Arşiv

  • Mayıs 2021 (8)
  • Nisan 2021 (8)
  • Mart 2021 (15)
  • Şubat 2021 (12)
  • Ocak 2021 (14)
  • Aralık 2020 (16)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)

    DİN TUTULMASI: METROPOLLER VE DİJİTAL DALGA

    Hilmi Demir, Dr.04 Mayıs 2021 - Okunma Sayısı: 394

    Öncelikle söylemeliyim ki dünya var olduğu günden itibaren değişiyor. Hem doğal dünya değişiyor hem de insan eliyle üretilen sosyal ve kültürel dünya değişiyor. Bu değişim özellikle 17’nci yüzyıldan sonra katlanarak hızlandı. İnsan eliyle değişen dünya bir süre sonra insana sunduğu imkânlarla bu değişimin daha da hızlanmasına neden oldu. Sonuç olarak bugün yaşadıklarımız bugün gerçekleşen olaylara bağlı değil; uzun yüzyılların biriktirerek getirdiği tortulardır.

    Aslında din ve dindarlık üzerindeki değişim 18’inci yüzyıldan itibaren başlayan bir süreç. Anlayacağınız hiçbir şey ne bugün başladı ne de yarın son bulacak. İslam’ın geleneksel yapıları 18’inci yüzyılda dağılmaya başlamıştı. Medreseler ve tekkeler üzerine bozulma, çürüme tartışmalarının tarihi çok daha eskilere götürülebilir. Gelibolulu Mustafa Âlî’nin 16’ncı yüzyıldaki eğitim ve bürokrasi üzerine eleştirilerini nasıl unutabiliriz? Sadrazam Lutfi Paşa’nın Âsafnâmesi’nden, Göriceli Mustafa’nın Koçibey Risalesi’ne kadar tüm belgeler geleneksel kurumlardaki çözülme ve bozulmaya işaret eder. Tekkeleri denetlemek ve idarî işlerine bakmak üzere 1866 yılında şeyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan Meclis-i Meşâyih kararı bozulmayı durdurma cabası değil miydi?

    Asıl büyük değişim

    Modern ulus devletlere geçildiğinde zaten elimizde işleyen bir gelenek yoktu çünkü devrimler, milliyetçi söylemler, finans piyasası, bankacılık, sanayi ve fabrikalar, deniz ticaretinin keşfi, eğitim reformları, mikroplar ve çelik çoktan dünyayı değiştirmeye başlamıştı. Bu süreci durdurmaya çalışan öze dönüş hareketleri, “Islah ve İhya” çabaları son yüzyılda bırakın süreci geriye çevirmeyi aksine daha da hızlandırdı çünkü hepsi ortak bir paydada buluştular: Yozlaşmış, çürümüş, taklitçi gelenekten kurtulmak ve Kuran ile sünnete geri dönmek.

    Bu hareketlerin Batı’da Protestanlığın yaptığı gibi manevi hiyerarşiyi yok ederek bireyselleşmeyi güçlendirdiği ve geleneksel kurumları zayıflattığını anlamakta maalesef geç kaldık. Öze dönüş demek, kişi tek başına ve özgür bir birey olarak doğrudan Tanrı’yı (metni) kendisi yorumlar iddiası taşır. Bu ise geleneğin tasfiyesidir. Aslında bu çözümler bir yönüyle ulus devletin kurumsallaşmasına dolaylı yoldan yardımcı oldu. İster dinî isterse laiklik kaygıları ile olsun sonuçta geleneğin tasfiyesi, geleneğin tasfiyesidir.

    Din ulus-devlet sürecinde siyasal alanla sürekli gerilim içinde olduysa da asıl büyük değişim sosyal, iktisadi ve teknolojik alandaki değişimlere din ve dindarlığın eklemlenmesi ile yaşandı. Çünkü bu alanlarda bir gerilimden daha fazla bir uzlaşım gerçekleşiyordu. Siyasal alandaki kavga dinin tasfiyeci yorumlarını diri tutarken, dinî deneyimleme imkânını sosyal alanlara doğru yayıyordu. Modernleşme dediğimiz şey Batı’nın kanunlarını almak değildi. Modernleşme değimiz şey aslında okullaşma, kentleşme, üretim ve tüketim alışkanlıklarında kökten değişimdi.

    Ünlü siyasetçi ve âlim Ahmed Cevdet Paşa’nın Fırka-i Islâhiyye başında yaşadığı tecrübeleri aktardığı Tezâkir adlı eseri bu açıdan oldukça ilginç örneklerle doludur. Kırın denetim altına alınıp kentlere kanalize edilmesini, vergi ve asker teminin sağlaması amacıyla yürütülen şehirleşme çabalarına karşı direnci ve kurulan şehirlerdeki dindarlığın farklılaşmasını anlamak için okunması gerekir.

     

    Yazının devamı için tıklayınız.

     

    Bu yazı Lacivert Dergi’nin 79. sayısında (Mayıs 2021) yayımlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır