Arşiv

  • Ekim 2020 (10)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)

    Etiketler

    Selçuklu’da ulema ve doktorlar

    Hilmi Demir, Dr.18 Ekim 2020 - Okunma Sayısı: 537

    Son zamanlarda Selçuklu tarihine ilginin artması son derece sevindirici bir gelişmedir. Zira hem Türk tarihi hem de İslam tarihi açısından Selçuklu dönemi oldukça önemlidir. Tarih algısı savaşlar üzerine kurulu bir toplum için tarihin özellikle sosyal yönü çoğu kez göz ardı edilir. Bununla birlikte TRT’de çekilen diziler aracılığıyla, Selçuklu tarihinin yeniden hatırlanması olumlu bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Buna rağmen tarihi, hâlâ savaş ve at üstünde yiğitlikle anlatma ihtiyacı reyting adına kısmen hoş görülse de Selçuklu’ya karşı büyük bir haksızlık olacaktır. Çünkü Selçuklu tarihi, Türk İslam tarihi açısından ve özellikle de din ve fikir geleneğimiz açısından kurucu bir misyona sahiptir.

    Türkler Anadolu’yu yurt edinmişlerse bu durumda kılıçlarının olduğu kadar bu topraklarda kurdukları eğitim müesseselerinin de büyük payı vardır. Türklerin sürekli sert güçle anılması, tarihte üstlendikleri askerî gücün bir sonucudur. Fakat bu resim eksiktir ve resmin büyük kısmını gölgelemektedir. Selçuklu dehasının en önemli yanı, onuncu yüzyıldan sonra Abbasîlerden boşalan merkezi yeniden inşa etme becerileridir. Bu merkez inşasını büyük oranda da yumuşak güç unsurları ile başarmışlardır.

    Merkezin inşası

    Türklerin İslam’a girişi ile birlikte Türk İslam dünyasının ve Türk devletlerinin din politikasının şekillenmeye başladığını söyleyebilirim. El Hüseyni, Ahbarü'd-devleti's- selçukiyye adlı eserde Selçukluların atası için şöyle demektedir:

    “Selçuk atına bindi İslam diyarına doğru yollandı ve Hanefi dinine girme saadetiyle mes’ud oldu.”

    Türklerin İslam’a Hanefilik kapısından girmeleri onların tarihte oynayacağı dinî jeopolitiği de belirlemiş oldu. Şöyle ki, eğer Türkler Hanefilikle İslamlaşmasa da Şiiliği benimsemiş olsalardı tarihin yönü bambaşka olabilirdi. Türklerin Orta Asya’da yayılmaya başlayan Sünniliğin Hanefilik koluyla Müslüman oluşu, aslında Sünni dünya için büyük bir avantaj sağladı. Bu avantajı Müslümanlar, özellikle Abbasi Devletinin Hilafet makamı Bağdat’ın Şii Büveyhi Devleti tarafından işgal edilmesinde daha iyi fark etti.

    Türklerin Hanefilik tercihi, Şii-Batınîliğe karşı bir rekabeti de zorunlu olarak ortaya çıkarmış oldu. Selçukluların devletleşme süreci ile birlikte merkezde Sünniliğin inşası çevrede de Şii-Batınîliğe karşı bir müdafaa hattı tercih ve tarihin zorunlu bir sonucu olarak ilk karşıya çıkan sorun oldu. Sultan Alparslan’ın Bağdad’da inşa ettirdiği Ebu Hanife’nin kabri etrafındaki Azamiyye Medrese ve Külliyesi, daha sonra da Nizamiyye Medresesi İslam dünyasındaki Sünni merkezin Hanefilik ve Şafiilik tarafından yeniden inşa edilmesini sağladı. Bu iki medresenin bir vakıfla desteklenmesi ve eğitim veren hocalara daimî bir ücret bağlanması oldukça önemlidir. Nizamülmülk “Eski Sultanlar bilginlere maaş vermedikleri ve onları bir görev ile bağlamadıkları için onlar hükümdarlara ve devlete karşı hareket ediyorlardı” öğüdünü dikkate alan devlet aklı, ulemayı doğrudan sultana bağlamak yerine vakıflar üzerinden daha gevşek bir modelle ulemayı devlete bağlamıştır. Böylece devlet politikalarına meşruiyet kazandıracak bir epistemik cemaati (ulema sınıfını) de oluşturmuş oldular.

    Selçukluların kurduğu bu medrese geleneğinden önce ulema sınıfı, ilmî çalışmalarını yürütmek için ya kendi öz sermayesine dayanmak zorundaydı ya da vali, vezir veya sultan gibi yöneticilerce finanse edilirlerdi. Vakıf olarak kurulan ve akarlarla desteklenen Azamiyye ve Nizamiyye’de hem öğrenciler hem de hoca ve çalışanlar daimî bir ücrete kavuştular. Bu ücret doğrudan yöneticilerin elinde olmadığı ve vakıf yönetimince dağıtıldığı içinde hocalar aynı zamanda bir özerkliğe de kavuşmuş oldular. Buralarda eğitim gören öğrencilerin tüm masraflarının vakıf tarafından karşılanması, ilim talebelerinin tüm vakitlerini ilme ayırmalarına imkân sağlamış oldu. Bu yapılar daha sonra da kurulacak olan tüm medreselere örnek olacaktır…

    Selçuklular Bağdad’da başlattıkları medrese inşa sürecini hızla Suriye ve Anadolu içlerine yaymayı başardılar. 1071’de Anadolu’ya giren Selçukluların 80 yıl içinde o günkü şartlarda, Tokat-Niksar’da 115’te Yağıbasan Medresesini eğitime açmış olmaları büyük bir başarıdır. Bu medreseler Sünniliğin inşasında önemli rol oynamıştır. Konya, Atabekiye Medrese müderrisinin Hanefî veya Şafi; Niğde-Akmedrese müderrisinin Hanefî veya Şafi; Konya-Karatay medrese müderrisinin Hanefî; Sivas-Gökmedrese müderrisinin Şafiî olmadığı takdirde Hanefî; Konya-Sırçalı Medrese müderrisinin Hanefî; Konya, Melek Hatun Medresesi müderrisinin Hanefî olmasının şart koşulması da bunu göstermektedir…

    Burada belirtmem gerekir ki, bu ulema sınıfı yalnızca dinî bilgi üretimini üstlenmemişti. Aslında bu medreseler devlete kȃdı ve bürokrat yetiştirerek toplumda kanuni düzeni ve adaletin dağıtımı üstleniyorlardı. Çünkü Klasik İslam Hukukunda kanun yapma yetkisi Sultanın değil, ulemanın işi olarak görülüyordu. Böylece Hanefilik, Selçuklu toplumunun bir kanun devleti olma özelliği kazanmasını sağlamış oldu. Sünnilik ise onları “üst kimlik”te ortak bir inanç toplumu daha doğrusu millet yaptı.

    Hastalarına bakamayan devlet çöker

    Bâtınîlerin tıp bilgisini insanları ideolojik olarak etkilemek için kullanmalarının önüne geçecek en önemli şey, tıp bilimin batınî bir gücün eseri olmadığını göstermektir. 975’te Fustat’da Fatımilerin inşa ettirdiği hastane ve eczane sayesinde bitkilerin tedavi edici bilgisine sahip olan İsmaili Dȃiler, bu bilgiyi kullanarak insanlara şifa veren olağanüstü güçlerinin olduğuna insanları inandırıyorlardı. Şifa, her zaman Bȃtınîliğin insan avı için en uygun zeminini oluşturmuştur. İnsanlar hastalıklarında tüm varlıklarını feda etmeye hazırdırlar. Onları sağlığına kavuşturan bir el, aynı zamanda onun hayatını da değiştirebilir. Farmakoloji konusunda ileri bilgilere sahip olan Bȃtınî Dȃiler, bu bilgileri kullanarak insanları kâinatın gizemli ve sırlı bilgilerine sahip olduklarına inandırmak için kullanıyordu. Özellikle devletin içinde üst görevlerdeki vezirler ve yöneticiler, saraya sızan Bâtınîlerce önce hasta ediliyor sonra da şifa bizde denilerek kalpleri ve güvenlerini kazanıyorlardı…

    Türkler bitkilerin şifalı gücünü ve farmakolojiyi Orta Asya’dan biliyorlardı. Orta Asya’da hâkim olan Mecusi ve Mani dinleri hastalık ve şifayı Gnostik bilginin araçları olarak kullanıyorlardı… Müslüman âlimler ise, hastalığı bedenin direnicinin azalması, yediklerimizin bedene zarar vermesi olarak görüyor ve iyileştirilebileceğini savunuyorlardı. Aslında hastalıkların iyileştirilebileceğinin gösterilmesi Gnostik ve Bȃtınî inançlarla mücadelenin bir alanı olarak ortaya çıkıyordu.

    Kuşkusuz aynı zamanda hastalıklara şifa vermek, Fatımi Devlet ile Selçuklu arasında bir rekabet unsuruydu. Çünkü tebaasını doyuramayan ve tebaasının hastalarına şifa veremeyen devlet, güçsüz kabul ediliyordu. Ve insan gücünün ve nüfusun önemli olduğu, ekonomin tarıma bağlı olduğu bir toplumda bu ikisini sağlayabilen devlete doğru doğal bir insan göçü oluyordu. Bu açıdan Selçuklular, egemenlik kurdukları topraklarda ikinci olarak; hastane, bimaristan ve şifahaneler kurmaya özel önem göstermişlerdir.

    Adı geçen Selçuklu hastanelerinde İbn-i Sina, er-Razi, Galen ve Hipokrat’ın eserlerinin yanında el-Cürcânî’nin Zahire-i Harzemşahî isimli “akrabadin”in (basit ve bileşik ilaçların tanımlandığı kitap, kodeks) ders kitabı olarak okutulduğu bilinmektedir. Hangi sınıflarda hangi eserlerin tıp öğrencisine okutulduğuna dair Selçuklu Sultanı Sencer (1117-1157) dönemi hekim ve astronomlarından Türk asıllı Nizâmî-i Arûzî’nin “Çahar Makale” isimli bir eser kalem aldığı kaydedilmektedir.

    Selçuklu tabiblerini bize bildiren kaynakların başında İbn Ebu Useybiya (Ibn Abu Usaibia)’nın “Tabakâtü’l-Etibbâ” adlı, doğuda yazılmış, hekimler ve tıp târihinden bahseden eseri gelir.

    Selçuklularda bir tıp öğrencisi hekim olabilmek için aşağıdaki dersleri geçmek zorundaydı: 1. Tıbba giriş ve organlar 2. Mizaçlar 2. Gıdalar ve İlaçlar 3. Koruyucu Hekimlik 4. Zinet (Üreme Organları) 4. Seyahat Tedbirleri 5. Alçı, Yaralar, Kırıklar, 6. İltihaplı Yaralar ve Yanıklar 7. Zehirlenmeler 8. Ateşli Hastalıklar…

    1154 yılında ise Selçuklu’nun Halep Atabeyi Nureddin Zengi (1146-1173) Şam’da Nureddin Hastanesini kurdurmuş ve bu kurum üç asır boyunca karşılıksız hasta tedavi etmiş ve ilaç dağıtmıştır. Bu hastanenin diğer hastanelerden farkı, öğrencilere tıp ve eczacılık bilimlerinin okutulacağı bir medrese ve hatta bugünkü anlamıyla bir tıp fakültesi görevini de ifa etmesiydi. Burada ayrıca akıl hastalıklarına dair bir birim de bulunuyordu. Tabiplerin toplantılar düzenleyeceği salonları, ders yapılan sınıfları ve tıp ve eczacılık kitaplarının saklandığı iki adet kütüphanesi vardı. Bunun yanında 1108-1122 yılında Mardin ve Silvan’da kurulan hastaneler ve aynı dönemlerde Harput’ta inşa edilen hastane, Anadolu’daki en eski Türk sağlık kurumları olarak kabul edilmektedir. Bu hastaneler arasında Mardin Ekmeleddin Mâristanı dönemin en önemli sağlık kurumu olarak değerlendirilmektedir…

    Görüldüğü gibi, Selçuklular çadırda yaşayan, at üstünde uyuyan, ok atan bir topluluk olmanın çok ötesinde Irak, Suriye ve Anadolu’yu eğitim ve sağlık kurumlarıyla inşa eden büyük bir topluluktu. Türkler savaşmayı bildikleri kadar kurum kurmayı ve kanun yapmayı da iyi bildikleri için bu topraklarda bin senedir var olmuşlar. Türkler inşa ettikleri eğitim ağları ve toplumsal kurumlar sayesinde hukuk ve adaleti tesis ederek nüfusun ve refahın çoğalmasını sağlayarak büyük devlet kurmayı başarmışlardır. Anlaşılıyor ki; hukuk, adalet ve sağlık bir toplumun en önemli güç unsurlarıdır. Ve Hanefilik bizi millet yapan ve aynı zamanda Müslüman Türk’ün ruhuna tarihte beden olan önemli bir kimliktir.

     

    Bu köşe yazısı 17.10.2020 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır