Azamiyye medreseleri ile birlikte Şafiilik ve Hanefilik, Ehli Sünnetin kurucu iki unsuru olarak öne çıkmıştır.

    Moğol saldırıları sonrası da İslam dünyasında dış düşmana karşı birlik, Sünni mezhepler arasında ortak bir konsensüse kavuşur. Ekmeleddin el-Bâbertî (ö.1384), Ebû’l-Berekât en-Nesefî’nin Umdetü’l-akâid adlı eserine yazdığı şerhte Mâtürîdî’den “Hüdâ ilminin imamı” veya “Hidayetin önderi” Eş’arî’den de “Ehl-i sünnet’in reisi” olarak bahseder. Dolayısıyla artık Ehli Sünnet dendiğinde, Eş’ari ve Matüridilik anlaşılacaktır.

    SÖZDE ÖZE DÖNÜŞ!

    Tȃ ki Muhammed b. Abudulvehhab’ın örgütlediği Vehhâbî isyanı oluncaya kadar. Muhammed b. Abudulvehhab, birtakım teolojik argümanlarla halkı Osmanlıya karşı isyana teşvik etti. Bu argümanlarının da “Selef’in itikadı”na dayandığını iddia etti. Osmanlıda yaygın olan tasavvufun şirk ve İslam’da olmadığını, mevlid okutmanın haram olduğunu, kabir ve türbeleri ziyaretin şirk olduğunu, tevhidin aslının ubudiyet tevhidi olduğunu iddia etti. Dinde bir tür sözde öze dönüş hareketi başlatarak Kur’an ve sünnet adı altında geleneği tasfiye etmeye başladı. Özellikle kelama ve dolayısıyla Eş’arî, Mâtürîdî ve tasavvufi itikadına kökten karşı çıktı. Bu çıkış bir müddet sonra Bağdad’ta Hayreddin el-Âlûsîve yeğeni Mahmut Şükrü el-Âlûsî, Şam’da Abdurrezzak Bitar ve Cemaleddin Kâsımî, Kahire’de Muhammed Abduh ve Reşid Rıza tarafından karşılık buldu. Ve artık ciddi ciddi “es-Selefiyye” kavramı bazen bir düşünce hareketi bazen “selef”in yolu anlamında itikadi bir yol ve yöntem olarak anılmaya başladı.

    Dolayısıyla İslâm’ın erken dönemlerinde Ehli hadis anlamında oldukça dar bir anlamda kullanılan “Selef” kelimesi, 19. yüzyılla birlikte daha geniş bir anlamda “es-Selefiyye” olarak kullanılmaya başlandı. İzmirli İsmail Hakkı yanlış ve hatalı biçimde bunu “Selef” ile eş anlamlı kabul ederek, Ehli Sünnetin bir fırkası olarak saydı. Fakat bu tasnif çok da kabul görmedi.

    Zira Selefîliğin bir “sosyal hareket” mi ya da bir “zihniyet” mi olup olmadığı konusunda kafalar karışıktı. Çünkü Selefîlik kendi içinde Reşid Rıza gibi modernist eğilimler taşıyabiliyor ya da Muhammed b. Abudulvehhab gibi oldukça katı dini yorumlar içerebiliyordu.

    19. yüzyılda Selefîliğin aslında çıkış itibariyle beş temel esası vardı:

    1. Tasavvuf karşıtlığı,
    2. Sünnî kelâmî mezhepleri (Eş’arilik ve Matüridi) bidat kabul etmesi,
    3. Ameli imanın aslından sayması,
    4. Üçlü tevhid ayrımı,
    5. "Ameli şirk" ve "ameli küfr" kavramı.

    Bunlardan ilk üçü modernist Selefi eğilimlerde, ilk dördü tebliğci selefi eğilimlerde, beşi de radikal selefi eğilimlerde bulunur. Bunlar dışında ameli şirk ve küfür, tekfir, üçlü tevhit ayrımı, tağut, velȃ ve berȃ, demokrasinin küfür olması gibi birçok yeni tartışmalar Selefîlik içinde yer almaktadır. Bu tartışmaların hiçbiri bizim ilk başta ele aldığımız ve Ehli Hadis’i tanımlayan “Selef” kelimesinin içeriğinde bulunmamaktadır. Aslında Selefîlik, “Selef” de olmayan birçok tartışmayı, itikadı alana sokarak kelamcıları suçladığı bidatçiliğe düşmüştür.

    Günümüzde Selefîlik, siyasi ve ideolojik devrimci bir hareket olarak görülmektedir. Selefîlik, Müslüman dünyasındaki düşünce krizlerinden faydalanarak birçok ülkeye kendisini birçok farklı biçimde klonlamayı başardı. Bugün bir Selefîlikten daha çok bir Selefîlik ağından bahsedebiliriz. Selefîlik misyoner bir teşkilat gibi gittiği ülkelerin rengini almakta ve farklı biçimlere girebilmektedir. Bu açıdan teolojik Selefîlik ile siyasi Selefîlik birbirine çokça karıştırılmaktadır.

    İlahiyat fakültelerinde son zamanlarda Selefîlik konusunda birçok makale yayınlanmış ve birçoğunda Selefîliğin bir mezhep, fırka olarak anılamayacağı doğru biçimde ifade edilmeye başlanmıştır.

    Fakat buna rağmen, maalesef İzmirlinin yanlış biçimde Selefîliği, Ehli Sünnet’in bir fırkası olarak ele aldığı tasnif; hem imam hatip kitaplarında hem ilahiyat fakültelerinde hem Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İlmihali’nde yer almaktadır. Bu da aslında Eş’arîliği ve Mâtürîdîliği bir sapma gören, Tasavvufu şirk kabul eden, tekfirci radikal Selefîliğe ciddi bir meşruiyet kazandırmaktadır. Çünkü bu konuda bir eleştiri getirmeye başladığınızda, insanlar sizin önünüze “ama Diyanet bunu Ehli Sünnet’in bir kolu görüyor, imam hatip kitaplarında geçiyor” diyerek getiriyor. Diyanet tarafından DEAŞ ile ilgili yazılan kitapta DEAŞ’ın ideolojisi olarak gösterilen Selefîliğin, bu sefer ilmihalde Ehli Sünnet’in içinde bir fırka olarak anlatıldığını söylediğimizde, izahta zorluk çekiyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de bir din politikası olmayınca, Selefîlik konusunda da herkes kafasına göre bir Selefîlik tasnifi yapıyor. Olan da hâliyle Anadolu’da tutunmaya çalışan “Ehli Sünnet”e oluyor.

     

    Bu köşe yazısı 19.09.2020 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır